|
MAALESEF ACI GERÇEK BU: BİR HAFTA DAYANAMAZSINIZ 
İnsanın kendi yazısına atıf yapmasını nezaket kurallarına uygun bulmayanlardanım.
Ancak bazen daha önceki ifadenize geri dönmek, maksadınızı daha açık anlatmak ihtiyacı hissettiğiniz de olur.
Geçen hafta "Açık söylüyorum: Bugün Türkiye'de yazılan haber ve yorumlar, insan haklarının garanti altına alındığı bir ülkenin diline tercüme edilsin; bizdeki gazetelerin çoğu bir hafta yayın ya-pa-maz! Ayrımcılık ve nefret suçundan ceza alırlar." demiştim. Değişik tepkilerle karşılaştım. "Gerçekten de doğru" diyen ve genellikle yurtdışında yaşamış veya yaşayan insanlara rastladığım gibi; "Haydi canım sen de; olacak iş mi bu" diyerek eleştiri yapanlara da rastladım. Affınıza sığınarak ve büyük bir üzüntü duyduğumu itiraf ederek iddiamı tekrarlıyorum: İnsan haklarının tam uygulandığı özgür bir ülkede Türk medyası bir hafta dayanamaz. Hodri meydan! Şu an neşredilen gazetelerimizi bire bir tercüme edelim ve yabancı bir ülkede bir hafta boyunca yayınlayalım. Tek bir harfine bile dokunmadan neşredilecek gazetelerden kaç tanesi ayakta kalabiliyorsa; işte onlar gerçekten gazetecilik yapıyor demektir.
Batı'da en ağır cezalar ayrımcılık (discrimination) ve nefret suçu (hate crime) üzerine veriliyor. Bu nedenle hiç kimse bir insanı ya da bir kitleyi dilinden, renginden, dininden, cinsiyetinden, hayat tercihinden dolayı aşağılayamıyor. Genelleme yaparak ve küçük düşürerek insanların üzerine giden medya modeli; demokrasinin uygulanmadığı, diktatörlüğün hükümferma olduğu yerlerde ancak dayatılabiliyor.
İnsan haklarının garanti altına alındığı bir ülkede iş başvurusu sırasında doldurulan belgede şirketler fotoğraf bile isteyemiyor. "N'apacaksın resmimi?" ya da "Sen benim meslekî birikim ve kariyerime bakmak zorundasın" dediğiniz an karşınızdakinin dizlerinin bağı çözülüyor. Bir insana dinini, mezhebini, etnik köklerini, cinsel tercihlerini vs. sormak bile çok ağır bir ceza davasının açılmasına sebep olabiliyor.
Bizim "ülkemizin kendine özgü uygulamaları" içinde en çok hırpalanan insan haklarıdır. Ve maalesef ayrımcılığın en hoyrat uygulamaları medya tarafından yapılmaktadır. Bu iddiayı abartılı bulanlar için küçük bir sürprizim var: Bahsi geçen yazıma itirazlar gelince her sıkıştığımda Hızır gibi yetişen asistanım Serkan'dan bu konuyu taramasını rica ettim. Bazı kritik kelimeler belirledik. Bu kelimelerin insanları incitmesi, yaralaması, damgalaması üzerinde durduk. Laik-antilaik tartışması yoğun bir şekilde gündemde tutulduğu için insanları tasnif eden; hatta karalayan ve yaftalayan şu altı kelimeyi seçtik: "Gerici, yobaz, sıkmabaş, kara çarşaflı, tarikatçı, softa." Sonra da "marjinal" sayılmayan dört gazetede (Hürriyet, Milliyet, Akşam, Vatan) çok hızlı bir metin taraması yaptık. Tabii ki akademik bir çalışma değil bu yapılan. Sadece bir fikir edinmek, manzara-yı umumiyi uzaktan da olsa görmek istedik. Elbette daha geniş kapsamlı, daha bilimsel araştırma yapmak mümkün; ancak buradaki asıl amaç kesin sonuçlara ulaşmaktan çok genel durumu üç aşağı-beş yukarı görebilmek.
Sonuç ortada! Türkiye'de belli bir saygınlık kazanmış gazetelerimizde sene başından beri 114 yazı ya da haberde 245 kez yukarıda sıraladığım kelimeler kullanılmış. Teknik anlamda kullanılmasını kastetmiyorum; incitici bir çerçevede kullanılanları kaydederek manzarayı dikkatlerinize arz ediyorum. Üstelik bu minik ve amatör çalışmanın içinde dergiler, televizyonlar, internet siteleri vs. bulunmuyor. Onları da dahil etseniz nezaketsizliğin nasıl başlı başına bir üslup haline geldiğini görecek ve üzüleceksiniz. Ülkemiz adına üzüleceksiniz, medyamız adına üzüleceksiniz. İnsanlar dönüp sorsalar: "Ne hakkınız var bizi bu kadar horlamaya"; verilecek cevap yok. Çünkü yazılıp çizilenler, konuşulup tüketilenler, insan haklarını açık ihlaldir.
Köşe yazarıyım; hakaret ederim!
Daha acı gerçeği buraya kaydetmek zorundayım: İnsanları aşağılayan ifadelerin büyük bir çoğunluğu haberlerde geçmiyor; köşe yazılarında kullanılıyor. Bunun anlamı açık: Ayrımcılık ve nefret suçunu gazetecilik mesleğine yeni başlayan ya da bu meslekte belli bir mesafe alıp yoluna devam eden kuşaklar değil; meslekte rütbe kazanmış, yaşını başını almış, tecrübesini kamuoyuyla paylaşma mevkiine gelmiş insanlar yapıyor. İnsanoğlu yaşlandıkça olgunlaşmak zorunda değil mi? Tecrübe kazanan insanların daha nazik, daha kibar, daha kuşatıcı, daha kucaklayıcı olması gerekmiyor mu?
Mesleği içeriden bilenlerin bu verilerden çıkaracağı bir başka sonuç daha var. Köşe yazarlığının tadı kaçtı bu ülkede. Bazı insanlar sosyal sorumluluğun getirdiği sağduyuyu bir kenara iterek, internetten kaç tık aldığını hesap etmeye başladı. Yazıda fikir namına, daha doğrusu tefekkür namına tık yok; ancak zehir zemberek lafların oluşturduğu yazının fanatik zümrelerin sanal aleminde bıraktığı tık var. İnternetten çok okunma şehveti, bazı insanların dilini, üslubunu, tarzını bozuyor. Sadece internet değil; "çok sert yazanı daha çok dikkate alıyorlar" gibi tuhaf, acımasız, anlamsız bir yargı oluştu. Belki birileri sert üslupla yazılan köşeleri daha çok okuyor; ancak bu tür yazıların uzun vadede bu ülkeye de, o yazara da, o gazeteye de faydası olmadığı aşikar.
Yine meslek içi insanların daha net görebileceği bir tespit daha yapmak gerekiyor: Gazetedeki ateşten gömleği giyen genel yayın yönetmenleri haberdeki objektifliği koruyabildikleri kadar; yorumdaki hak ihlallerini engelleyemiyor. Bunun tartışılması lazım; ancak yayın yöneticileri "sansürcü" yaftası yemekten korktukları için, köşe yazılarında yer alan hakaretamiz laflara müdahale edemiyor. Oysa dünyanın her yerinde habercilikte belli standartlar olduğu gibi, yorumculukta da belli standartlar vardır ve olmak zorundadır. Gazetede köşe yazan bir insan, kendinde sistemli bir şekilde hakaret etme gücü bulamaz; buluyorsa bu durum genel yayın yönetmenlerinin aczine hamledilir. Biliyorum; bu sözlerimi "Sansür mü istiyorsun?" diye tersyüz etmek isteyenler çıkacaktır. Üstelik bunların bir kısmı kendine gazetecilik jargonu seçerek özgür gazetecilik istiyormuş gibi bir hava da verecektir. Maksadım sansür yapılması değil elbette. Ancak köşe yazarlarının elindeki kalemleri insanların kalplerine saplamasına, kişi, kurum ve kuruluşları pervasızca aşağılamasına, insan onur ve hakkını hiçe saymasına, toplumsal barışı yerle bir etmesine mani olmak gerekmektedir.
Küçük araştırmamızın yazarlara bakan kısmını buraya taşıyabilirim; ancak bunu yapmayı gerekli görmüyorum. Zaten insanları incitmeyi maharet sayanların çoğunu tahmin edebilirsiniz. Maalesef bu ülkede gazetecilik kariyerini, yaptığı hakaretlere borçlu insanlar bulunmaktadır. Bu böyle devam edemez. Bu ülkenin insanı "Dünyadaki standart neyse ben de ona talibim" diyor çoktan. Herkes kendini evrensel meslek çerçevesine göre yeniden hesaba çekmeli. Gelecekte gerekli hukukî düzenlemeler yapılmasa bile, hakkını aramasını bilen sivil toplum, ayrımcılığın her türlüsüne vicdanî bir başkaldırı metodu bulacaktır. Vicdanların reddettiğini hiçbir güç kabul ettiremez...
İki örneği iyi düşünmek lazım
Bugünkü popüler yayıncılık mantığıyla Türkiye dışında (Batı'da) gazetelerimizin yayıncılık yapmalarının zor olduğunu iddia ediyorum. Üzülerek söylenen sözler bunlar. Sadece eleştiri olsun diye değil, "kendimizi düzeltelim, çıtayı yükseltelim" niyetiyle ve dostça yapılan tenkitler bunlar.
Örnek olarak Hürriyet'i verebilirim. 60. yılını kutluyor Hürriyet. Tebrik ediyor, başarılar diliyorum. Ancak dostça söylemek zorundayım ki; Hürriyet kitle gazetesi olmaktan hızla uzaklaşıyor, çatışmanın parçası haline geliyor. Kitle gazetesinin asabı bozulmaz, dili, üslubu bozulmaz; soğukkanlı kalmak, marjinal noktalardan uzak durmak zorundadır. Gazetenin bir internet sayfası var; tam bir facia... O yüzden internet sayfasındaki "çarpıtıcı" haberler çoğu kez gazetede yer alamıyor. Her neyse... Kendi bilecekleri bir konu; yalnız yurtdışında yaşadıkları sorun yukarıdaki tezimle bağlantılı. Türkiye için çok önemli bir marka haline gelmiş Hürriyet'e Almanya'da çok ağır eleştiriler yöneltiliyor. Sebebi bizim kamuoyu için sıradan sayılabilir. Bir süre önce Almanya'da çıkan yangınlar hepimizin yüreğini dağladı. Hürriyet'in Avrupa baskılarında kullanılan "Nazi" benzetmesi Almanya'da hâlâ yankılanıyor. Oysa bu tip başlıklar Türkiye'de adiyattan sayılır. Die Zeit gibi, Der Spiegel gibi yayınlar Hürriyet'i isim vererek eleştirdi. Hatta Almanya İçişleri Bakanı Wolfgang da Hürriyet'in yayınlarını isim vererek tenkit etti. Halbuki Hürriyet'in Almanya'yla arası -bildiğim kadarıyla- iyidir. En azından Bild'le arasındaki iyi ilişkiler herkesin malumu. Yine de Almanya'da bir kızgınlığa neden oldular; hatta şu sıralar Frankfurter Allgemeine Zeitung, oradaki genç bir Hürriyet yazarını ağır bir dille "kopyacılık" yapmakla suçluyor.
Yanlış anlaşılmasın; Hürriyet'in yurtdışında sıkıntı yaşaması hiç kimseyi sevindirmeyeceği gibi beni de sevindirmez. Üstelik yangın meselesinde duygusal yayınlar yapmasını da bu ülkenin bir vatandaşı olarak anlayabiliyorum. Ancak demem o ki "duygusal yayınlar"da bile nefret suçu sayılabilecek üslup kullanmamak gerekir. Buna Türkiye'de kimse bir şey demiyor olabilir; ama dünyada bu kadar hırpalayıcı yayın yapmak mümkün değil. Keşke Türkiye'deki bütün gazeteler bu global gerçeği görse ve dünya standartlarında bir yayıncılık bilinci oluşturabilse.
Benzer hadiseyi Vakit Gazetesi de yaşadı. Almanya'da yayınlara devam edemedi gazete. Çünkü Türkiye'de yazılan yazıların, yapılan yorumların çoğu, Türkiye dışında ağır ceza gerektirebilecek bir suç olarak değerlendiriliyor. Hoşumuza gider ya da gitmez; durum bu. Tabii ki onun da kapatılmasını istemem; ancak manzarayı doğru okumak gerekiyor. Değil Almanya; Avrupa ve Amerika'da yayın yapmak isteyen Türk gazetelerinin büyük bir çoğunluğu bire bir tercüme edildiğinde kapatılmakla, cezayla veya ağır eleştirilerle karşı karşıya gelir... O yüzden Türk medyası evrensel bir dil yakalamak zorundadır...
12.Mayıs.2008 07:46:06 |
|
|
|
|
 |
|
|
| |
| SİZDEN GELEN YORUMLAR | [8 adet yorum gelmiştir]
|
|
|
mahmut kaya 13.Mayıs.2008 02:39:28 |
|
|
 |
|
|
ekrem bey e
geçenlerde bir yazınızda neden sağcı bürokratlar solcu lara göre daha korkak diye bir yazınız vardı...şimdide ben diyorum neden sağcı gazeticeler solculara göre daha korkak....anlamıyorum neden korkuyosunuz adamların hakaret etmediği tek değer bile kalmadı artık ne zaman savunulacak...kullandıkları ifadelere bakarmısınız ne aşağılayıcı...biz onların kokmuş yaşlılarına kokana diyormuyuz..acayip acayip giyinmelirine birşey diyormuyuz..neyse tebrik ediyorum ilk defa böyle bir yazı okuyorum içim rahatladı beee..
|
|
|
|
KARTACA 12.Mayıs.2008 20:56:15 |
|
|
 |
|
|
HEPİMİZ KAÇ KİŞİYİZ
Sevgili Ekrem bey son 2 haftadan beri yazılarınızı defalarca harf harf okudum. Bu kadar da güncel konular ve işin özüne temas etmenizden sizi tebrik etmeden geçemedim.
20 yıllık işçilik hayatımda birçok iş kolunda çalıştım.. İş hayatımda birçok kez örgütlenmelerin içinde hak arayışına katıldım. Daha önceden sol görüşe de çok yakın biriydim. İnanç konusunda bilinçlenip, inandığımı yaşama konusunda yaklaşık 8 yıldır hayatıma manevi yönden çeki düzen verme çabasındayım. Bu sebepten midir nedir sanki bende de bir ürkeklik ve anlamsız bir korku esirliği sardı. Şöyle geriye dönüp baktığımda o eski canlılığımda ki değişen ne diyorum. Yaptığım ve düşündüğüm her şeyde Allah rızasını aramam diyorum. Bunun neresi peki kötü diyorum. Cevap yok… Halbuki kaybolan yılların telafisi için bir kat daha canlanmam gerekirken bir şeyler sanki beni durduruyor gibi. Okuduğum dini kitaplar mı acaba diyorum.? Yoksa dünya hayatının geçiciliğine kendimizi fazla kaptırıp, hakkımız olanı almayı da ahir ete saklayıp kar mı elde edeceğimize mi inandırıldık? Yoksa hakkımızı yiyenlere Allah ……. Versin diyerek belaya bulaşmayalım korkaklığımı?..Tam bu sorularla meşgul iken sağcı bürokrat neden korkak olur yazınız ve akabinde 1 mayıs süreciyle ilgili çıkan yazılarınız beni inanın büyük bir ikilemde kalmaktan kurtardı.
Ben yaşadığım gerek siyasi gerek sendikal manadaki örgütlenmelerde hep duyduğum şey dindar bir insanın bu tür yerlerde ne liderlik yapabileceği ne de mücadele ruhuna sahip olamayacağı idi. Nedense dindar kimseye işi bitmiş emekli insan konumunda görülüyordu. Dindar insanlara sadece oy almak için ve işlerini halletmek için yaklaşılırdı. Zaten çokları da işleri bir şekilde hallolunca fazla da tatlıya sütlüye karışmazlardı. Şimdi ben de dindar olarak görünenlerdenim. Örgütlenmelerimizde fazla muhalefet görünmediğim sürece dindarlığımdan herhalde saygı da görüyorum. Kendimizi ilgilendirmeyen ve yanlış olan bir şeye karışsak söz söylesek bu sefer sen karışma der gibi sen işine bak, vitrinimizde dur yeter havası estiriliyor. Bizde zaten dindarlık kredisini kullanarak işimizi yürüttüğümüzden bu tür tartışma ortamlarından uzak durup, maneviyatımızı koruyalım diyerek kılıf ta buluyoruz. Bazen çalıştığımız bölümlerin değiştirilerek ibadetlerimizi eda edebilme imkanını kaybedebilme tehlikesi, bazen de işten çıkarabilme gibi sebeplerle de uysal koyun rolüne de bürünebiliyoruz. İyi ama içimde kopan fırtınalara rağmen, haksızlıklara karşı ve yapılan sömürülmelere karşı sadece sessiz bir çığlık olarak kalmak ta istemiyorum ki
Bari diyorum dindar gördüğümüz insanlara oy verelim yönetimde bulunsunlar. Onların uygulamalarını kıyasladığımda sol görüşlü insanlardan da pek fark ta göremiyorum. Sanki bu tip insanların ulaştıkları makamlarda adaletsizlikleri gidermek, herkese aynı mesafede durup adaletli olması, bir işte işin ehline verilmesine çalışması v.b gibi özelliklerin hayat bulması için seçilmemişler gibi. Oysa öncekiler gibi davranacaklarına inandıkları şeyi yaşayıp farklarını gösterselerdi keşke. Gelen gideni aratır gibi bu insanlarda kendi görüşlerine yakın insanlara imtiyaz sağlayıp, şimdi bende senin gibi yapayım da gör der gibi adeta hınç alırcasına hareket etmekteydiler. Ayrıca bazen dindara dendiği gibi sen karışma komünist herif yaklaşımlarını da yaşadım. Solcu denilen arkadaşlar da haklı olarak isyan etti. Sonucunu şimdilerde anlıyorum ki bu tatmin edilemeyişin yarattığı boşlukla solcu arkadaşların devrim deyip marks deyip Lenin demelerini. Bu da madalyonun öbür yüzüydü.
Hal bu ki gördükleri manzara bir zamanlar kendi yaptıklarıydı. Ayna misali kendilerini seyrettiler ve bir nevi bir zamanlar kendi yaptıkları hatalaraydı isyanları. Arada kalan dindar biriyse ya da farklı tanınan biriyse sanki yapılanları onaylıyormuş gibi mecburen bir tarafın adamı görünüyordu. Hadi dedik düşünceleri vatan ve millet sevgisi üzerine kurulmuş. Osmanlı tarihimize karşı hayranlık içinde yaşayan milliyetçi arkadaşlar yönetici olsun istedik. Onlarda koskoca Osmanlı tarihinden adaletini, hak karşısında ki duruşu nu almak yerine ala ala Osmanlı toka tını almışlar. Bazıları müstesna ellerinde ki şişelere bakmadan attıkları naraların anlamını da bilmeden bu işlerin Osmanlı tokat’ıyla hallolacağını sanmışlardı.
Bu kadar karışıklığın içinde bir de; ülkede karışıklıkların çıkmasını ve iktidardaki partinin yanlış bir iş yapmasını sağlamak için çalışan. Bunun sonucuyla oluşacak tepki oylarına medet uman bir partinin ortaklarının bulunduğu bir işyerinde çalışıyorsan. İşte o zaman karışıklıkların sendikal boyutu artarak ülke siyasetiyle ilişkilendirilir. Makul isteklerle sözleşmeye otursan bile grev yaptırılır. Bilinir ki cumhurbaşkanı da zaten bu partinin gizli hayranı ve grevin ertelenmesi için sanki hazır beklemektedir. Ertelenen grevimizin sebebi ise anlamsız bir sebeple milli güvenlik olur. Buraya kadar bir nebze normal gözüken bu durum daha sonra işçinin soluğu iktidar partisinin önünde almasıyla sonuçlanır. Bu arada sendika başkanlarımız da bir dahaki dönem de milletvekili adayı seçilebilmek için bu arenaları iyi değerlendirirler. Böylece rüştlerini ispata çalışırlar. Buralarda kullanılan figüran işçiler de zaten niye kime bağırdığını bilmeyerek trafiğin sağdan işlediğini görmeyerek sırf bazı ülkelerde soldan da işliyor misali gibi 1 mayıs ta da taksim’e de giderler, parti binalarına yumurtada atarlar. Kazalara maruz kalıp ceza da yeğinci de ceza kesene sataşırlar. Bu arada rejim karşıtı olup konuyu istismar için ortam arayanlarda bunu iyi fırsat bilirler. Çıkan tablonun sonunda acayibime giden ise; grev ertelemek için sanki hazır bekler gibi duran eski cumhurbaşkanımız da sonra ne hikmetse işçilerin yanında görünüp, sendika başkanlarını tebrik için buralarda görünür. Bu durumu bir bilene sorup anlayabilsem keşke. Bu arada bu işten kim karlı çıkar onu da bilmem. Bildiğim hakkını almak için mücadele etmeye çalışan sağcısı da solcusu da varsa başka yolcusunun da eline hiçbir şey geçmez. Hak aramanın yolu ya da daha fazla demokrasinin yolu ortak paydalarda birleşmeyle mümkün olacağından ne sağcı olmak ne de solcu olmak fazla bir şey fark etmese de gerek. Çünkü hak her zaman sağ demez sol demez sadece hak der. Bunu insanımız anlasa yada siyaset arenasına girenler anlasa her şey hallolacak ama….
Bir de bazen düşünüyorum dindar insan da ki bu tedirgin duruşun ve ürkekliğin sebebini. Acaba bizim okuduğumuz dini kitaplardaki yazılanlarına ve örnek almak için veli zatların hayatlarına baktığımız da sadece günahlardan kurtulup ve ahir eti kazanmanın nefsinle uğraşıp kendinle meşgul ol, nefsin için de bir şey isteme, dünya; dünyayı sevenlerin ahir et ise bizim olsun, vurana elsiz sövene dilsiz, gibi sözlerine bakan yönlerinin daha çok anlatılması mıydı?. Belki de günahlarımızın burukluğunun bizdeki yarattığı ruhaniyetimiydi? Yoksa bu tip sözleri nasıl anlayacağımızı mı anlayamadık?. Beklide bazı dönemleri kapsayan düşüncelerin günümüze uyarlanmış versiyonu nu mu bulamadık ne? Uygulamada mutlaka bir yanlış var. Yoksa sizin de belirttiğiniz gibi devletin ve rejimin sadece kendilerininmiş masalına bizler demi inandırıldık.? İnşallah bu konular da birileri de güzel bir çalışma yapabilirler. Böylece hem medya da ki bazı gazetelerin ayrımcılıklarına hem de kaç kişi olduklarını sayan bazı düşünce yapılarının ayrılıkçılıkları karşısında bari reaksiyonda gösterebiliriz. Bu sanki ağızbirliği vermiş yayın organlarının belki de bir nevi medya diktatörlüğüne soyunmuşluğun önüne geçilebilir. Yoksa insan haklarının uygulanabilirliği için kaç fırın ekmek yememiz lazım bilmem. Bir de buralarda sizleri desteklemek için yorum yazan arkadaşlarıma ricam olacak bu tür yayın yapan sitelerde tepkilerini yorumlarıyla gösterip işe de başlayabilirler.
Sizlere ve tüm çalışmalarınızda başarılar dilerim.
|
|
|
|
12.Mayıs.2008 18:28:24 |
|
|
 |
|
|
Bu gerçekleri açık açık dile getirmenin zamanı gelmiş de geçiyordu bile.Okurları hiçbir şeyden habersiz zanneden bu kuruluşlar ağızlarına geleni söylemeye çok alıştılar.Ama şunu bilmeliler ki bu aşağılamaya çalıştıkları kitle bir gün onları hak ettikleri biçimde yargılayıp tarihe gömecek!zaten ZAMAN'ın tirajı bu gerçeği doğruluyor.Az kaldı,sessiz çoğunluk onları da ZAMAN ı da olması gereken yere koyacak inş.Bu yazının devamını bekliyoruz.Üzerlerine bir kez de biz gidelim...
|
|
|
|
KUZGUN 12.Mayıs.2008 16:42:50 |
|
|
 |
|
|
haberdar
EKREM BEYİN YAZDIKLARINA KATILIYORUM SAYMIŞ OLDUĞU GAZETELER DE HERŞEYİN FARKINDA AMA PATRONLARI VEDE BAZIKÖŞE YAZARLARIMALESEF TÜRKİYEYİ KARIŞTIRMAK İÇİN UĞRAŞTIĞINDAN DOLAYIGERÇEKLERİ SAPTIRIYOR KENDİ KAFASINDAN GEÇEN DÜŞÜNCELERİNİ GERÇEKMİŞ GİBİ GÖSTERMEYE ÇALIŞIYORLAR SAĞ DUYULU MEDYA SAYESİNDEGERÇEKLER ER GEÇ ORTAYA ÇIKACAKTIR
|
|
|
|
YASAR 12.Mayıs.2008 15:50:33 |
|
|
 |
|
|
EGITMENIM
Sizi 1990 da tanidim ..ogretmenimdiniz ..
18 yil gecti ; uslubunuzdaki zerafet;samimiyet;duruluk ve saflik degismemis ..
Gercekten dili;dini;IRKI;taraf yonu nerede ve nasil olursa olsun insanlari hep guzele olan seylere cagirdiniz ..
temennim bahsi gecen kuruluslar bu yazinizla kendi standartlarini
o genis gorus acinizdaki sablona oturturlar ...
bu temennimin gerceklesmesinide o kadar cok istiyorum ki ..
|
|
|
|
sebahattin gamzeli 12.Mayıs.2008 14:08:47 |
|
|
 |
|
|
dogru soylediniz. destekliyorum...
|
|
|
|
ALİ 12.Mayıs.2008 11:21:04 |
|
|
 |
|
|
helalolsun
EKREM BEYİN YAZILARINI DİKKATLE TAKİP EDİYORUM...TEŞEKKÜRLER EKREM BEY
|
|
|
|
MAHMUT 12.Mayıs.2008 10:27:51 |
|
|
 |
|
|
ÜZERİNE GİDİNİZ ABİ
ELİNİZE SAĞLIK ABİ LÜTFEN ÜZERİNE GİDİNİZ BU OLAYLARIN.28 ŞUBAT ÖNCESİNDE AYNI YAYINLARI YAPAN DOĞAN MEDYA GRUBU BİR DARBE VE KAOS ORTAMI YARATMAK İSTEMEKTEDİR.6 YILDIR RAYINDA GİDEN TREN YOLUNA BOMBA DÖŞEMEKTEDİR.BU YAPILAN YAYINLARI KINIYORUZ.YAZILARINIZIN DEVAMINI BEKLİYORUZ.TEŞEKKÜRLER.
|
|
|
|
| |
| YAZARIN DİĞER YAZILARI |
|
| |
|
|