|
YAFTACI KAFAYLA NEREYE KADAR? 
Türkiye'de medya meselesine kafa yoran herkese bir çağrıda bulunmak istiyorum:
Gelin birbirimizi acımasız yaftalarla yıpratmayalım. Yaftacı suçlamalar sadece muhatabını değil; gazetecilik mesleğini de sarsıyor. Tabii ki farklı düşüncelerimiz olacak; zaten en büyük zenginliğimiz o farklı fikirler. Ancak bel altı hamleler yerine yüreğini ortaya koyan medya modeliyle, insan hakları ve demokrasi merkezinde kesişmenin, buluşmanın yollarını aramak gerekiyor.
Yandaş medya, kartel medyası, Ergenekon medyası, dinci medya, laikçi medya... Uzayıp gidiyor kara liste. Herkes eline almış bir yafta, canını sıkan herkese yapıştırıp geçiyor etiketleri. Söylenenler doğru mu? Yakışıksız bir başlık altında yüzlerce, binlerce gazeteciyi suçlamak, onları güvenilmez ilan etmek hakperestçe yapılmış bir davranış mı? Bunları düşünecek -daha doğrusu şablonlar yerine ayrıntılı ve derinlikli analizler yapabilecek- ortamdan her geçen gün biraz daha uzaklaşıyoruz. Kolay geliyor yaftalamak. Önce bir sıfat bulunuyor, sonra o tanımın acıtıcı bir kıvama ulaşması sağlanıyor ve herkesi topyekûn bir çerçeveye sıkıştırarak karalama kampanyasına giriliyor. Böyle genellemeci, dışlayıcı ve ötekileştirici tutum içinde olanlar aslında ne gazetecilik mesleğine saygı gösteriyor ne de meslektaşlarına; üstelik kalite yarışına zemin oluşturacak rekabet anlayışının yerine haksız benzetmelerin gölgesine sığınılıyor.
Mesela yandaş medya deniyor; neden? Çok kritik konularda AK Parti hükümetinden yana tavır alınıyormuş. Gerçekten öyle mi? Gerçekten bu suçlamayı yönelttiğiniz noktada herkes benzer bir tepki mi veriyor? Bu suçlamayla yüz yüze gelen gazeteler ve televizyonlar arasında ifade, üslup, tarz farklarının hiç mi anlamı yok? Öncelikle şu tespiti yapmak lazım: Herkes olaylara aynı pencereden bakmadığı için aynı manzarayı görmüyor. Buradaki farklılığı ve düşünce zenginliğini bir kenara iterek topyekûn yaftacılık yapmak ahlakî bir davranış biçimi değil. Daha önemlisi şu: AK Parti'ye karşı yürütülen anti-demokratik linç kampanyalarına karşı çıkanlar siyasî bir yandaşlık hissiyle sahip çıkmadı; çıkmıyor. 367 yanlıştı, e-muhtıra yanlıştı; daha doğrusu siyaset dışı müdahalelerin tamamı yanlıştı ve o yanlışa yanlış demeyen, temel hak ve özgürlükler konusunda halkı aldatmış olacaktı. Görünen o ki meydan "yandaş medya" diye feryat u figan edenlere kalsa bu ülkeyi siyaset dışı güçler idare edecekti. "Çoğunluk baskısı" deyip mangalda kül bırakmayanlar teorik olarak doğru söylüyorlar; bu ülkede asla "çoğunluk diktası" olmamalı. Ancak azınlık diktatöryası adına konuşmak da, halkın oylarını küçümsemek de vahim diktatörlüklerin ilk adımı sayılabilir...
En büyük zarar gazetecilik mesleğine
Kartel medyası diye yapılan geniş tanımın da yanlışları var kuşkusuz. Medya gruplarının ticarî işlerinin olması ona kartel yaftası vurmayı gerektirmez. Bunun için aslî ölçü şudur: Bir medya kuruluşu, ticarî faaliyetlerine avantaj sağlamak için elindeki medyayı silah gibi kullanıyorsa suç işliyor demektir ve bu ürkütücü sıfatı alnına bizzat kendisi yapıştırıyor demektir. Böyle bir durum yoksa kartel medyası tabiri haksız yere kullanılıyordur. İşin en komik yanı da şu: Sürekli kartel medyası diye suçlanan bir grubun kendini bir türlü yenileyemeyen bir yazarı, karşı atak yapacağım diye beş-altı gazete ve dergiyi sanki bir grupmuş gibi sıralayıp kartel medyası tabirini kullanmıştı. Ayrı şirketler, ayrı tarzlar, ayrı okur profilleri... Şabloncu kafa, elmaları armutları bir sepete toplamaya kalkışınca bir olmayan şirketlerden, bir olmayan yayın politikalarından dolayı kafası karışıyor ve yaftalamak suretiyle kurtuluşu yap-boz oynamakta buluyor...
Ergenekon medyası diye bir medya var mı? Bilemiyorum. Böyle bir genelleme yapmak muhatap kurumlarda çalışan özgürlükçü medya mensuplarını üzüyor olmalı. Maalesef bazı yazar ve yorumcuların adı Ergenekon soruşturmasında belli bir oranda geçiyor. Hoş bir durum değil. En azından bazı yayınların Ergenekon adlı komitacı örgütle söylemleri örtüşüyor. Ultra ulusalcı bir söylemle yabancı düşmanlığından darbeciliğe kadar uzanan söylem birliği, Ergenekon medyası tabirini parlatıyor. Üstelik başka bir mide bulandırıcı durum da söz konusu: Susurluk konusunda aslanlar gibi (!) yayın yapıp "asker-polis-mafya bağlantılarının üzerine giden medya" Ergenekon konusunda aşırı bir suskunluğa bürünüyor. Bu tabloya bakarak Ergenekon medyası benzetmesi yapılabilir mi? Belki. Ancak bunda bile herkesi bir çerçeveye sıkıştırıp belli kurumlarda çalışan insanların tamamını bir yaftayla zikretmek fevkalade vahim sonuçlar doğurabilir. Çünkü onca soru işaretlerine rağmen suçlanan kurumlarda demokrat ve liberal duruşuyla her türlü anti-demokratik eyleme boyun eğmeyen meslektaşlarımızın var olduğunu biliyoruz...
Dinci medya lafı da çok pervasız, çok haksız noktalarda kullanılıyor. Dinci lafı bir kere kaba ve çirkin bir sıfat. İnsanlar dine önem verebilir, dindar olabilir ve bu tercihleriyle de (tıpkı diğer tercihlerinde olduğu gibi) saygıyı hak ederler. Dinci lafı, dini kullanan, onu pazarlayan, onu kalbî bir inanç meselesi değil de bir gösteriş vesilesi yapan anlamına kapılar açıyor. Hiçbir samimi Müslüman bu lafı benimsemez; benimseyemez. Ne var ki muhafazakâr değerlere sahip çıkan herkese bu çirkin iftira atılabiliyor. Hatta bazen bu sıfat öyle cahilce ve acemice kullanılıyor ki meselenin özünde din gerçeğini içine sindiremeyenlerin olduğuna dair kanaatler pekişiyor. Çünkü kendinde yaftalama hakkı ve gücü olduğunu vehmeden birileri, din dendiğinde her şeyden ve herkesten adeta nefret edercesine öfkeye kapılıyor. Hâlbuki yaşama biçiminden algılama tarzına kadar bin bir çeşit muhafazakârlıktan bahsetmek mümkün...
Laikçi medya lafı da öyle. Aşırı derecede izole edici, darlaştırıcı, yozlaştırıcı bir sıfat. Türk insanının laiklikle ilgili ciddi bir sorunu yok; çünkü tarih boyunca farklı kültürlerin karışımı bir toplum olmanın avantajıyla insanımız farklılıklara saygıyla yaklaşmış hep. Cumhuriyet'ten sonra da din ve devlet işlerinin ayrılmasına alışmış. Ne var ki laikliği bir sopa gibi kullanıp yıllar boyu insanımızın sırtında odun kırmayı deneyenler var. Bu acımasız insanlar yüzünden laiklik kavramı da irtifa kaybediyor. Laiklik ayrı, laikçilik ayrı, ultra laikçilik ayrı. Bütün bunlara rağmen bütün tonları yok sayarak bütün laiklik hassasiyetlerini bir renge indirgemek yanlış; oradan genelleme yapıp hayalî bir medya yaftası uyandırmak da yanlış...
Türkiye'de medya meselesine kafa yoran herkese bir çağrıda bulunmak istiyorum: Gelin birbirimizi acımasız yaftalarla yıpratmayalım. Rakibini suçlayarak kendine yer açmaya çalışan, beraber seyahat ettikleri geminin altını delen insan gibidir. Yaftacı suçlamalar sadece muhatabını değil; gazetecilik mesleğini sarsıyor. İlle de bir başlık altında toplanacaksak özgürlük, demokrasi ve insan hakları altında toplanalım. Siyasî iktidardan devlet kurumlarına kadar her şeyi, gazeteciliğin olmazsa olmaz değeri sayılan özgürlükçülük süzgecinden geçirelim. Kim bu çağdaş değeri yerle bir ediyorsa hep beraber karşı çıkalım. Yüreğimiz yetiyorsa haberde doğruyu, yorumda doğruyu, analizde doğruyu arayalım. Tabii ki farklı düşüncelerimiz olacak; zaten en büyük zenginliğimiz o farklı fikirler. Ancak bel altı hamleler yerine yüreğini ortaya koyan medya modeliyle, insan hakları ve demokrasi merkezinde kesişmenin, buluşmanın yollarını aramak gerekiyor. Yoksa bu yaftacı kafayla bir yere varılamaz; varılsa bile o, medyanın bitiş çizgisidir!..
16.Haziran.2008 08:23:24 |
|
|