[Harun Tokak] Yetmiş Beş Kuruş

Samanyoluhaber.com yazarı Harun Tokak'ın Pazar yazısı: Yetmiş Beş Kuruş

SHABER3.COM


HARUN TOKAK




Sisli, dumanlı bir kış akşamı…
Evin önündeki parkın ağaçları sislerin arasında hayaletler gibi görünüyorlar. Parkın lambaları kalın sis perdesinin arasında sadece kendilerini aydınlatıyorlar. 
Telefonum çalıyor.
Başında bir bere ve sırtında gri kalın bir montla Sadettin Başer Ağabey ekranda görünüyor. Bütün dünyayı aydınlatmaya kararlı bir güneş gibi gülümsüyor.
Gençliğinde önce Anadolu yollarında, sonra Orta Asya bozkırlarında ve daha sonra da Sibirya steplerinde canhıraş koşturan küheylan oldukça yorgun ve yaşlı görünüyor. 
Bu asil yürekli insanın nasıl bir çocukluğu vardı ki tertemiz fıtratına nasıl bir iyilik tohumları ekildi ki zaman içerisinde kalbi bir iyilik ormanına dönüştü acaba, diye düşünüyorum.
Nasıl bir çocukluk yaşadı?Hangi acılar yonta yonta böyle bir iyilik abidesini ortaya çıkardı?
“Senin çocukluğunu çok merak ediyorum.” diyorum.
“Öyle merak edilecek bir çocukluğum yok.” diyor.
‘‘Hayatımıza çocukluğumuzda yaşadıklarımız şekil verir. Çocukluğumuzda yaşadığımız acılar kamçılar bizi. Senin acılarla dolu bir çocukluğun olmalı ki bir ömür boyu hep acıların üstüne üstüne yürümüş, en karanlık gecelerde mazlum milletlerin ufkuna bir fecir süvarisi gibi doğmuşsun.’’ diyorum.
“Madem merak ediyorsun, anlatayım o zaman.” diyor.
“Torosların eteklerindeki küçük bir köyde, Yarpuz’da doğmuşum. Baharları kekik kokuları, yarpuz kokuları arasında, kışları, bütün bir dünyadan soyutlanırcasına metrelerce karların arasında geçti çocukluğum. Bütün yollar kapanır, kendimizi başka bir gezegende sanırdık.
İlkokulu bitirdikten sonra babam bir gün beni karşısına aldı. ‘Oğlum bu köyde hayat yok. Sen iyisi mi İstanbul’a Osman Ağabey’inin yanına git, başını kurtar.’dedi.
Babamın sözleri, sırtımı yasladığım dağdan kopan bir fırtına gibi geldi bana.
Anam gitmemi istemiyordu.
Köy yolları gibidir anaların yürekleri. Uzayıp giden ucu-bucağı görünmeyen, çatallı köy yolları gibi. 
Yüreğinin bir yanı ‘Gitme!’ derken bir yanı ‘Git, başını kurtar oğlum!’ der.
O gün anladım Yapuz’un en acımasız yanının yolları olduğunu.
İstanbul’da Osman Ağabey’im beni bir Kur’an kursuna verdi. Sonraki yıl Dolapdere’de kaportacılık yapan Ermeni Antranik Usta’nın yanına çırak olarak girdim.
Daha on dördümdeydim. Çelimsiz ve hastalıklı bir vücudum vardı. Çok zayıftım.
‘On üç-on dördü ver oğlum.’
‘Al usta.’
‘Motorun altına yat oğlum. Nesi var nesi yok bak.’
‘Olur usta.’
‘Oğlum terlemişsin. Dikkat et, terin akmasın motorun üstüne. Motor pas yapar sonra.’
‘Olur mu be usta? Gözyaşı pas yapar mı? Ter, pas yapar mı?’
O çelimsiz halimle tulumları giyer yağ-pas içindeki tamirhanenin yatmadık yerini bırakmazdım. Hayat dinlemez; el, ekmek tutacak.
Ellerim çatlak çatlak olurdu. Deriyi kesercesine ovsan bile çıkmayacak kadar yağ işlerdi. 
Atranik Usta’nın yanında mesleğin bütün inceliklerini kavramıştım. 
Ama Atranik usta bizi hala ilk günkü çırak görüyordu. 
Kasımpaşa’daki bir kaportacıya geçtim.
Bir müddet sonra oradan da ayrıldım.
Hemşerimiz Sabri Ağabey’in minibüsünde muavinlik yapmaya başladım. Yeşilçam’ın emektarlarından Memduh Ün’ün film şirketi ile anlaşma yapmıştı. Bu sırada Ayhan ışık, Fatma Girik, Tanju Gürsu ve Tamer Yiğit gibi sanatçılarla tanıştım. 
Kur’an kursu, Antranik Usta, Kasımpaşa, muavinlik, Dolapdere, Şişhane, Topkapı derken İstanbul bize ‘Yeter artık!’ dedi ve pılımı pırtımı toplayıp baba ocağına geri döndüm.
Köye vardığımda hasat mevsimi geçmiş, bağ, bostan işleri bitmişti.
Sabah ezanlarına kadar gençlerle köy kahvesinde taş diziyorduk. Köy yerinde günler, insanı için için, sessiz sedasız yumuşacık dişleriyle kemirir, eritir ve bir gün kof edip bitirir. 
Bir gece kahveden ayrılıp bir gölge gibi dar sokaklardan eve doğru süzülüyordum. 
Köyde sabah ezanı okunuyordu.
Karşıdan gelen bir karaltının babam olduğunu fark ettiğimde artık çok geçti. 
Sert bakışlarını gördüm ay ışığında.
Hiçbir şey demeden namaza gitti. 
Namazdan sonra yanına çağırdı. 
‘Oğlum, bu gençliği biz de yaşadık. Eğer benim gibi bir hayat sürmeye razı isen ben sabana giderim, tarlaya giderim, benimle beraber çalış, sana destek olurum. Bununla beraber namazlarını kılmanı isterim. Eğer istemiyorsan…’
Bir müddet sustu. Başını derin bir uykuya dalar gibi önüne eğdi.
O an, evlat sevgisi, vicdanı ve hayatın gerçekleri arasında gelgitler yaşadığını fark ettim.
Derin bir uykudan uyanır gibi başını kaldırdı. Eliyle ilerdeki yolu işaret ederek;
‘Bu yol İzmir’e, İstanbul’a gider. Karar ver ve yarın sabah, evi terk et.’ dedi. 
Dedim ya Toros’larda dağlar bile farklıdır. Tam sırtını dayadığında bir de bakarsın volkan gibi patlayıverir.
İlk defa garipliği bütün hücrelerimde hissettim. 
Evden çıktım. 
Ayaklarım köy camisine taşımış beni. Bir ananın sıcak kolları gibi geldi bana. 
İlk defa böyle bir duygu kaplıyordu içimi. 
İlk defa gözümden, değerini ilerde daha iyi anlayacağım kutlu yaşlar akıyordu.
Halıların üzerine kapandım. ‘Bırakma beni Allah’ım, bırakma beni!’ dedim.
Camide yeni bir dünyanın kapıları aralandı. Anne-babamın evdeki yaşantılarından dolayı bu duygular bana yabancı değildi. Sadece ben o duygulara mesafeli idim. 
O günden sonra kahve köşelerinde sabahlara kadar pinekleyen ne kadar arkadaşım varsa hepsini camiye çekmeye çalıştım. 
Gaz lambasının loş ışığında bu defa da sabahlara kadar köy odasında Kur’an öğreniyor, dini sohbetler yapıyorduk.
Bir sabah vakti babam çıka geldi. Ben, diz çökmüş Kur’an okuyordum. Benim o halim bile onu yumuşatmaya yetmemiş olacaktı ki; ‘Oğlum, bu işin bir orta yolu yok mu?’ dedi. 
Babamın bu ikazından sonra daha orta bir yol tuttum.
Böylece babamla aramız düzeldi. Tarla, bağ-bahçe işlerinde yardımcı oluyordum. Bana kalırsa her şey yolundaydı. Ama benimle ilgili babamın bir rahatsızlığı olduğu her halinden belliydi.
Bir gün yine beni karşısına aldı. ‘Oğlum! Bu köyde kalıp geleceğini karartma, git buralardan. Yalnız 200 liram var. Al bunu.’ dedi, parayı elime tutuşturdu. Taşkın pınarlar gibi gözlerle bana baktı. Sonra kalktı gitti. Oturduğum yere çakılıp kaldım.
Hayatın gerçekleri bana ‘Yine gurbet, yine yolculuk!’ diye haykırıyordu. Yeni başlangıçlar zordu. Ben yeni bir başlangıcın tam ortasındaydım. Her karar benden bir şeyler koparıyordu.
Anamdan, köyümden, arkadaşlarımdan, köyümün bağlarından, bahçelerinden kopuyordum.
Sonraki gün elimde tahta bavulla İzmir yoluna düştüm. Anamın göz yaşları sel oldu.
‘Sadettin’im, beni mektupsuz koma!’ dedi. Bir annenin çaresizliği vardı bu sözlerde. 
Hey zavallı anam! Senin gözlerin yaşsız, yüzünü ıstırapsız görmek için neler neler yapmazdım! 
Yokluk ve yoksulluk işte!
İzmir Basmahane’de ucuz bir otele yerleştim. Birkaç gün sonra tanıştığım birisi ‘Çok iyi iştir. Paraya para demezsin.’ diyerek tarak, çakmak, ayna gibi şeylerin bulunduğu bir tablayı 140 TL’ye bana sattı. 
Her sabah tablamı boynuma asıyor, sokaklara çıkıyordum. 
Otelde, koridorda bir divanda yatıyordum. Babamın verdiği para gün geçtikçe eriyordu. Sabahları erkenden yakındaki camiye gidiyor, ağlaya ağlaya namaz kılıyordum. 
Gurbet zordu. 
Tek öğün yemek yiyordum. Mide ağrılarımdan iki büklüm olduğum zamanlar az değildi. Gurbet elde hastalanıp ele ayağa düşmekten korkuyordum. Küçük yaşta çelimsiz ve hastalıklı biri olduğumdan hep doktor olmayı çok arzu etmişimdir. Doktor olsam, fakir fukarayı ücretsiz muayene etsem, onların dualarını alsam diye düşünürdüm.
Sonbaharla birlikte havalar da iyice soğumuştu. Yağmurlar başladı. Saçlarım uzadı. Üstüm başım perişandı, ayakkabılarım partaldı. Görüntüm insanların ekmek teknesine yanaşmasına izin vermiyordu.
Tabladaki mallar işe yarar cinsten değildi. Çeşit kırılmıştı. Satılanları yerine koyamıyordum.
Bardaktan boşanırcasına yağmur yağdığı bir gündü.
Gençtim, gariptim ve bir saçak altında üşüyordum. Hayat denizini bir seyyar tezgahla geçmeye çalışıyordum. 
Ah yeniden bir İstanbul’a dönebilsem. 
İstanbul’a bir bilet parası verene bütün tezgahımı verirdim.
Derken, bir kadın sesi ile irkildim.
‘Yavrum, bakar mısın?’
Yaşlı bir nine, yanında minik bir yavru.
Mahcup bir halde, ‘Evladım, Tepecik’e gideceğim. Çantamı kaybettim. Bana yetmiş beş kuruş verir misin?’
Olacak bu ya, benim de cebimde yetmiş beş kuruş vardı.
 Son param. 
 Bütün servetimi o yetmişlik nineye bağışladım.
 ‘İki saat sonra buradayım. Söz, getireceğim paranı.’ dedi.
 ‘Zahmet etme nineciğim!’ dedim. ‘Yalnız, senden bir ricam var. Bana dua ediniz, çok sıkıntım var.’
‘Evladım, Allah seni bütün sıkıntılardan kurtarsın!’ 
Yağmur dinmiş, güneş yüzünü göstermişti.
Ben de tezgâhı açtım. 
Biraz sonra güzel giyimli, zarif birisi, eliyle işaret ederek ‘Bunlar, kaç para?’ dedi.
‘Hangileri?’
‘Tezgâhın tamamı.’
‘Kaç para verirseniz.’
Esrarengiz müşteri avcuma on beş lira saydı.
Bu rüya olmalıydı.
Defalarca avcuma baktım. Para avucumdaydı.
Yağmur dinmişti. Korkunç bir rüzgâr esiyordu ama beni üşütmüyordu. 
Otele vardım tahta bavulumu topladım. 
Ver elini İstanbul.
O ninenin duası beni sokak çocuğu olmaktan kurtardı. Allah, önümde güzel kapılar açtı. Önce Nur talebeleri ile tanıştım, sonra Hocaefendi ile. Nurlu kervana katıldım. Önce Ali Rıza Tanrısever’le Anadolu’yu karış karış dolaştım. Demirperde yıkılır yıkılmaz da Hacı Kemal Ağabey’le Asya kapılarını zorladık. Sonra Sibirya’da buzullarında koşmaya başladım.
Ama gördüğün gibi, yaşlandık artık.”
Sisli, dumanlı bir kış akşamı…
Parkın lambaları kalın sis perdesinin arasında sadece kendilerini aydınlatıyorlar. 
Ben, yüreğini bir meşale gibi eline alarak gittikleri her yere ışık götüren insanları seviyorum.
Mutluluğu başkaları için yaşama sevdasında bulan yüce ruhlu insanların hayat hikayelerini dinleyince iyiliklerin tertemiz çocuk yüreklere bir tohum gibi ekildiğini ve onlarla birlikte büyüdüğünü fark ediyorum. Acıların yonttuğu insanlar yıllar içerisinde bir merhamet anıtına dönüşüyor.
Bizi biz yapan biraz da çocukluğumuzda yaşadıklarımız değil mi?
<< Önceki Haber [Harun Tokak] Yetmiş Beş Kuruş Sonraki Haber >>
ÖNE ÇIKAN HABERLER