Meram danaları gibi...

İman, İslam ve insan denkleminde aksiyon çok önemlidir. Hicret bu işin enerji dinamiğidir. Hicret Müslümanları içinde tarih başlangıcıdır. Yani tarih başlangıcı olarak Efendimiz’in sallallahu aleyhi ve sellem doğumu veya vahyin ilk geldiği zaman da tarih başlangıcı kabul edilebilirdi. Ama hicret tarihi kabul edildi.
Cenab-ı Hakk'ın faal ismi var. Çünkü o Celle Celaluhu her an bir
faaliyette bir icraattadır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri “Faaliyette lezzet vardır. Zaten faaliyetin
kendisi bir lezzettir” diyor. Bu kelimeyi bizim anladığımız mânada
Cenab-ı Hak hakkında kullanamayız. Gerçek manayı ifade edecek. Dıyk-ı elfazdan
dolayı ifade gücümüz olmadığı için “lezzet-i mukaddese” demek zorundayız.
(Dıyk-ı elfaz, mânayı ifade etmekte lâfızların dar geldiği, ifade edemediği
noktasından demektir.)
İşte hicret faaliyetlerinin de manevi bir hazzı, bir zevki, bir lezzeti
vardır. Tatmayan bilmez. Bu lezzetten herkesin pay alması için eğitime adanmış
ruhlar, öğretmenler gibi esnafın da hicret etmesi uygun görüldü. Bizler
Konya'ya, Ankara'ya, Eskişehir'e, Samsun'a, Elazığ'a giderken Yusuf Bekmezci
Ağabeyler gibi esnaflar da Uşak vs. vilayetlerine gidiyorlardı.
Daha sonra bizler Avrupa, Amerika'ya giderken onlar da Kazakistan'a,
Özbekistan'a gidiyorlardı.
Perinçek ve oğlunun KGB'ye gammazlamasıyla Rusya ve
federasyonlarında Üstad ve Risale-i Nur Külliyatı suç sayıldı. Onları okuyanlar suçlu
ilan edildi hapislere atıldı. Senelerce hapiste yatıp çıkan mazlumlar ve
mağdurlar oldu…
Hocaefendi, 1993’ten itibaren, bütün insanlarımıza hitaben “Hizmet kendi ülkemizde vazifesini yaptı.
Şimdi imkanı olan bir milyon insanımız cihana dağılsın!” diye konuşmalar yaptı… Pek az esnafımız yurt
dışına çıkmayı göze aldı. Bu
âheste-revlik karşısında Hocaefendi, ‘Hamallığa razı olun, dünyanın bütün beldelerine birer tohum gibi saçılın.
Tohumun sırrı toprakta çözülür!' dedi. Bu fütura karşı, “Gitmeniz için celb mi
çıkarılması lâzım! Kelepçeli olarak mı gitmek istersiniz?!.” diyerek celallendi…
Esas rehberimiz, Üstad-ı Küll olarak Peygamber Efendimiz (S.A.S.), güneşin doğup battığı her yere gidilmesini
buyurmuştu. Bu hususta en öndeki muhataplar da Âl-i Beyti, seyyidleri idi.
Fakat Mekke ve Medine’nin câzibesi bazılarını hicrete bırakmıyordu. Bu sefer
kaderin takdiriyle, Yezidler,
Haccac-ı Zâlimler musallat oldu ve onları cebr-i lütfî olarak
dünyanın her tarafına birer tohum ve çekirdek gibi sevketmişti. Şimdi sıra,
hayatını Efendimiz’in (S.A.S.)
güzelliklerini yaymaya adayan mânevî seyyidlerde idi. Çok hızlı ve
toptan çıkışların olmamasının bir karşılığı olarak kader, bu sefer gizli
emelli zâlim ve gaddarları musallat
etti. Yine bu sefer de lütfunu cebirli ve celalli tecelli ettirip Hak Teala bizleri dünyaya dağıttı…
Konya’dan tanıştığımız bazı cefâkarlar ile karşılaşınca sohbet ediyoruz.
Mobil sahabelerin iz düşümlerinden birisi dedi ki; “İyi ki Cenab-ı Hak bizi işte böyle dünyanın
her tarafına gönderdi. Şimdi, yepyeni bir anlayışla, taptaze şevkle elimizden
geldiği kadar hizmet etmeye çalışıyoruz ve bunun Cennet hazlarına benzer
zevklerini yaşıyoruz. Yoksa Konya’da
kalsaydık. Meram danaları (!) gibi
miskin miskin oturup duracaktır. Rabbimize hamdolsun. ”
Arkadan bir başka Konyalı kardeşim
Abdülkadir Dikici telefonla
“Yepyeni bir aşk ve şevkle koşturuyoruz. Belki Avrupa’da 170 katedralde program yaptık. Papazlar, Hz.
Mevlana’yı ve semâ’nın mânasını öğrenince ve bu arada okunan
Kur’anları ve ezanları dinleyince, İslâmiyete hayranlıklarını ifade ediyorlar” dedi. Ben de “Bak senin gibi bir Meram sakini ne diyor? ‘Eğer buralara gelmeseydik, Meram danaları
gibi miskin miskin oturup kalacaktık.’ diyor.” dedim. “Gerçekten doğru söylüyor. Yorgun savaşçılar
gibi, meylürrahat ve konfor tutkusu ile gaflete dalacaktık. Bu süreçte buralara
gelince gözümüz açıldı da tekrar hizmete sarılıp, hayatın lezzetini
tadıyoruz” dedi.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

ERTUĞRUL İNCEKUL

ABDULLAH AYMAZ

ARİF ASALIOĞLU

KADİR GÜRCAN








