[Tarık Burak yazdı] En önemli vazife

Samanyoluhaber yazarı Tarık Burak'ın Hocaefendi'nin hayatını anlattığı yazı dizisi "Aşık-ı sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi" serisinin 44. bölümünü yayınlıyoruz.

SHABER3.COM

En önemli vazife
TARIK BURAK


Adanmış kişi, bütün dünyaya bir gününü bile satmaz. Dünyanın sultanlığı altın tepside kendisine sunulsa, o tepsiyi anında yere çalar. Kendisine bir arpa kadar değer vermez. Kimse varlığına takılıp tereddüt yaşamasın diye hep bir hüma kuşu gibi gölgesiyle var olma yolunu seçer.

Hocaefendi TÜSİAV Vakfından Hoşgörü Ödülü Aldı (18 Nisan 1996)

Türk Sanayisi ve İşadamları Vakfı (TÜSİAV) tarafından ilk kez verilen 'Yılın Adamları' ödüllerini almaya hak kazanan kişi ve kuruluşlara ödülleri, Ankara Dedeman Oteli'nde yapılan bir törenle verildi. Hocaefendi’ye, hoşgörü ödülü takdim edildi. 

Aydın Menderes'i ABD'de Ziyaret Etmesi (01 Temmuz 1996)
Fethullah Gülen Hocaefendi, trafik kazasında felç olan İstanbul Milletvekili Aydın Menderes'i Amerika'da tedavi görmekte iken 01 Temmuz 1996’da ziyaret etti.

En Önemli Vazife 
Hocaefendi, 1996’da ABD’ye gittiğinde New York’a komşu New Jersey’de bir Türk iş adamının evinde misafirdi. Misafir olduğu daire New York ile New Jersey’i ayıran Hudson Nehri’nin kenarındaki bir gökdelendeydi. Başta Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kuleleri olmak üzere New York’taki yüksek binaların ışıkları Hudson Nehri’ne yansımış, ortaya muhteşem bir manzara çıkmıştı. Hocaefendi, bu manzarayı bir süre seyrettikten sonra, yanındakilere dönüp şöyle dedi: “Korucuk köyünde iki kişiye bir iman hakikatini anlatmayı bu şehrin ihtişamına değişmem.”

Hocaefendi’nin düşüncesinde, yeryüzünde hiçbir şey insanlığa hizmet etmekten, daha önemli değildi. Yani insanlara Allah’ı anlatmak, bugün öyle bir görevdir ki, bin defa İstanbul’un fethine eşdeğerdir. İla-yi kelimetullah, öncelikle Yaradan’a karşı bir kulluk borcu ve yaratılmışa karşı bir hizmet görevidir. Hocaefendi’ye “Önümüzdeki 50, 100 seneyle ilgili projeniz nedir?” diye sorulduğunda, o “Allah rızası ve ila-yi kelimetullah. Başka bir şey değil” cevabını veriyordu.

Nasıl ki bir insan 70 senelik kısa bir dünya hayatında rahat etmek için 15 yılını okulda öğrenci olarak geçiriyorsa; iki kutup arası rakamlarla ifade edilemeyecek ebedi bir hayatı kazanmanın en garantili yolu, insanlara Allah’ı anlatmaktır. Hayatta büyük oynamak, idareye talip olmak değil, işte budur. Bir başka ifadeyle büyük oynamak, “Gönüllere talip olmak, her insana Allah’ı anlatmak, Allah’ı duyurmaktır.” Hiçbir iş, insanları iyiliğe çağırmak ve kötülükten alıkoymak kadar kıymetli ve kutsal değildir. Bir insanın Allah’la tanışmasını sağlamak üzere güneşin doğup battığı her şeyden hayırlıdır.

Bunun içindir ki, Allah yeryüzüne bütün peygamberleri sadece bu görevle göndermiştir. İnsanlık tarihi boyunca hiçbir peygamber, “teknoloji peygamberi”, “Rönesans peygamber”i, “ilim peygamberi” olarak gönderilmemiştir.
İla-yi kelimetullah gibi yüksek bir hizmette Allah tarafından istihdam edilmiş olmak, başlı başına en büyük ödüldür. Çünkü dünya ve ahiret mutluluğunun kaynağı ila-yi kelimetullahtır. Allah’ın bu istihdamına mazhar olmuşken, başka bir arayışa, dünyevi bir beklentiye girmek hem yakışıksız, hem de Allah’a karşı saygısızlıktır. Hatta bu yolda manevi üstünlük bile amaçlanmamalıdır, çünkü bu işin bir neferi olmak, “Allah’ın veli bir kulu” olmak çabasından çok daha kıymetlidir. İla-yi kelimetullah öyle bir görevdir ki cennetlere tercih edilir. Bu görevin peşinde olan kişi, birini imanla tanıştıracağı sırada, cennet kapılarının sekizi birden açılsa ve içeri çağrılsa, “Biraz durun, bu görevimi bitireyim” demelidir.

1996 ve 1997’de Hocaefendi, İstanbul’da sıkıntılı günler geçiriyordu. Anjiyoyla kalp damarlarındaki daralma tespit edilen Hocaefendi, çoğu zaman nefes almakta güçlük çekiyor, zaman zaman baygınlık düzeyinde sıkıntılı anlar yaşıyordu. Bir gün bir arkadaşı biraz rahatlaması için İstanbul Boğazı’nın kenarında biraz yürüyüş yapması teklifinde bulundu. Hocaefendi, bu teklife şu cevabı verdi: “Orada bir hizmet yapmaya mı gideceğiz?” 

“Ben hizmet ederken ölmek istiyorum” diyen Hocaefendi, ila-yi kelimetullah yolunda yürüyen insanları tanımlarken “adanmış ruhlar” deyimini kullanıyor. Hocaefendi’nin dünyasında adanmış ruh, İspanya zindanlarında tam 27 sene çile çeken Güneş Ülkesi’nin yazarı İtalyan düşünür Tommaso Campanella gibi, elinin teriyle demir parmaklıkları çürütmeli ve düşüncelerinden zerre kadar taviz vermemelidir. Bu güçtür ki Campanella’yı geleceğe taşımıştır. Michelangelo, bir heykel yapımında kendisini o denli işine kaptırmış ki, heykel tamamlandığında çizmelerini çıkarmak istemiş, ayağının derisi çizmeleriyle beraber çıkmıştı. İşte adanmış ruh, yüklendiği misyona bu denli kilitlenmelidir. Çünkü tarih yapanlar küçük düşünmezler ve onların defterinde “olmaz”ın yeri yoktur. 

Bir insan şerefini artırmak istiyorsa, varlıkların en şereflisi olarak yaratılmış insana hizmet etmelidir. İmana ve insanlığa hizmet eden kişi, fani hayatını ebedileştirmiş ve ebedi mutluluğu elde etmiş olur. Allah’ın en sevdiği kişi, ona iman eden ve insanlara faydalı olandır. Bugün insanlığın ihtiyacı olan şey, baş döndüren felsefi düşünceler, süper güçler değil, yeryüzünün çehresini son bir kere daha güldürecek olan bu adanmış gönüllerdir.

Adanmış ruh, içinde bal olduğunu bildiği çeliğin etrafında altı ay dolaşıp delik arayan, delik bulamayınca bir yerden tükürük atan ve çeliği paslandırıp delmeye uğraşan karınca gibi olmalıdır. O, oturup hayallere inci dizmemeli, mesaisini günde 18 saate çıkaracak kadar çalışmalı ve bu dünyada işi bittiğinde başka gezegenlere gitmenin yollarını araştırmalıdır.

Hocaefendi bir gün aralarında arkadaşı Necdet Başaran’ın da bulunduğu birkaç kişiyle yemek yiyordu. Başaran, “Hocaefendi doymaz” dedi. Hocaefendi, “Nasıl yani? Ben şeker hastasıyım. Ne zaman çok yemek yediğimi gördünüz?” cevabını verdi. Başaran, “Hizmete doymazsınız” deyince Hocaefendi’nin cevabı şöyle oldu: “Evet, hizmete doymam. Sen bir gün Merih gezegenine Allah’ı anlatmaya gitsen yine de doymam.”  

Adanmış kişi, bütün dünyaya bir gününü bile satmaz. Dünyanın sultanlığı altın tepside kendisine sunulsa, o tepsiyi anında yere çalar. Kendisine bir arpa kadar değer vermez. Kimse varlığına takılıp tereddüt yaşamasın diye hep bir hüma kuşu gibi gölgesiyle var olma yolunu seçer. Görünebilme noktalarında durmaz ve ganimete adını yazdırmaz. Yaşama zevkini yaşatma zevki adına terk etmiş kişidir. O, kendi zevk kaynaklarına kezzap dökerek kurutmuş kimsedir. Kendisini herkesten aşağı, herkesi kendinden üstün görür. Başkalarını kendine tercih eder. Adanmış kişi, yani ila-yi kelimetullah aşığı, politik kavga ve emellerden uzaktır. Çünkü Allah rızası için dine hizmet etmenin maddi bir karşılığı yoktur. Bir tek şeyin beklentisi içinde olunabilir, bir tek şey için hırs gösterilebilir: O da Allah rızası…

Türkiye’de İran’a Benzer Bir Devrim Olur mu?
16 Ağustos 1996 tarihinde bir gazetenin başyazarı ve eşi; sinema sanatçısı Halit Refiğ ve eşi Gülperi Refiğ, reklamcı bir aile akşam yemeğinde Hocaefendi’nin misafiydiler.

Yemek sırasında Hocaefendi’ye çoğu insanın zihnini kurcalayan çeşitli sorular soruldu. O akşam konuşma konularından biri de Türk okullarıydı. Hocaefendi, Rusya’nın başkenti Moskova dahil olmak üzere dünyanın dört tarafında Türk okulları açılmasına rağmen İran’da açılmadığını anlattı.  

Hocaefendi, toprakları Türkiye’nin iki katı olmasına rağmen, sadece 2,5 milyon nüfusu olan Moğolistan’da açılan Türk okullarına değindi. Cengiz Han’ın ülkesi Moğolistan’da Türk-Moğol liseleri 1994 yılında açılmıştı. Hocaefendi o akşam şunları söyledi:

“Biz Timur’a hep Moğol demişizdir. Nihad Sami Banarlı gibi bir insan kitaplarında ısrarla “Timurlenk Moğol’dur ve bunlar Türk düşmanıdır” diye yazdı. Milletimizde Moğollara karşı bir tavır vardı. Fakat Moğollar şimdi bizi çok seviyorlar. Orada üç dört tane okul var. Bütün bu okulların Türkiye’ye çok geniş bir dairede dostluk kazandıracağı kanaatini taşıyorum… Bütün Asya şimdi Türkçe öğreniyor. O çocukların hepsi İstiklal Marşı’nı okuyorlar. O Türkmen çocukları bizden birkaç tane oyun havası söylediler. Asya bütünüyle Türkçe öğreniyor. Moğolistan’dan Alaska’nın yanı başındaki Yakutistan’a kadar.”

1998’den itibaren Türk liselerinden mezun Moğol öğrenciler, Türkiye’deki en iyi üniversitelerde okuyordu. 

Asya Finansın Açılış Törenine Katıldı (1996)
Türkiye'nin 6. Özel finans kuruluşu olan Asya Finans'ın (Bank Asya’nın) açılışı 24 Ekim 1996 Perşembe günü yapıldı. Açılışa Fethullah Gülen Hocaefendi, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu Çiller de katıldı. Tansu Çiller açılışta bulunmaktan dolayı duyduğu memnuniyeti dile getirerek, 'Ülkemiz için son derece gerekli olan böyle bir kurumun açılmasına vesile olduğu için, ufkundan dolayı değerli Hocaefendi'yi kutluyorum.' dedi.

Edirne Serhat Koleji (1996)
Hocaefendi ve Hacı Kemal Erimez, 26 Ekim 1996 günü Edirne’de Serhat Koleji’nin temelini birlikte attılar. Tıpkı Van’daki Serhat Koleji gibi, Edirne’deki okulun inşaatını koordine eden kişi yine Kemal Erimez’di. Finansmanın önemli bir bölümünü İstanbullu bir iş adamı sağlamıştı.

İnsanlığa her alanda Hizmet
Urfa’da, 1996 yılında sezaryenle doğum yaparken kendisine verilen kan AIDS’li çıkan M.. I.. ve yeni doğan kızı R…’ye AIDS virüsü bulaşmıştı. Bu ailenin dramını ne zaman televizyon haberlerinde izlese gözyaşlarına hâkim olamayan Hocaefendi, “Yüz öğrenci öğretmenleriyle bir araya gelip AIDS veya kansere çare bulup bir insanın kurtuluşuna vesile olsalar, hepsi cennete girer” diyordu. 

İnsanlığa Hizmet alanında atılacak her adım çok önemliydi. Özellikle de bugün insanlık için ölümcül bir kanser haline gelen anarşizme karşı çare bulmak…
Hocaefendi’nin bu virüslere karşı bütün insanlığı kucaklayışı, küfür, zulüm ve dalâlete karşı tiksinti duyuşu, her yerde cahillikle savaşı, hatta bu uğurda hayatını istihkâr edercesine vefâsı ve civanmertliği bugün dünyanın gözü önünde cereyan ediyor. 
Dünyanın bunalımlı, karanlık ve sıkıntılı günlerden geçtiği bu talihsiz zaman diliminde Hoacefendi, îman ve ümit tüten eserleriyle, sarsıntı üstüne sarsıntı yaşayan insanlığa Hızır çeşmesine giden yolları gösteriyor. 

Ülkesinde sadece bir zümre ve arkalarından sürüklenen düşüncesiz sürüler güruhu, Hocaefendi’yi ve Hizmet gönüllülerini suçlu gibi gösterse de dünya onun değerini biliyor. 
Hocaefendi, Amerikan Time dergisinin 18 Nisan 2013’te yayınladığı 'Dünyanın en etkili 100 ismi' listesinde yer almıştı. Siyaset, sanat, iş ve düşünce dünyasına yön veren isimlerin yer aldığı listede, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ‘dünyanın en dikkat çeken dini liderlerinden biri olduğu’ belirtiliyordu. 
Tam bu satırları yazdığım sırada tevafuk Hocaefendi yine sanat, iş ve düşünce dünyasının önde gelen 100 ismi arasında çok üst sıralarda yine dünya tarafından kabul görmüştü.  

Hocaefendi’ye göre, bilim olimpiyatlarında Türk öğrencilerin gösterdiği başarıların kalıcı hale getirilmesi, bir devlet politikası olarak ele alınacak kadar önemliydi.

Sanayi Devrimi’ni kaçırmanın faturasını çok pahalı ödemiş bir ülkenin çocukları olarak, eğer şimdi uzayda kentler kurulacaksa bunları bizim insanımız yapmalıydı. Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA’nın karşılığı TÜRKSA’lar ortaya çıkmalıydı. Elbette, yıllardır süregelen ve kromozomlarımıza kadar işlemiş olan “Bizden bilim adamı çıkmaz” anlayışı karşısında bu kolay değildi. Batı’nın bu alandaki üstünlüğünün bizde yol açtığı psikolojik eziklik ve baskı bizi aşağılık kompleksine itmişti. Ama artık bu kompleksin sonu gelmişti.

Susurluk Kazası (3 Kasım 1996) 
Susurluk yolu üzerinde meydana gelen kaza ile Türkiye Cumhuriyeti'nin içinde odaklanmış gizli ve karanlık işler çeviren bir teşkilatın varlığı da ortaya çıktı. Bu kazadaki Mercedes otomobilin içinde DYP milletvekili Sedat Bucak, Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ, eski ülkücü Abdullah Çatlı ve sevgilisi olduğu söylenen Gamze Us bulunuyordu. Bu kaza sonrası emniyetçilerden siyasetçilere, mafyadan kumarhane patronlarına bir dizi ilişki ve isim ortaya çıktı. Ayrıca yakın dönemde işlenmiş ve aydınlanmamış birçok cinayetle bu grubun ilişkisi ortaya atıldı. Susurluk Cumhuriyet tarihinin en önemli olaylarından biri haline geldi. Toplumda açık, aydınlık ve temiz ilişkiler kurulmasını istemenin simgesi oldu.

Fatih Üniversitesi'nin Açılışına Katıldı (1996)
Merkez kampüsü İstanbul Beylikdüzü'nde bulunan Fatih Üniversitesi 08 Kasım 1996'da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından hizmete açıldı. Açılışa Alparslan Türkeş, Rıza Akçalı, birçok siyasetçi, bilim adamı ve iş adamı katıldı. Hocaefendi, bütün davetliler ve Cumhurbaşkanı ile yakından ilgilendi.

Bu açılışın yapıldığı günün akşamında Hocaefendi, bir grup yazarla akşam yemeğinde bir araya geldi. Bu misafirlerden biri, 1970’li yılların devrimcilerinden bir gazeteciydi. Yemekte sırasında gazeteci, Hocaefendi’ye “Eğer Deniz Gezmiş yaşıyor olsaydı, bugün bizden farklı düşünmez; bu yemek masasında olurdu” dedi. 1970’li yılların devrimcilerinden olan bu gazeteci, o yıllarını anlatırken, “Benim gibi bir süre Marksizm’i yeryüzünden cenneti kurmanın anahtarı sananlar, din halkın afyonudur formülünün her şeyi açıkladığına inandık” diyordu. Ama onun 1996 itibariyle geldiği nokta şuydu: “Din toplumun afyonu değil, olsa olsa harcıdır.” 

Hürriyet yazarı, 27 Ocak 1997 akşamı İstanbul’da Hilton Oteli’nde Hocaefendi’nin de katıldığı iftar programının ardından şunları yazıyordu: “Zaten gözü sulu biri olarak, Fethullah Gülen’in niye çok ağladığını şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Belki de sihirli iki kelimede (hoşgörü ve barış) düğümlenen ulusumuzun geleceği, sicim sicim gözyaşlarıyla çözülebilir. En azından ağlamak en yoğun düşünmektir. Bence asıl, akıllı İslam akılsızına başkaldırmalıdır.”

Fethullah Gülen Hocaefendi, 1999 yılına kadar sanat ve medya dünyasından misafirlerini yoğun olarak kabul etti. Bu ziyaretlerde Türk basının hemen hemen önde gelen bütün kalemleri vardı. Milliyet gazetesi yazarının böyle bir ziyaret sırasında Hocaefendi’ye sorduğu soru şöyleydi: 
“Bu faaliyetleriniz sonradan siyasi bir harekete dönüşecek mi?”
Hocaefendi bu soruya:
“Siyaset hayalimden bile geçmedi, rüyama bile girmedi. Ben gözümü Allah’ın rızasına diktim.” diyerek cevap verdi. 

Siyaset ona göre değildi. Çünkü, Türkiye’nin bulunduğu durumdan kurtuluşunun ancak siyasetüstü bir yaklaşımla toplumun bütün fertlerini kucaklamakla mümkün olabileceğine inanıyordu. 

Sağlıklı Bir Toplumun İnşaası
1997’de Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nca toplumun önde gelen isimlerine verilen hoşgörü ödülünü alanlardan biri de Perişan Savaş’tı. Bazı kişiler Savaş’a verilen bu ödülün ne anlama geldiğini sorguluyor, hatta gereksiz buluyordu. Ancak Hocaefendi’nin gözünde Perihan Savaş’ı değerli kılan çok önemli bir özelliği vardı. Kaza geçirip felç olan eşi Yılmaz Zafer’e, sadık bir eş olarak uzun süre bakmıştı. Hocaefendi şöyle diyordu:

“Düşünün ki bazılarının takıldıkları nokta, Yeşilçam’dan bir hanıma bu ödülün niye verildiğidir. Geleneksel Türk aile ahlakında, kadının kocasına karşı taşıdığı vefa hissi, ailenin devamı için çok önemli bir faktördür. Bahsini ettikleri hanımefendi, bu geleneği devam ettirmiş, hastalanıp yatağa düşen eşinin başında iki sene vefa hissiyle durup beklemiş, onun bakımını üstlenmiş önemli ve parlak bir örnektir. Allah bilir, ama inancı olan bir insanın böyle bir ameli onu cennete götürmeye yetebilir. Dolayısıyla kocasına karşı bu denli sadakat ve vefayla dopdolu bir hanımefendiye değil bir plaket, dünyalar verilse, bana göre yine de fazla sayılmaz.” 

Hocaefendi’ye göre, faziletli insanlardan oluşan bir toplum oluşturmak bazen bir, iki hatta üç nesil sürecek bir çaba ister. Din, böyle insanlardan meydana gelmiş bir toplum hayatı adına yeri başka hiçbir şeyle doldurulamayacak bir dinamiktir. Çünkü insanlar mevcut kanunların yüzde 60-70’ini zekâlarıyla aşabilir. Onları durduracak tek şey faziletli yaşamaktır. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey toplumun bu şekilde yeniden inşasıdır.

Böyle bir toplumun inşası için, çocuklar daha beşikteyken adanmışlık türküleriyle büyütülmeli ve rol gereği bile olsa çocuklar yalana alıştırılmamalıdır. Çünkü şuuraltı beslenme 15 yaşına kadardır. Anne ve babaların çocuklarını yetiştirecek ölçüde pedagoji ve psikolojiye ait bu bilgilere sahip olmaları gerektiğini belirten Hocaefendi, izlediği bir televizyon programını şöyle anlatıyor:

“Televizyonda Yetim Kız ilahisini seyrettim. Bir kızcağız, ‘Yetim kızın başını okşayan mübarek el, ben de yetim bir kızım ne olur bana da gel’ diyor ve yanaklarındaki yaşları siliyordu. Her vicdan sahibi gibi ben de çok duygulandım; kendimi o yetimlerden biri sayıp ağladım. Ne var ki, bir mülahaza bir buğu gibi gelip zihnimi sarınca irkildim. Ya bu ilahiyi söyleyen o şirin kız yetim değilse, daha bu yaşta ona yalan söylettirilmiş olmuyor mu? Yetim olmadığını bile bile ona o mısraları söylettirmek ve sonra da onu alkışlamak, bir yönüyle kızcağıza yalan söylemeyi telkin etmek sayılmaz mı? O çocuk daha o yaşta yalana alışmaz mı?”

Hocaefendi’ye göre, böyle bir toplumun inşası için insanlar “mevsimlik koyu Müslüman” değil, ama “mütemadi (devamlı) düz Müslüman” olmalıdır. Örneğin, dinin emirlerini yerine getirdiği iddiasında olan bir insan, elektrik ve suyu kaçak olarak kullanamaz. Çünkü o elektrik ve suda 70 milyonluk Türkiye’nin hakkı vardır. Ve kaçak su ve elektrik kullanan kişi bu 70 milyon kişiyle tek tek helalleşmek zorunda kalır. Aksi halde sorumluluktan kurtulamaz.

Eğer uzmanlar, “90 kilometrenin üzerinde hız yapan bir şoför direksiyon hakimiyetini kaybeder” diyorlarsa, 150 kilometre hız yapmak bir intihara teşebbüs, bundan dolayı meydana gelecek ölüm de intihar ve cinayet olarak mahşerde insanın karşısına çıkabilir.

Hocaefendi’nin arkadaşı Sadettin Başer, bir gün arabasının önüne çıkan çocuğu fark etmedi ve arabaya hafif çarpan çocuğun kulağında bir sıyrık meydana geldi. Hocaefendi o gün arkadaşına bir süre araba kullanmaması tavsiyesinde bulundu. Başer, bu olayın ardından tam iki yıl boyunca araba kullanmadı. 

Hocaefendi’ye göre, böyle sağlıklı bir toplumun inşası için, dinin ve bilimin değerleri yan yana olmalıdır. Çünkü dini dikkate almayan bir eğitim inançsızlığı, bilimsel eğitim eksikliği ise fanatizmi doğurur. İlahi mesajdan mahrum eğitim ve bilim, belli ideolojilerin yedeğine girince gerçeğin yolunu kesen bir gulyabani haline gelir. Semavi bir gerçek olan din de eğer fanatik düşüncenin eline geçerse kin, nefret ve intikam duygularının kaynağı haline gelir. Bilim tarihinin büyük dehası Albert Einstein’ın deyimiyle bilimsiz din topal, dinsiz bilim kördür. Bilim dinden kopuk olunca öldürücü bir silaha dönüşür. Din de akıldan, hayattan ve bilimden kopuk olunca insanların ve milletlerin arasına duvarlar ören bir taassup kurumuna dönüşür.

Eğer bazıları, bilim yuvası olması gereken bir eğitim kurumunu kendi villalarıymış gibi kullanırlarsa, burası bir ideolojiler vitrini, bu ideolojilerin gösteri yaptığı bir arenaya dönüşür. Aynı şekilde kendileri dışındaki herkesi “zındık” ve “münafık” olarak gören bir dini anlayış da dini, insanları Allah’tan uzaklaştıran bir fobiye dönüştürür. Din adına sergilenen fanatizm de yobazlıktır. Yobaz, sadece bugünün bir paraziti değildir. Eski çağlardan bu yana türlü ses ve şekillerle ayakta duran bir virüstür.

İnsanlığın dünya ve ahiret mutluluğunu hedef alan bir dünya kurmak için, Gazali’yi okuyanlar Pascal’ı unutmamalı, Mevlânâ’yla semaya kalkanlar laboratuvara uğrayıp Pasteur’ü selamlamayı ihmal etmemelidir.
 
Sanat Vakıflarının Hocaefendi’ye Ödül Vermesi (23 Şubat 1997)
Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) tarafından Türk dünyasına katkıda bulunan kişi ve kuruluşlara ‘Türk Dünyasına Hizmet Ödülleri' veriliyordu. Bu amaçla Türkiye'yi dünyaya açmak için büyük gayretler gösteren Fethullah Gülen Hocaefendi’ye hizmet ödülü layık görüldü.  

Devam Edecek…
<< Önceki Haber [Tarık Burak yazdı] En önemli vazife Sonraki Haber >>
ÖNE ÇIKAN HABERLER