Stichting Justice Square Vakfı tarafından hazırlanan “Türkiye’de Gülen Hareketine Yönelik Nefret Söylemi Raporu”, devlet eliyle örgütlenen sistematik bir nefret politikasının boyutlarını gözler önüne seriyor.
Nefretin Kurumsallaşması: Devlet Eliyle Örgütlenen Bir Süreç
Rapor, 15 Temmuz'un ardından ilan edilen OHAL dönemini, “nefret söyleminin devlet politikasına dönüştüğü milat” olarak tanımlıyor.
On binlerce kamu çalışanının ihraç edildiği, binlerce kurumun kapatıldığı bu dönemde, “F...”, “hain” ve “terörist” gibi etiketlerin sistematik biçimde kullanıldığına dikkat çekiliyor.
“Nefret dili yalnızca siyasi bir araç değil; hukuk, medya, din kurumları ve bürokrasi üzerinden topluma enjekte edilmiş bir ideolojik çerçeveye dönüşmüştür.”
(Raporun sonuç bölümünden)
Muhalefet de Nefret Diline Teslim
Raporun çarpıcı tespitlerinden biri, muhalefet partilerinin ve muhalif medyanın da aynı dili yeniden üretmesi.
“F...” söyleminin iktidar kadar muhalefet tarafından da sıklıkla kullanıldığı vurgulanıyor. Bu durum, nefretin artık yalnızca bir “rejim politikası” değil, “kültürel bir siyaset biçimi” haline geldiği yorumuna neden oluyor.
Medya: Modern Bir Propaganda Aygıtı
Rapora göre, RTÜK ve TMSF üzerinden kontrol altına alınan medya, adeta bir propaganda bakanlığı gibi çalıştı.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, Hitler dönemindeki Goebbels’in propaganda bakanlığına benzetilerek, dezenformasyonun sistematik biçimde üretildiği vurgulandı.
Erdoğan yanlısı medya aktörlerinin “nefretin ideolojik taşıyıcıları” haline geldiği belirtiliyor.
Diyanet ve Dinin Araçsallaştırılması
Rapor, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da nefret söylemini yaygınlaştırmada kritik bir rol üstlendiğini ortaya koyuyor.
Cuma hutbelerinde ve kamu yayınlarında Hizmet Hareketi gönüllülerinin “sapkın”, “fitne” veya “hain” gibi ifadelerle hedef gösterildiği, dinin ayrıştırıcı bir araç haline getirildiği vurgulanıyor.
Sivil Ölüm: Modern Bir İnsanlık Dışı Mekanizma
OHAL döneminde çıkarılan KHK’larla işten atılan ve pasaportları iptal edilen binlerce kişi, “sivil ölüm”e mahkûm edildi.
Rapor, bu durumu Hannah Arendt’in totaliter rejimler için geliştirdiği “civil death” kavramıyla açıklıyor.
“KHK mağdurları yalnızca mesleklerinden değil, insan olma statüsünden dahi mahrum bırakılmıştır.”
SGK kayıtlarında “KOD 36–37” uygulamasıyla fişleme yapıldığı, bunun Nazi dönemindeki “Sarı Davut Yıldızı” uygulamasıyla benzerlik taşıdığı belirtiliyor.
Kadınlar ve Çocuklar Nefretin Hedefinde
Raporda, hamile, lohusa veya küçük çocuk sahibi kadınların yalnızca eşleri ya da akrabaları üzerinden suçlanarak tutuklandığı vakalar belgeleniyor.
Cezaevlerinde yüzlerce çocuğun anneleriyle birlikte insanlık dışı koşullarda yaşamak zorunda bırakıldığı, eğitim ve sağlık haklarının engellendiği aktarılıyor.
Toplumsal Nefretin Kapsamı Genişliyor
Rapor, Hizmet Hareketi'ne yönelik nefret söyleminin zamanla Kürtler, Aleviler, LGBTİ+ bireyler, Romanlar, mülteciler ve farklı inanç gruplarına da yöneldiğini ortaya koyuyor.
Bu durumun, Türkiye’de nefretin siyasal sınırları aşarak toplumsal kimlik inşasının bir parçasına dönüştüğünü gösterdiği belirtiliyor.
Uluslararası Topluma Çağrı: “Sessiz Kalmayın!”
Stichting Justice Square Vakfı, bulguların insanlığa karşı suç boyutuna ulaştığını belirterek uluslararası kurumlara açık bir çağrıda bulundu:
“Türkiye’de nefret politikalarının mağdurlarının sesi olun, sessiz bırakılanların tanığı olun.”
Çağrının muhatapları arasında Amnesty International, Human Rights Watch, Avrupa Konseyi, AGİT-ODIHR ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği yer alıyor.
Sonuç: Nefretin Politik Kültüre Dönüşümü
Raporun genel değerlendirmesi, Türkiye’de nefret söyleminin artık bireysel bir öfke biçimi değil, kurumsallaşmış bir nefret rejimi olduğuna işaret ediyor.
Bu rejimin mağduru yalnızca Hizmet Hareketi değil; aynı zamanda demokrasi, hukuk devleti ve toplumsal barış.
“Türkiye’de nefret söylemi sınırlarını aşmış, nefret politikalarına; nefret politikaları ise insanlığa karşı suç boyutuna ulaşmıştır.”












