[Dr. Selim Koç] Devlet malı deniz mi, ateş mi?

İlahiyatçı-Yazar Dr. Selim Koç artık yazılarıyla Samanyoluhaber.com'da . Koç, ilk yazısında 'Devlet malı deniz mi, ateş mi?' başlığı ile 'Devlet malına el uzatmanın dini boyutunu inceledi...

SHABER3.COM

Dr. Selim KOÇ- Samanyoluhaber.com 

Atasözlerimiz arasına girmiş maalesef çok yanlış bir söz vardır, "Devletin malı deniz. Yemeyen…" diye. Ben atasözünün devamını vermeyeceğim. Onu herkes biliyor. Millete hizmet için kendilerine görev ve yetki verilmiş amir ya da memurlara, kamuya ait mal ve imkanları adeta şahsî mülkleriymiş gibi tasarruf kapısı aralayan bu bâtıl söz, kendisine emanet edilen makam ve mevkileri kendi çıkarlarına kullanmak isteyen soyguncuların/vurguncuların iştahını kabartmış onları yoldan çıkarmıştır. Bir kere kamu malına dadanıp devlet malı yemenin ve kolay yollardan para kazanıp zenginleşmenin tadına varan bu güveler "Alışmış, kudurmuştan beterdir!" fehvasınca her ne pahasına olursa olsun kolay kolay bu yolsuzluklarından vazgeçmezler. Ancak "Keser döner sap döner, bir gün gelir hesap döner!" atasözünde ifade edildiği gibi bir gün hukuk gelip hırsızları yakalayacağı için, milleti gözünün içine baka baka soyan bu yankesiciler çok korkarlar. Hukuğun ses çıkarmasından korkar, her muhalif yapılanma ve hareketlenmeden endişe eder tir tir titrerler. Zira sadece hukuk korkusu değil dünya ve dünyalıklarını kaybetme korkusu da içlerine çökmüştür.
 
Fakat ne yaparlarsa yapsınlar, kimlerle ittifak kurarlarsa kursunlar bu haramzâdeleri bekleyen buz gibi bir gerçek vardır: "Hırsız, yolsuz, yalancı, sahtekâr, ihaleci, komisyoncu, devletin imkanlarını zenginleşmek ve semirmek için kullanan iki yüzlü bukalemunlar eninde-sonunda hukuka yakalanacaktır." Aralarında bu dünyada sıyrılanlar çıksa bile ahirette mahkeme-i kübrada hiçbiri Âdil-i mutlak Allah'dan kaçamayacak; haklarına girdikleri milyonlarca masum, fakir, yetim ve öksüzle yüzleşecek ve muhakeme edileceklerdir. İşte o zaman kamu malının deniz mi ateş mi olduğunu ayne'l-yakîn görecek ve hakka'l-yakîn tadacaklardır. Fakat o zaman iş işten geçmiş olacaktır.

İşte Allah Resûlü o "çetin gün" gelip-çatmadan önce müminleri bu konuda şiddetle uyarır; kamu malını çalmanın, haksız yere ondan istifade etmenin ötelerde ateşe dönüşeceğine dikkat çeker. Samimi Müslümanların bu konuda kaybetmemesi için farklı örnek ve ifadelerle tahşidatda bulunur. Âmir ve memurları, cehenneme giden  her türlü batıl yol ve vesilelerle mal edinmeye karşı dikkatli olmaya/yaşamaya davet eder; çok etkili ifadelerle onların kalp ve duygularını harekete geçirir ve her türlü haksız kazancın nasıl bir ateş olduğunu ruhlarına duyurur:

İslam'da Milletin Malı, Allah'ın Malıdır

Allah (c.c) malı, insanların dünya hayatları için geçim kaynağı ahiret hayatını kazanma adına da bir vesile kılar (Bkz. Nisa, 4/5; Kasas, 28/77) ve helalden kazanılması ve helal yollara harcanması hususunda da ölçüler vazeder. Yine "Ey iman edenler! mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin! Karşılıklı rıza ile gerçekleştirilen bir ticaret elbette meşrudur. Sakın haram yiyerek, başkasının haklarını gasp ederek kendinizi öldürmeyin…" (Nisa, 4/29) buyurur ve haksız yere başkalarının mallarını almanın/yemenin bir nevi kişinin kendisini katletmesi olarak niteler.

Allah Resûlü de bir hadislerinde milletin ve devletin malını "Allah'ın malı" olarak nitelendirir ve ondan gayr-ı meşru her türlü istifadenin batıl olduğunu veciz bir şekilde beyan eder: "Haksız yere Allah'ın malından istifade eden kimseler, kıyamet günü cehennemi hak ederler." (Buhârî, Farzu'l-Humus 7 (3118)) 

Hadis-i şerifte geçen "Allah'ın malı" kavramı, üzerinde herkesin hakkı bulunan, millete/devlete ait ğanimet ve zekat gibi mali hakları ifade eder. Günümüzde bu  "kamu malı" olarak adlandırılmaktadır. Hadiste bu tür haklar  "Allah'ın malı" diye nitelendirildiği için İslam hukukçuları bunu "Allah hakları" diye de isimlendirmektedir. Biz bu makalede daha iyi anlaşılsın diye kamu malı ya da hakkı kavramlarını kullanacağız. Allah Resûlü dikkat çeken "Allah'ın malı" deyimiyle aynı zamanda halka ait her türlü malî hak ve hukukun takipcisinin bizatihi Cenab-ı Hak olduğunu ve bu konuda yetkilileri/sorumluları hesaba çekeceğini de açıkça beyan eder. Burada şu hususu da dile getirmek gerekir ki hadisteki bu hüküm, kamu mallarından her çeşit gayr-ı kanunî kullanım, istifade ve israfı içine aldığı gibi kamuya ait arsaları, arazileri ve maddi-manevî farklı imkanların başkalarına peşkeş çekilmesini de ihtiva eder.

Dolayısıyla devletin herhangi bir kurumunda görev yapan kimselerin, hangi şekilde olursa olsun devletin malî imkanlarını kullanarak elde ettikleri kazançlar haramdır ve bunu yapanlar/yiyenler haramzâdedirler. Allah'ın malı sayılan  halkın malına/devletin hazinesine el uzatmak hırsızlıktır ve büyük günahtır. Böyle bir suçun cezası da cehennemdir. Kamunun mallarında bulunan toplumun her bir ferdinin kul haklarını da Allah kıyamet günü yolsuzlardan alıp hak sahiplerine teslim edecektir.    

Kamu Malından Bir İğne Bile Aşırılsa

Ortaya koyduğu prensiplerle millete ait kamu mallarını özel koruma altına alan Allah Resûlü bu hassasiyetin oluşması için farklı zaman ve vesilelerle bu konuyu gündeme getirmiştir. Bir mecliste "Kamunun işlerini takip için görevlendirdiğimiz tayin ettiğimiz bir kimse bizden bir iğneyi veya ondan daha küçük bir şeyi de gizlese bu bir hırsızlık / emanete hıyanet olur ve kişi o çaldığı şeyle kıyamet günü huzura getirilir." buyurur. Efendimizin bu nurlu beyanlarından çok etkilenen Ensardan siyahî bir zat ayağa kalkar ve "Ey Allahın Resûlü! Benden görevlendirmeni geri alır mısın?" der. Bunun üzerine Allah Resûlü kendisine "Ne oldu? Niçin böyle bir talepte bulunuyorsun?" diye sorar. Adam, "Senin söylediklerini işitince çok korktum!" diye karşılık verir. Onun bu açıklamasına karşılık Peygamber Efendimiz aynı noktaya tekrar vurguda bulunur: "Evet! Ben o sözü her zaman söylediğim gibi şimdi de söylüyorum. Sizden kimi mâli bir göreve tayin edersek, o malın azını da çoğunu da korusun ve onu hazineye teslim etsin. O, çalışması karşılığında kendisine takdir edileni alsın fakat geri kalanda ise herhangi bir hakkı yoktur." (Müslim, İmâre 7/30 (1833); Ebû Dâvud, Akdiyye  5 (3581))  

Görüldüğü üzere Allah Resûlü devletin herhangi bir dairesinde kendisine vazife verilen kimseleri uyarır ve onlara küçük-büyük, değerli-değersiz, az ya da çok kamuya ait iğneden ipliğe ne varsa muhafaza etmelerini ve asla şahsî menfaatleri isitkametinde kullanmamalarını, ondan bir şey almamalarını etkili bir dille anlatır. Aksi takdirde, kamu malından bir iğne bile aşıranın, "ğulûl" yani hırsızlık, yolsuzluk ve hıyanet yapmış olacağını belirtir. Kıyamet gününde, bu kimselerin, hırsızladığı şeyle birlikte gelmesi ise şiddetli bir tehdit ve böyle bir büyük günahın karşılığının cehennem olduğunun delillerinden biridir. Nitekim Allah Resûlü hem bu ölçülerin yerleşmesi hem de müminlerin ebedi hayatlarını koruması içindir ki devlet memurlarının hediye almasını dahi yasaklamıştır.   

Devlet Memuru Hediye Bile Alamaz!

Allah Resûlü Ezd kabilesinden İbn Lütbiyye'yi, zekat toplamak üzere memur olarak tayin eder ve o, vazifesini yapar ve geri döner. Topladığı zekatı teslim ederken, "Ey Allah'ın Resûlü! Bunlar sizindir, şunlar da bana hediye olarak verilenlerdir." der. Bunun üzerine Efendimiz "Sen, evinde otursaydın bunlar sana hediye olarak verilir miydi?" diye sorar ve onun böyle bir hakkı olmadığını kendisine anlatır. Olayın hemen akabinde de bir hutbe irad eder ve şöyle buyurur: "Ben birinizi  memur olarak görevlendiriyorum. Sonra da geldiğinde bana 'Bu size ait olandır, bu da bana hediye edilenlerdir.' diyor. Bu kimse, sözünde doğruysa, annesinin veya babasının evinde otursaydı, kendisine bu hediyeler verilir miydi? Allah'a yemin olsun ki, sizden her kim, devlete ait bir görevi ifa ederken hakkı olmayan bir şeyi alırsa, kıyamet günü onu sırtına yüklenmiş olarak Allah'ın huzuruna çıkar. Bundan dolayı Ben, sizden hanginizin, ilahi huzura, böğüren bir deve veya bir inek ya da meleyen bir koyun yüklenmiş vaziyette mi çıkacağınızı kesinlikle bilemem." buyurur. Bu sözlerinin ardından elelrini semaya kaldıran  Allah Resûlü 'Allah'ım! Tebliğ ettim mi?' diye Rabbisine iltica eder."  (Buharî, Hibe 17 (2597), Eyman 3 (6636), Hiyel 15 (6979); Müslim, İmâret 7/26 (1832))

Dolayısıyla Allah Resûlü, devlet ve millete ait bir iş için görevlendirilen  kimselerin değil sadece yaptığı iş karşılığında menfaat elde etmesini, konumunu kullanarak hediye almasını dahi yasaklamıştır. Zira bu hediyeler konuma verilen hediyeler olduğu için alana caiz olmaz. Kaldı ki memura hediye veren kişi hediyesi karşılığında ödemesi gereken zekat, vergi vs.. meblağı tam ödemeyebilir böylelikle bir suçunu, eksiğini kapattırabilir; memuru görevini su-i istimale sevk edebilir. Bu manada hediye almaya açık memur çok kolay satın alınabilir. Kendi menfaati için milletin hak ve hukukunu çiğneyen kimseler de emanette emin olamaz; böylelerine kamu görevi tevdi edilemez. Bu husustaki bir gevşeklik daha büyük kamu zararlarına yol açabilir. Onun için Peygamber Efendimiz bu ifadeleriyle devleti temsil konumunda bulunanları kul haklarına karşı hem dikkate davet etmiş hem de bulunduğu makamı kullanarak insanlardan menfaat celbedenlerin ahirette cezaya çarptırılacaklarını haber vermiştir. Hadis-i şerifte zekât amilliğiyle igili konulan bu yasak bütün resmî görevleri içine alır. Zira aynı mahzurlar her devlet memuru için geçerlidir. Bir de Allah Resûlünün teslim alırken meseleyi sorgulaması millet ve devlet adına icraat yapanların her zaman hesap vermeleri gerektiğini de gösterir.

Sonuç
1- İslam'da idareciliğe ve memurluğa talip olunmaz, ancak görev verilmişse bu hukuk çerçevesinde, doğrulukla ve adaletten ayrılmadan yerine getirilir. Vazifeli kimse kendisine yetkili mercilerin tayin ve takdir ettiği meblağın ötesinde konumunu kullanarak herhangi bir şey alma hakkına sahip değildir. Bu hususta "Ben daha çok çalışıyorum, canla başla emek veriyorum. Aslında bana takdir edilen emeğimi karşılamıyor." vs. gibi şahsî kanaat ve takdirlerle kendisine ilave bir şey devşirmesi yasaktır ve haramdır.  
2- En üstteki âmirden en alttaki memura kadar bütün devlet görevlileri kamu mallarını korumalı ve uhdesine emanet edilen nakit, menkul ya da gayr-ı menkul her şeyi kendi ve yakınlarının menfaati istikametinde kullanmaktan/harcamaktan da şiddetle sakınmalıdır. En küçük bir  istifade ve zimmetine geçirmenin ahirette ateşe dönüşeceği şuuruyla hareket etmelidirler.
3- Devlete ait olan her şey aynı zamanda Allah'ın malı yani milletin malı olması hasebiyle onlara halkın her bir ferdinin kul hakkı terettüp eder. Bu hususta küçük-büyük her türlü haksız ve gayr-ı meşru tasarruf, kullanım vs.. ağır kul hakları ihlalidir. Milyonların kul haklarını ilgilendiren malî meselelerde devlet memurları büyük bir titizlikle hareket etmelidirler. Aksi takdirde fert fert helalleşmeden manevî mesuliyetten/vebalden kurtulmaları mümkün değildir. Zaten böyle bir kimsenin de haklarına girdiği milyonlarca insanla birebir helalleşmesi de muhaldir. 
4- Devlet yetkililerinin kanunsuz ve usulsüz  bir şekilde başkalarına peşkeş çektiği ihaleler ve bundan sağladığı gelirler; alınan komisyonlar, hisseler, hediyeler ve kurulan ortaklıklar haram olduğu gibi bunlar da ğulûl/hırsızlık kapsamında değerlendirilmesi gerekli, emanete bir hıyanettir. Devlet memurlarının elde ettiği bu türden kazançlar tespit edilince elinden alınır ve hazineye aktarılır.    
5- Az olsun çok olsun, devlet/millet malına hıyanet büyük günahlardandır ve böyle bir kimsenin cehenneme girmesine sebebiyet verir. Bu konuda kendine güvenemeyen kimseler devlet ve millete ait işlerde görev almamalı, bu konuda zafiyeti ve küçük bir yanlışı tespit edilenler de cezalandırılmalı ve anında görevden azledilmelidirler.
<< Önceki Haber [Dr. Selim Koç] Devlet malı deniz mi, ateş mi? Sonraki Haber >>
ÖNE ÇIKAN HABERLER