|
...VE BAŞBUĞ 
Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'un yine devir – teslim törenindeki nutku üzerinde durmak istiyorum.
Önce bir izlenimi not etmeliyim:
Görüldüğü kadarıyla, hem bu törenlerde konuşma yapan komutanlar hem de, kamuoyu, söylenen sözlerin ülke için çok belirleyici olduğunu düşünüyorlar. Onun için de, yapılan değerlendirme ve ortaya konan yargılara “kesin, tartışılmaz” görüşler gibi bakıyorlar.
Böyle bir bakışın arkasında, söz konusu kişilerin “Ordu adına” konuşuyor olmaları ve Ordunun da, “Türkiye'nin siyaseti bile belirleyen bir güç” gibi görülüyor olmasının etkisi bulunduğunu sanıyorum.
“-Ordunun silahı var, bu silah zaman zaman siyaseti bile devre dışı bırakabiliyor, o zaman, oradan gelen söz, arkasında silah bulunan bir söz hüviyetindedir ve o ölçüde önemsenmelidir.”
Sanki herkesin içindeki bir ses, bunu toplum hayatına sürekli sufle ediyor.
Oysa, isimlerinin başında “Orgeneral” sıfatı bulunsa da Başbuğ da, Koşaner de birer insan ve görüşleri tartışmaya açık. “Tek gerçeği onlar buldu” demek mümkün değil. Onların “Atatürkçü düşünce sistemi” klişesi altında toplum önüne koydukları çerçeve bile, hem ilahi bir buyruk değil hem de, yine, “Çağdaş insan”ın yorumu ile biçimlenecek olan bir düşünce silsilesi. Türkiye, “Askerin en başat eğitimi aldığı, dolayısıyla en başat fikirleri seslendireceği” bir ülke de değil. İnsanlar felsefe, sosyoloji, psikoloji, tarih, ekonomi gibi bilimler yanında uluslar arası ilişkiler de okuyor, dünyadaki stratejik gelişmeleri de takip ediyorlar. Yani “Asker mi sivil mi daha derin bilgilere sahip?” sorusunun cevabı mutlak anlamda “Asker” değil.
Bu genel tespitten sonra gelelim bazı somut değerlendirmelerin irdelenmesine.
Sayın Başbuğ şunu söylüyor mesela:
“-Bugün toplumun bir kesimi, yeni bir kültürel kimliğin, yaşam tarzının oluşumunda dini düşüncelere büyük bir ağırlık verildiğini düşünmekte ve gelişmelerden büyük bir endişe duymaktadır. Bu endişe ciddiye alınmalıdır.”
Bu, Ak Parti iktidarı döneminde çok tüketilen bir yargı. “Dini düşüncelere ağırlık verildiği”nden yola çıkarak üretilen “Korku” tema'sı...
Bu tema gide gide ülkeyi iktidardaki bir partinin kapatılma davasına getirdi. Rahatlıkla “Türkiye'nin tabii sosyo – kültürel yapısı” diye nitelenebilecek bir olgu, “dini düşünceye ağırlık” tarzında sunuldu ve tehlike konsepti oluşturuldu.
Bu görüşün, başka toplum kesimlerindeki, başka kaygıları ve talepleri, mesela inanç özgürlüğü taleplerini, hiç dikkate almadan Genelkurmay Başkanı'nın nutkuna girmesini ben, sağlıksız, hatta kaygı verici buluyorum.
Bu dilin ve üslubun çok kullanışlı bir mahiyet arz etmediğini anlatmak için aklıma şöyle bir cümle kurmak geliyor mesela:
“-Bugün toplumun çok büyük bir kesimi, askerin yıllar boyunca siyasi hayatı vesayet altında tutmasından ve bugün - yarın bir müdahalede bulunacakmış gibi bir intiba vermesinden tedirgin. Komutanların amirane nutukları da toplumu endişeye sevk ediyor.”
Bu cümlenin Türkiye'de, sayın Başbuğ'un endişelerine sahip çıktığı toplum yüzdesinden birkaç kat büyük bir toplum kesiminin kaygılarını dile getirdiği sanırım tartışılmaz. Ama bunlar, hiçbir komutanın nutkuna girmiyor. Niye? Askerlerimiz, neden bir toplum kesiminin kaygılarını önemser de ötekilerinkini önemsemez?
Hatta sayın Başbuğ, Esposito'dan da alıntı yaparak, “Demokrasinin aşırısı, ya da popülist yaklaşımlar laikliği tehlikeye düşürür” diyerek, ya da “Çoğunlukçu zihniyeti” mahkum ederek, toplumun çok büyük kesiminin taleplerini bir kalemde saf dışı bırakabiliyor.
Sayın Başbuğ'un konuşmasında bir de “Cemaatlere karşı uyarı” var. Genelkurmay Başkanı “Sosyal devlet niteliğinin zayıflamasının toplumları cemaatleşmeye ittiği”ni bir gerçek olarak niteliyor ve “Bu kapsamda giderek güçlenen bazı cemaatlerin, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyo - politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalıştıkları”nı söylüyor, buna karşı tedbir alınmasını istiyor.
Maalesef bu da, çok tüketilen bir söylem. Çok tüketilen, ama hem gerçeklik payı az hem de Türkiye gerçeğine karşı duruş niteliği taşıyan bir söylem.
Cemaatler bir Türkiye gerçeği evet, ben, bunun Ahmet Yesevi dervişlerinin Türkiye'yi Türkiye yaptıkları zamandan beri böyle olduğunu ifade ediyorum ve buna karşı mücadelenin, yürütenler farkında olsun olmasın, “Türkiye'ye karşı bir mücadele” niteliği taşıdığını düşünüyorum.
“Gerçeklik payı az” sözüm de, şuradan kaynaklanıyor:
“Cemaatlerin sosyo – politik hayatı biçimlendirme ve dine bağlı bir yaşam tarzı oluşturma” noktasında etkilerinin bulunduğu kabul edilebilir. Ama bunu neden tabii bir “Türkiye gerçeği” olarak kabul etmeyip, tehlike konsepti içinde bakmak gerekiyor ki...
“Cemaatlerin ekonomiyi yönlendirdikleri” iddiası ise gerçeği yansıtmıyor. Bunu ekonominin içindeki herkes bilir. Hangi sıralamayı yaparsanız yapın, ilkler içinde bir “Cemaat ekonomisi” göremezsiniz. Koçlar, Sabancılar, Doğanlar, Şahenkler hep ön sıralardadır. Bir de çok uluslu şirketler...
Sayın Başbuğ, yurt dışında açılan Türk okullarına bakıp, bunların arkasında büyük sermaye arıyorsa, gerçekten çok yüzeysel bir bilgiye sahip demektir. Şunu söyleyebilirim. Cemaatlerin “Hizmet ekonomileri” diyebileceğimiz sarfiyatları, hâlâ, “imece üsulü”nün bereketi iledir
Son söz: Evet, TSK'nın elinde silahı var, ama silah düşünceye güç kazandırmıyor. Bence bundan böyle askerler de meseleyi böyle düşünmeli. 30.Ağustos.2008 17:45:58 |
|
|