Kur'ân ayında Kur'ân'a yönelme

Ramazan-ı Şerif öyle kutlu ve bereketli bir ay ki, orucu, teravihi, mukabelesi, zekâtı, fitresiyle ve her yönüyle ötelerden gelen bir esenlik ve huzur ayıdır.

SHABER3.COM

ALİ AKPINAR

Ramazan-ı Şerif öyle kutlu ve bereketli bir ay ki, orucu, teravihi, mukabelesi, zekâtı, fitresiyle ve her yönüyle ötelerden gelen bir esenlik ve huzur ayıdır. Diğer aylara sultanlık yapacak kadar şerefi haiz olan, bin aydan daha hayırlı bir geceyi de içinde barındıran bu ayı bu denli önemli kılan hiç şüphesiz ki  Kur’ân-ı Kerim’in onda indirilmiş olmasıdır. ‘’O Ramazan ayı ki insanlığa bir Rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi…’’1 ayetinin beyanı bunu açık şekilde ifade eder. Bundan anlıyoruz ki ramazan Kur’ân ile bir bütünlük kazanmakta, asıl hüviyetini Kur’ân ile almaktadır. Kur’ân’sız bir ramazan düşünülemeyeceği gibi hayat rehberimiz olan bu Kitab’ı okumadan, ahkâmını anlamaya çalışmadan, ihtiva ettiği mânâları tefekkür etmeden geçireceğimiz günler de ramazanımız adına verimsiz olur.
Dağların bile kabul etmekten ictinap ettiği o büyük emaneti yüklenen insana bir nur, bir hidayet rehberi olarak gelen Kur’ân’ın; indiği zamanı, mekânı ve o günün insanlarının yaşadığı cahiliyeyi düşündüğümüzde, onlarda ne büyük inkılâplar ve tahavvüller gerçekleştirdiğine tefekkürle bakmak bizi her daim hayretlere sevk eder. Evet, hayranlıkla ve ibretle baktığımızda göreceğiz ki O Kur’ân, indiği mağarayı hira sultanlığına çevirdi, cahiliye devrini saadet asrı yaptı; indiği yerdeki kömürleri elmaslara dönüştürdü ve insanlık için hidayet, huzur ve ilim kaynağı oldu. Asırlar geçsede O, daha dün inmiş gibi yeni ve âdeta el değmemiş gibi tazeliğini korumakta. O İlâhî Nûr, sadece indiği zamanı ve insanları aydınlatmakla kalmamış; ezelî ve ebedî hitabıyla tüm asırları parlak şuâlarıyla aydınlatmış, meleklerin bile imreneceği a’lâ-yı illiyîne mazhar insan modeli çıkarmıştır.
Kur’ân’ın rahlesine tam bir sadakatla diz çöken ve ilk talebeleri olan sahabe efendilerimiz imanda, ilimde, irfanda, irşatta; askerî, iktisadî, idarî ve diğer alanlarda zirveleri tutmuş, cihanı kendilerine hayran bırakmışlardı. Demek ki Kur’ân hangi vadide ise onlar da o vadideydi. O vadiden hiç mi hiç ayrılmamışlardı. Ma’rifetullahı, muhabbetullahı, hidayet nurunu, huzuru, kurtuluşu, problemlerinin çözümünü, ilimlerin kaynağını ve daha ne varsa, ne aradılarsa herşeyi Kur’ân’da bulmuşlardı. Efendimiz aleyhissalâtü vesselâmın en genç ama en âlim sahabîlerinden olan ve Tercümanü’l-Kur’ân ünvanı ile bilinen Abdullah ibn Abbas’ın (r.a), "Devemin ipi kaybolsa, onu herhâlde Allah'ın Kitabı'nda bulurum" 2 sözünde onun Kur’ân’a olan teveccühlerini ve itimadını  görüyoruz. Bu söz, "…Ne yaş ne de kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir şekilde Kitap’ta yazılmış olmasın." 3 ayet-i kerimesinin âdeta bize bir nevî tefsirini vermiş oluyor.
       Evet Kur’an, her zamanın ve insanının ihtiyaç duyduğu her şeyi açık veya kapalı, işareten veya imâen ihtiva eder. Fakat her insan Kur’ân’dan mutlaka birşeyler alsa da herkes O’ndan aynı ölçüde yararlanamaz. Kur’ân’ı anlamak, onun diline vukûfiyeti, idrak, anlayış, kapasite, samimiyet ve en önemlisi ciddi bir azim ve gayreti gerektirir. Abdullah ibn Mesud (r.a), "Kur'ân'da her şeyin ilmi indirilmiş ve her şey beyan edilmişse de bizim ilmimiz ondaki her şeyi anlamaya yetmez."4 derken bu hakikatı dile getiriyor olsa gerek. Bununla birlikte hiç şüphesiz ki Kur’ân’ı anlamamız, onun ruhuna yönelmemiz, ufkuna mümkün olduğunca erişip onunla aydınlanmamız her şeyden önce Allahü Teâlânın bizi bunda muvaffak kılmasına bağlıdır. “Men talebe ve cedde vecede’’, yani “bir şeyi gönülden isteyen ve onu gerçekleştirme hususunda ciddi davranan, samimi gayret gösteren kimse er ya da geç o arzusuna ulaşır." sözünü dikkate alır ve Kur’ân’ı anlamada gayret gösterirsek Muînü’l-Müsteân’ın (c.c) tevfikine mazhar olabiliriz.
         Evet şu mübarek Kur’ân ayında Efendimizin (s.a.v) her sene ramazanda Cibril (a.s) ile yaptığı mukabeleyi imkânlar ölçüsünde devam ettirmekle beraber, özellikle Kur’ân’ın özünü, mânâsını ve ruh ufkunu anlama adına açıklamalı (Ali Ünal’ın,Suat Yıldırım’ın açıklamalı meâlleri gibi) bir meâlle ve bilhassa başta Risale-i Nur olmak üzere bir tefsirle ciddi bir meşguliyet hem bir vazife hem Kur’ân’ın ruhuna hem Ramazanın ruhuna karşı bir kadirşinaslık, saygı ve vefanın gereğidir. Bu sebeple, bilhassa şu cebrî karantina günlerinde meşgalemizin az, insanlarla münasebetimizin de asgarî seviyede olması hasebiyle Kur’ân üzerinde yoğunlaşmamız, şer gibi gözüken durumu kendi adımıza hayra dönüştürebilmede kaçırılmaması gereken bir fırsattır. 


*Dipnotlar:
1) Bakara, 2/185.
2) Süyûtî, el-İtkan fî Ulûmi'l-Kur'ân, 2/273.
3)En’âm, 6/59.
4) Buhârî, Kitabü’l-Kunâ, s. 44.
<< Önceki Haber Kur'ân ayında Kur'ân'a yönelme Sonraki Haber >>
ÖNE ÇIKAN HABERLER