Kimlerle Karşılaşıyoruz

''Balkanlarda seneler önce bir okulumuzda akıllı tahta başında ders verirken tanıştığımız bir öğretmenimizle de karşılaştık beraber Üstad Hazretlerinin “Lâtif Nükteler” kitabından demir üzerine soruya verilen bir cevap üzerinde müzakerede bulunmuştuk.''

SHABER3.COM

Abdullah Aymaz | samanyoluhaber.com
Kimlerle Karşılaşıyoruz

“Sana birisinden selam getiriyorum” diyen bir genç, bana selamını getirdiği arkadaşını, kendisine söylediği sözleriyle şöyle tanıttı: “Bir zamanlar Bağdat Caddesinin gayesiz gençlerindendik. Baktık birisi, ‘Mal menal ve hüsnü cemal’ deyip marka giyen gençleri etrafına toplamış. Görünüşleri çok güzel… Dinden imandan da bahsediyor. Bizim de içimizde zaten bir manevi boşluk var,  biz de bunların içine bodoslamasına daldık. Bir müddet sonra bir bataklığa daldığımızı anladık ama, nasıl kurtulacağız ve gerçek hakikatı nasıl bulacağız, işte bunu bilmiyorduk. Allah razı olsun bizimle ilgilenildi ve biz o vartayı elhamdülillah atlattık.’ dedi. Size işte bu arkadaşımın  çok selamı var…” 

* * *

Bir arkadaşımız da birisiyle tanıştırıp; “Bu var ya biz ilk defa Orta Asya’ya açıldığımızda, bir ülkeye gittiğimizde ‘Nerede kaldınız ağabeyler… Üç yüz senedir sizleri bekliyorduk’ diye başlayan bir konuşmayla karşılama hitabesini yapan çocuktu. Seneler sonra bir gün İstanbul’da karşıma çıkıp, ‘Sızıntıya, Yeni Ümid’e, Yağmur dergisine abone olur musun ağabey’ dedi. ‘Ben bunların hepsine aboneyim zaten’ deyince, bana ‘Beni tanımadın mı? Bizim ülkemize gelince 300 senedir sizleri bekliyorduk! Diye bir şeyler  söyleyen o çocuk benim şimdi burada üniversiteye gidiyorum!’ dedi. Ben de hemen hatırladım. Senin hatırın için bu dergilere yeniden abone oluyorum’ dedim.’  Şimdi burada karşılaştık.”

* * *

Balkanlarda seneler önce bir okulumuzda akıllı tahta başında ders verirken tanıştığımız bir öğretmenimizle de karşılaştık beraber Üstad Hazretlerinin  “Lâtif Nükteler” kitabından demir üzerine soruya verilen bir cevap üzerinde müzakerede bulunmuştuk. Bu orijinal mesele üzerine bir yazı da yazmıştı. “Şimdi ne üzerine çalışıyorsun?” dedim. Eğitim üzerine çok sistemler ve yazılımlar var. Ben de gençlerimize gelişen bu teknolojik ilerlemeden istifade ile neler yapılabilir, diye düşünüyorum. Geçenlerde akbabalar üzerine çok enteresan bir araştırma yazısı çıktı. Tam bir ibret, tam bir tevhid dersi mahiyetindeydi. Mesela bu hususu, evlatlarımızın dikkatini çekecek şekilde, flaş biçimde nasıl arz edilebilir, diye gündemime aldım. Böyle çok şeyler var” dedi.

* * * 

Biri de: “Türkiye’de Hizmet mensuplarına zulmedenler, beni de kendi ülkemin idarecilerine şikayet etmişler… Ben de evde yoktum. Bir tim kapıyı çalmış. Çocuklarım korkmuş kapıyı açmak istememişler. Kapıyı kırıp içeri girmek istemişler. Bunu fark eden komşu kadın karşılarına dikilmiş. Meğer o da istihbarattan üst seviyede birisi imiş. “Çekilin oradan onlar iyi insanlar… Çocuklardan ne istiyorsunuz. Eğer kapıyı kırarsınız hepinizi yakarım” demiş. “Ama biz emir aldık, babalarını arıyoruz” deyince, “Tamam demiş. Çocuklar korkmayın, kapıyı açın” demiş. Bir tanesine “Gel beraber bakalım diyerek içeri almış. Tabii bir şey bulamadan gitmişler.” dedi.  

* * *

Kanada’ya iltica eden birisi de şunları anlattı:
“İsmimden, tipimden, geldiğim yerden şüphelenip benim cemaatten olduğuma kânî olmayan hâkim, ‘Söyle bakalım, Fethullah Gülen’in mezhebi ne?’ diye sordu. Ben de “Hanefî” dedim. “Yok” dedi. “Bakınız İslam’da ehl-i sünnetin fıkıhtan dört mezhebi var. Hanefi, Şâfii, Hanbeli ve Maliki. O  Hanefi mezhebinden dedim. “Hayır o Sûfî Mezhebinden.” dedi.  Ben de ‘Evet kendisi sûfîdir. Ama sûfilik bir mezheb değildi. Bu dört mezhepten olup da aynı zamanda sûfî olanlar çoktur.’ dedim.”
Yaşlı batı dünyasının hem elit hem de düzgün ve dürüst insanlara çok ihtiyacı var. Şimdi  bunları bizim arkadaşların  içinde bulunca, tercihan almak istiyorlar. Bir de mazlumiyet ve mağduriyetleri eklenince daha çok arzu ediyorlar. Vicdanlıların yapacağı da elbette budur…  
Bir batı ülkesine iltica isteğinde bulunan birisi, çoluk çocuğundan, üst seviyeli görevinden mahrumiyetin içinde bir de çok zor şartlarda ve tehlikeli sıkıntılarla gelmenin çöküntüsüyle görevlinin karşısına çıkıp elindeki belgeleri vermiş. Görevli onun öz geçmişini okuyunca “Öyle ezik durma; DİK DUR!.. Sen dünyanın en değerli üniversitelerinde doktorasını yapmış, görevler almış, birikim sahibi değerli bir elitsin. Ne diyelim ki, ülken senin kıymetini bilmemiş, sana düşman kesilmiş. Benim  kıymetbilir ülkem de şimdi seni kabul edecek, birkaç sene sana destek verecek. Sen kısa zamanda entegre olacak benim ülkeme çok faydalı olacaksın. Onun için ezik durma, dik dur. Senin bize değil; bizim sana ihtiyacımız var!” demiş.

Allah’ın arzı geniş… Birer tohum gibi dünyaya açılalım ve saçılalım. Senelerdir büyüğümüz, “Bir milyon insanımız cihana dağılsın…” demiyor muydu?  On milyon çıksa ne olur? Hamallığa râzı olup, dünyanın dört bir bucağına gidebilenlere ne mutlu!  Kuyuya atılıp, kervana  satılıp, köle pazarında peylenen Hz. Yusuf’a ve  hapisaneleri Medrese-i Yusufiye haline getiren Yusuflara müjdeler olsun!..  Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak, köle pazarından Baş vezirin sarayına getirilen Hz. Yusuf  Aleyhisselam için, “Yusuf’u oraya Biz yerleştirdik” ifadesini kullanıyor. Kim ne plan çevirirse, hangi fesad ve hasedin hesabını yaparsa yapsın, hiç unutmayalım, her zaman, Allah’ın takdir ve kaderinin planı işler!..

<< Önceki Haber Kimlerle Karşılaşıyoruz Sonraki Haber >>
ÖNE ÇIKAN HABERLER