|
MEDYA VE SİYASET SINIFTA KALIYOR 
Daha önce de yazmış idim, şimdi tekrarlıyorum, hem medyada hem de siyasette en zor iş ‘merkez’ olmak.
Marjinal pozisyonlar almak, hem meşru medyanın, siyasetin içinde olmak istemek hem de askeri muhtıralara destek vermek ya da dinsel değerleri siyasetin referansı yapmak emin olunuz sanıldığından çok daha kolay bir şey.
Son dönemlerde ülkemizde yaşananlar merkez medyaya ve merkezde siyasete ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu daha net gösteriyor.
Türkiye 2008 Sonbaharı’nda iki önemli hukuk davasıyla çalkalanıyor.
Birisi hukuk devleti ve demokrasi düşmanlarının arkasında olduğu Ergenekon davası, diğeri ise düpedüz bir dolandırıcılık (ortada artık bir yargı kararı da mevcut) davası olan Deniz Feneri davası.
Türkiye, evet meseleyi çok genel koyuyorum, Türkiye bu iki hukuk davası girdabında meşruiyet sınavından sınıfta kalmıştır.
Kendine merkez medya diyebilen bir gazeteler ve gazeteciler grubu Ergenekon meselesinin ortaya çıkışında azımsanmayacak bir müddet bu konuyu görmemezlikten geldiler ve işin daha da acı yanı görmeye başladıktan sonra da büyük ölçüde bu darbe çetesine müsamahakar baktılar, sanki orgenerallerin suç işlemesi bizim topraklarda düşünülemez gibi tavır aldılar.
Ve bu tutumlarıyla, bir kez daha, bu gazeteler ve yazarlar merkez medya olamayacaklarını ortaya koydular.
CHP bu darbecilerin, faili sözde meçhul cinayetlerin faillerinin avukatlığını üstlenerek de merkezde siyaset yapamayacağını bir kez daha kanıtladı.
Öte yandan, Ergenekon kepazeliği konusunda hukuka ve demokrasiye daha dönük pozisyon alan gazeteler ve gazetecilerin çok önemli bir bölümü Deniz Feneri meselesi ortaya çıktığı andan beri çok ama çok kötü bir sınav veriyorlar.
Sözde merkez medyanın Bekir Coşkun, Yılmaz Özdil gibi yazarları nasıl Ergenekon meselesini görmezden geldiler ise başka gazeteler yazarlar da Deniz Feneri gibi bir dolandırıcılık davasını görmezden geldiler ve gelmeyi sürdürüyorlar.
Bu satırları yazdıktan yaklaşık bir saat sonra Türkiye, televizyon ekranlarında yaşanacak bir kepazeliğe şahit olacak.
Deniz Feneri davasında nihayet muhalefet gibi davranabilen CHP’yi ve yeni yıldızı Sayın Kılıçdaroğlu’nu 28 Nisan 2007 sabahı ortalarda pek görememiş idik; sadece CHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Onur Öymen’i 27 nisan muhtırasının her satırının parti olarak arkasında olduklarını ifade ederken hatırlıyoruz.
27 Nisan kepazeliğine karşı çıkmayan bir siyasal partinin merkezde olması, ülkeyi bırakın yönetmesi ana muhalefet görevini yapması bile söz konusu değildir.
Ancak, bugün de bu kepaze tartışmada Sayın Fırat’ın ne işi vardır anlamak mümkün değildir; siyasal iktidarın bir üst düzey kişisinin bir dolandırıcılık davasının peşine düşen muhalefetle kavga etmek yerine Alman Savcı’nın işaret ettiği izlerin peşine takılması çok daha anlamlıdır ve Almanya’daki davanın sonucunun gereklerini burada yapmak yerine muhalefetle didişmeyi tercih etmek de, yüzde 47’lik oy desteğine rağmen, merkez siyasetten çekilmek anlamına gelmektedir.
Türkiye’nin çok acilen hem 27 Nisan hem Ergenekon hem de Deniz Feneri kepazeliklerine eşit mesafede karşı çıkarak duran bir siyasal anlayışa ihtiyacı vardır.
Hem merkez medyada hem merkez siyasette birileri 27 Nisan’ı, Ergenekon’u, başka birileri de Deniz Feneri’ni savunabilmektedir.
Birileri üniversitelerde reşit kızların kıyafetine karışmakta, başka birileri de devlete ait işletmelerde mesela İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde kimin ne içmeyeceğine karar verme küstahlığını göstermektedir.
Türkiye hem medyada hem siyasette merkez değerleri savunan, hem 27 Nisan’ı hem Ergenekon’u hem de Deniz Feneri’ni lanetleyen, hem türban hem de devlete ait yerlerde alkollü içki yasaklarına karşı çıkan kadrolara ihtiyaç duymaktadır.
26.Eylül.2008 07:07:36 |
|
|