Ali Bulaç: Mutlakiyetçilik siyasetçiyi pragmatik, mücadelede makyavelist, hukuk ihlalcisi ve hak yiyici kılar
⏱ Okuma Süresi 3 dk•Yayınlanma Perşembe, Ekim 29 2015
"Mezhep ve sınıf savaşlarından sonra teşekkül ettiklerinden partiler birbirlerini “meşru” görür, bu aynı zamanda siyasette temsil ettikleri sosyal sınıfları da meşru gördükleri anlamına gelir."

(...)
Gerek Kur'an-ı Kerim'deki hükümler, gerek Hz. Peygamber'in tatbikatı ile ana hatlarıyla tarihi tecrübe, gayrimüslimlerin “meşru gruplar” olarak hukuk içinde yer aldıklarını gösterir. Kur'an, gayrimüslim bir topluluğu gayrimeşru duruma düşüren üç kırmızı çizginin ihlalinden söz eder: “Müslümanlara dinleri yüzünden savaş açanlar, onları yurtlarından sürenler ve düşmanlarıyla ittifak kuranlar” (Mümtahine, 8-9). Bu kırmızı çizgiyi geçmeyenler Müslümanların muahitleridir. Tarihteki genel tatbikat “savaş hukuku”na dayalı “zımmi statüsü”nde şekillenmişse bile, Hicretin 9. yılına kadar Sünnet gayrimüslimleri siyasi birliğin anlaşmalı ortakları kabul etmiştir. Şu halde aslolan gayrimüslimlerle siyasi ortaklık (velayet) olup, zımmilik üç çizginin ihlaliyle ortaya çıkan arızi durumdur.
İslam dünyasında ve Türkiye'de ise, dindar çevreler ne gayrimüslimleri, ne Müslüman olduklarını beyan eden farklı siyasi görüş sahiplerini meşru görüyorlar. Dindar-muhafazakarların meşru görmedikleri siyasi partilerle ilgili öne sürdükleri gerekçeler, meşruiyetin özüyle ilgili değildir. Meşruiyet, bir toplumsal grubun Kur'an ve Sünnet'e uygun siyasi görüş ve programa sahip olması değildir, meşruiyet yukarıda işaret ettiğimiz üç kırmızı çizginin ihlal edilmemesidir. Bu durumda bir partinin siyasi programı sağ, sosyal demokrat, milliyetçi, laik, liberal olması onu meşruiyetten çıkarmaz, o da siyasi yarışa katılır. Tabii ki dininde ciddi olan Müslüman'ın siyasi görüşü ve talepleri Kur'an'a ve Sünnet'e uygun almak durumundadır.
Şu halde dindar kimliğiyle öne çıkan muhafazakar siyasetçinin, rakiplerini gayrimeşru görmesinin dayanağı Şeriat değil, daha derinde Şeriat'e aykırı olmak üzere iktidarı, ülkeyi ve kaynakları temellük etmesi; bunları yönetme ve kullanma hakkının sadece kendinde olduğuna inanmasıdır. Çünkü zannına göre sadece kendisi hak ve hakikat üzeredir, sadece kendisi ülkenin çıkarını kollar, bu yüzden yönetme ve kaynakları kullanıp dağıtma yetkisi sadece onundur. Bu mutlakiyetçiliktir.
Mutlakiyetçilik
Gerek Kur'an-ı Kerim'deki hükümler, gerek Hz. Peygamber'in tatbikatı ile ana hatlarıyla tarihi tecrübe, gayrimüslimlerin “meşru gruplar” olarak hukuk içinde yer aldıklarını gösterir. Kur'an, gayrimüslim bir topluluğu gayrimeşru duruma düşüren üç kırmızı çizginin ihlalinden söz eder: “Müslümanlara dinleri yüzünden savaş açanlar, onları yurtlarından sürenler ve düşmanlarıyla ittifak kuranlar” (Mümtahine, 8-9). Bu kırmızı çizgiyi geçmeyenler Müslümanların muahitleridir. Tarihteki genel tatbikat “savaş hukuku”na dayalı “zımmi statüsü”nde şekillenmişse bile, Hicretin 9. yılına kadar Sünnet gayrimüslimleri siyasi birliğin anlaşmalı ortakları kabul etmiştir. Şu halde aslolan gayrimüslimlerle siyasi ortaklık (velayet) olup, zımmilik üç çizginin ihlaliyle ortaya çıkan arızi durumdur.
İslam dünyasında ve Türkiye'de ise, dindar çevreler ne gayrimüslimleri, ne Müslüman olduklarını beyan eden farklı siyasi görüş sahiplerini meşru görüyorlar. Dindar-muhafazakarların meşru görmedikleri siyasi partilerle ilgili öne sürdükleri gerekçeler, meşruiyetin özüyle ilgili değildir. Meşruiyet, bir toplumsal grubun Kur'an ve Sünnet'e uygun siyasi görüş ve programa sahip olması değildir, meşruiyet yukarıda işaret ettiğimiz üç kırmızı çizginin ihlal edilmemesidir. Bu durumda bir partinin siyasi programı sağ, sosyal demokrat, milliyetçi, laik, liberal olması onu meşruiyetten çıkarmaz, o da siyasi yarışa katılır. Tabii ki dininde ciddi olan Müslüman'ın siyasi görüşü ve talepleri Kur'an'a ve Sünnet'e uygun almak durumundadır.
Şu halde dindar kimliğiyle öne çıkan muhafazakar siyasetçinin, rakiplerini gayrimeşru görmesinin dayanağı Şeriat değil, daha derinde Şeriat'e aykırı olmak üzere iktidarı, ülkeyi ve kaynakları temellük etmesi; bunları yönetme ve kullanma hakkının sadece kendinde olduğuna inanmasıdır. Çünkü zannına göre sadece kendisi hak ve hakikat üzeredir, sadece kendisi ülkenin çıkarını kollar, bu yüzden yönetme ve kaynakları kullanıp dağıtma yetkisi sadece onundur. Bu mutlakiyetçiliktir.
Mutlakiyetçilik
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar
1.Bilal Erdoğan hakkında şaşırtan kulis! Meğer 'eşkal'i benzediği için...2.Gazeteci Baransu’dan Cemal Enginyurt’a sert tepki: “Yalan söylemeye hiç mi utanmadın?”3.Türkiye Gazze'ye neden yardım etmiyor? Erdoğan: Netenyahu izin vermiyor!4.50 bin kişiye daha af geliyor: Kimler yararlanacak?5.Mehmet Akif Ersoy 3 ay önce tövbe için Umre’ye gitmiş
6.Cezaevindeki Tayfun Kahraman hastaneye kaldırıldı7.Mahkemenin gerekçeli kararı: Saraçhane'de Gazeteciler ve protestocular anayasal haklarını kullandı8.Türkiye'de uygulanan ÖTV Japon otomobil devini zorladı9.Murat Ongun'un X hesabına ulusal güvenlik gerekçesiyle erişim kısıtlaması10.Karabük’te 80 yaşındaki kadın donarak hayatını kaybetti

NUMAN YILMAZ YİĞİT

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

SAFVET SENİH

ERTUĞRUL İNCEKUL

ABDULLAH AYMAZ
ÇOK OKUNAN HABERLER

Bilal Erdoğan hakkında şaşırtan kulis! Meğer 'eşka...

Gazeteci Baransu’dan Cemal Enginyurt’a sert tepki:...

Türkiye Gazze'ye neden yardım etmiyor? Erdoğan: Ne...

50 bin kişiye daha af geliyor: Kimler yararlanacak...

Mehmet Akif Ersoy 3 ay önce tövbe için Umre’ye git...


