|
ATEŞİN DÜŞTÜĞÜ YÜREKLER... 
30 Kasım 2007, haftanın son günüydü. Atlasjet Havayollarına ait yolcu uçağı, İstanbul’dan Isparta’ya doğru gece 00:52’de havalanmıştı.
Kim bilebilirdi ki 57 insanın aynı kadere uçacağını…
Türkiye, Cuma sabahına acı haberle uyandı. İstanbul-Isparta seferini yapan yolcu uçağı, düşmüş ve kurtulan olmamıştı. Yürek yakan bu haberi, mesleğimiz gereği daha önce öğrenmiş ve ne kadar acı da olsa işimizi yapmak için yola koyulmuştuk.
Soluğu Atatürk Havalimanı’nda aldık. Olayla ilgili gelişmeleri takip ediyor aynı zamanda resmi bir açıklama bekliyorduk. Biz haber peşinde koşarken, acı haberi duyan yolcu yakınları ise birer ikişer havalimanına gelmeye başlamışlardı. Onların yaşlı gözlerinde adeta yanan yüreklerini görebiliyorduk. Dolu dolu bakan gözleri, dudaklardan dökülecek ümitli bir haber bekler gibiydi. Ancak ne yazık ki öyle olmadı. Resmi açıklamalar geliyor ve “kurtulan yok” deniyordu. Artık yapılacak tek bir şey vardı, Isparta’ya gitmek ve cenazeleri teslim almak. İşte yürekleri yanan onlarca aile ile yolculuğumuz böyle başladı…
Türk Hava Yolları’nın kaldırdığı özel uçakta, onlarla beraberdik. Her şey çok ani gelişmişti. Daha ne olduğunu anlayamadan yola çıkmıştık bile. Kameraman arkadaşımla yan yanaydık ama yol boyu birkaç kelime dışında konuşmadık. Daha doğrusu konuşamadık. Aynı duyguları paylaşıyorduk. Sadece birkaç saat önce Atlasjet Uçağı’nın düştüğü yere uçakla gidiyorduk. Üstelik de o elim kazada hayatını kaybeden 57 yolcunun acılı aileleri ile birlikteydik. Böyle bir yolculukta ne konuşabilirdi ki insan. Hayatımın en uzun yolculuğu gibi geldi, bir saatlik Isparta yolu. Uçağın düştüğü yere yaklaştığımız anlarda bazı yolcu yakınlarının fenalaştığına şahit olduk. Kolay değildi tabi, ne uçağın enkazı kaldırılmıştı henüz ne de ölenlerin cesetleri. Fenalaşan acılı yakınlara sağlık ekipleri müdahale etti. Bütün bunlar olurken, sessiz sessiz gözyaşı döken bir hostes dikkatimi çekti. Yüzünü eğmiş, bir köşede ağlıyordu…
Süleyman Demirel Havalimanı’na indiğimizde, tıp fakültesi hastanesine gitmek için hazırlanmış otobüsler bizi bekliyordu. Durağımız, hayatını kaybeden yolcuların Isparta’daki yakınlarının beklediği üniversite hastanesiydi. Orada tarifsiz bir acıyla karşılaştık. Hastane önüne toplanmış, çaresiz ailelerin yüzlerindeki acıyı yakından gördük. Onların birkaç adım ötesinde duruyorduk ve bizim için ne kadar zor da olsa işimizi yapmaya çalışıyorduk. Görüntü çekmek ve onlarla bu zor zamanlarında konuşmak zorundaydık. Kim bilir belki de onlara ne kadar da duygusuz görünüyorduk dışardan…
Ateş bir kere daha düştüğü yeri yakmıştı. Sebebi ne olursa olsun elli yedi insanımız hayatını kaybetmişti. Yükün ağırlığından omuzlar iyice çökmüştü. Kazadan kurtulan olmadığı saatler öncesinden belliydi. Artık enkazdan çıkarılan cesetler, birer ikişer hastanenin morguna taşınıyordu. Ve ceset dolu ambulansların geçişinde çığlıklar, ağıtlar yükseliyordu hastane bahçesinden. Gözlerimizin önünde cereyan ediyordu bu acı manzaralar. Seyrettiğimiz televizyon değildi ki kanal değiştirelim, bizzat bizim de içinde olduğumuz acı bir gerçekti yaşananlar…
Ve işin en zor kısmı başladı. Toplanan cesetlerin ailelere teslim edilebilmesi için önce teşhis edilmeleri gerekiyordu. Bu zor görev en yakınlara düştü. Tek tek isimler okunuyor, teşhis için giden annelerin, babaların, ağabeylerin acısı ikiye katlanıyordu. Artık akşam olmuştu. Cenaze işlemlerini tamamlayanlar hastaneden ayrılıyordu. Sabahın ilk saatlerinden itibaren onlarlaydık. Ve artık bizimde gitme vaktimiz gelmişti. Yaşadığım en uzun günü geride bırakırken, gördüğüm gözlerdeki acı hala aklımdaydı…
03.Aralık.2007 15:36:06 |
|
|