|
ÜÇ..İKİ..BİR..SIFIRI..UYUUU 
Bu yazı bir sinema eleştirisi değil “marifet iltifata tabidir” sırrınca bir eserin hakkını teslimdir.
Hipnozu kullanarak kadim bir fikri anlatmaya çalışan filmin afişini ilk gördüğümde çocukluğuma hayali bir yolculuk yaptım. Kıymetli büyüğüm, ağbeyim, hocam rahmetli Mehmet Ayvacı beyin silueti belirdi birden gözümde. İnsan beyninin zikzaklarında nasıl ustaca dolaştığına çok kez şahit olmuştum. Bir insanı ana rahmine, hatta ruhlar alemine yolculuk yaptırdığını gördüm. Hiç narkoz kullanmadan hipnozla dişini çektiği arkadaşlarım oldu. Hafıza-i beşerin nisyan ile malul olmadığını, insan iradesinin hakkıyla kullanıldığında nelere kadir olduğunu defalarca anlama fırsatı buldum. İşte “Sıfır Dediğimde” bana konusu itibariyle Ayvacı’yı hatırlattı.Mekanı cennet olsun..
Filmde ne ağladım ne güldüm ne de iğrendim. Biraz ürktüm, azıcık korktum, zaman zaman irkildim, bazen de ürperdim.hatta ben de hipnoz olur muyum? diye endişelendiğim anlar oldu.Ama “ne olacak bu filmin sonu?” diye beyin cidarlarımın sarsıldığını hissettim.Hayal dünyamı günün yorgunluğuna rağmen zorladıkça zorladım. Bir filmde yönetmenden önce düşünmek insana ayrı bir haz verir. Çünkü en az yönetmen kadar zeki olduğunu hissettirir insana. Hele filmin sonunu, başından kestirebiliyorsan göğsünü gere gere dolaşmana kimse bir şey diyemez.İşte eski bir dostun (Yönetmen:Gökhan Yorgancıgil) yeni bir filmini bu duygularla seyrettim. Kendimi sıfırlamadan girdim salona ( sinemadan,haberden hipnozdan anlayan bir aydın havasındaydım) ve doğu ile batının harmanlandığı o eseri –Sıfır Dediğimde- seyre koyuldum.
Film, sıfır dediğinde ben de kendi kendime “sen de sıfırsın,bir türlü çözemedin şu kurguyu, şimdi hakkını teslim et ve ekibin alnından öp”dedim ve öyle yaptım. Türk sinemasının yeni bir yıldız değil yeni bir beyin kazandığını gördüm sevindim..
Konusuna hakim, düşünebilen insanlara hitap eden, popüler olma kaygısı taşımayan ama salt felsefe de yapmayan harika bir çalışma. Az sayıda oyuncu çok iyi bir performans göstermiş. Hele hipnozla bilinçaltına yolculuk yapılan Aslı (Derya Tokel) değme sanatçılara parmak ısırttırıyor . Filmin müzikleri sizi alıp bir yolculuğa çıkarıyor. Bu yolculuk biraz korku tünelinde yapılsa da kurgudaki ahenk ve birden fazla konunun uçlarının özenle bağlanabilmesi, korkunuzu önce hayrete ardından hayranlığa dönüştürüyor. Sürprizlerin ardı arkası kesilmiyor.Başrol oyuncusu Oktay Kaynarca neredeyse filmin yarısında giriyor sahneye. Ama yönetmen öyle bir yerde oyuna sokuyor ki, merakınızın taşıp ocağı berbat etmesine izin vermiyor. Filmede hemen herkes soru soruyor bir şeyler arıyor.bir seyirci olarak siz de bir sürü soru soruyorsunuz. Belki cevap bulamıyorsunuz ama, yönetmen zaten cevap vermek için değil, “soru sordurmak için” filmi yaptığını söyleyince, filmin hikmetini anlıyorsunuz.
Maneviyata kapalı sadece insanı “bedene” hapseden bir psikiyatrla beraber insan ruhundaki enginliği keşfe çıkıyorsunuz.Ruhun varlığına, doğu hikayelerinden, Zümrüdü Anka kuşundan ve onun kanadındaki iki tüyden yola çıkarak delil buluyorsunuz. “Ben burasını anlamadım” diyecek olsanız bile, o konuyu düşünmeye soru sorup, cevap aramaya yönlendiren bir güç sizi yeniden filmin içine çekiyor. Yönetmen kahramanların hayatlarını ustaca birleştirse de konuların uçlarını açık bırakıyor ve seyirciye bütün gece o yolarda dolaşması için fırsat veriyor.Doksan dakika bir çırpıda bitiveriyor ve salondan çıkarken yeni sorularla çıkıyorsunuz. Ben kimim içime bir yolculuk nasıl yaparım? ruhun derinliklerinde ne var? mana ile madde bir elde olursa insan gerçekten böyle kanatlanabilir mi? v.s
Yapım ekibinin bir başarısı da hipnozu magazin boyutu ile asla ele almamış olmaları.Ne film sırasında ne de filmden sonra konunun popüler kısmı aklınızı meşgul etmiyor.Tebrikler ve başarılar.
16.Kasım.2007 09:26:53 |
|
|