|
GAZETECİLİK ADINA KRİTİK BİR MUHASEBE 
Üç-beş gazeteci bir araya gelince ne konuşur?
Şüphesiz siyaset, dış politika, ekonomi, bir de "gazetecilik". Evet, yanlış okumadınız; biz gazeteciler bir araya gelince en çok kendi mesleğimizin hataları ve idealleri üzerine sohbet ederiz.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Amerika seyahatinde de böyle oldu. Sekiz gazete yöneticisi ve yazarı koşuşturmadan fırsat bulup bir araya geldiğinde medya üzerine de bol bol görüş alışverişinde bulundu. Hele bir kritik tartışma vardı ki onu bu köşeye taşımadan geçemeyeceğim.
Usta bir gazeteci ilginç bir soru yöneltti: "Gazete yönetimi her köşe yazısını yayınlamaya mecbur mu?" Aslında sorunun cevabı çok basit: Hayır. Gel gör ki bu gerçeği Türkiye'de anlatmak çok zor; hatta bunu kimi meslektaşlarımıza şerh etmek, sopayı baştan yemeye razı olmak demek. Oysa bu anlamlı sorunun meslekî bir disiplin içinde ve objektif kriterler doğrultusunda tartışılması gerekiyor. Ve maalesef bu, Türkiye'de ertelenmiş, geciktirilmiş bir konudur. Soruyu soran aslında o günkü Zaman'da çıkan bir köşe yazısını eleştiriyordu ve dostça kullandığı bir üslupla yazıyı haksız, acımasız ve önyargılı buluyordu. Bahsi geçen yazıya bir de o gözle baktım; işin doğrusu biraz da hak verdim. 'Keşke yazılar muhatabını bu kadar incitmese; eleştiriler, prensipler ve ilkeler çerçevesinde kalsa ve yol gösterici özellikler taşısa' temennisinde bulundum. Ancak gayet iyi biliyorum ki bütün bunlar bir temenni ötesine geçemeyecek; en azından kısa vadede. Zira, herhangi bir köşe yazısına yayın yönetiminden gelen en küçük bir itiraz sansür suçlamasıyla bertaraf ediliyor. İşte tam bu noktada her şey birbirine karışıyor; sansür nedir, yayın sorumluluğu nedir?
Tabii ki sansüre karşı çıkılmalı, tabii ki düşünce özgürlüğünü ve çeşitliliğini engelleyen her türlü müdahaleye fırsat verilmemeli; lakin bu mesleğin onurlu bir şekilde ayakta kalabilmesi için sansür çizgisinin doğru belirlenmesi ve sansür sayılmayacak inisiyatifin yayın yöneticilerinin elinden alınmaması gerekiyor. Aksi takdirde, hem itibar kayıpları yaşanır medya için, hem de mağduriyetler çıkar ortaya. Nitekim şu anki manzara medyanın hal-i pür melalini yeterince gözler önüne seriyor.
İşin ilginç yanı da şu: Bir önemli gazetecinin yukarıdaki eleştirisine orada bulunan gazetecilerin hemen hepsi hak veriyor. Ne yazık ki ateşten gömlek sayılabilecek bu ağır vazifeyi yaparken karşılaştıkları zorlukları yeterince gündeme getiremiyor. Her meseleye 'sansür var!' cerbezesiyle yaklaşanlar, çoğu kez editörlere ait sorumluluğu yok edecek bir baskıya neden oluyor ve aslında bir çeşit tersinden sansür uyguluyor. Yayın sorumluluğu taşıyan insanlar 'aman bana sansürcü demesinler' düşüncesiyle kendi mesuliyet alanını boşaltıyor ve mağduriyetlerin kapısını açık tutmak zorunda kalıyor. Belki kendini kurtarıyor ama bir kısım değerleri ve insanları da kurban etmiş oluyor...
Cesur bir şekilde bazı sorular sormalıyız kendimize. Mesela demeliyiz ki hangi durumlarda yayın yönetimi köşe yazısına müdahale edebilir? En temel soru budur; buradan çıkacak cevap pusula özelliği taşıyacaktır. Bu sualin cevabını korkmadan ve dahi birtakım ilkeler eşliğinde verebilirsek, sansürün de önüne geçmiş oluruz. Müsaadenizle birkaç noktayı buraya kaydediyorum:
1- Bazı yazılarda (ve tabii ki bazı haberlerde) ciddi bilgi yanlışları yapılıyor. Marka haline gelmiş dünya gazeteleri bu probleme karşı çareler bulmuş; bazı editörlerin görevi bu tür hataları bulup düzeltmek. Hatta bazı önemli gazetelerde bu, gramer tashihinden anlatım bozukluğuna kadar uzanan geniş bir yelpazede yapılıyor. Yorum hatası, yazarın kendi özgürlük alanına girer ve kendini bağlar; ancak bâriz bilgi hatası yapılıyorsa; tabii ki bu yanlışların düzeltilmesi gerekiyor. Ayıp olmasa buraya en temel yanlışları liste yapmak bile mümkün. Düşünebiliyor musunuz; bir yazar, bir konu bir kişi ya da kitle hakkında yüzlerce yazı kaleme alıyor ve hepsinde çok açık bilgi hatasını tekrar ediyor; çıkıp bir Allah'ın kulu da 'hata yapıyorsun' diyemiyor... Niçin? Tabular uğruna yanlışlara katlanmak, okurun hakkına tecavüz değil mi?
2- Bazı yazılar eleştiri çerçevesini taşıyor, hakaretamiz bir kibre dönüşüyor. Bu haksızlığa maruz kalanın eli kalem tutuyorsa, seviyeyi düşürme endişesini de yeniyorsa, bir şeyler yazıp kendini savunuyor. Ya sütunları, köşeleri olmayanlar? Aciz duruma düşürülmüş fertler, kitleler, kurum ve kuruluşlar haklarını nasıl müdafaa edecek? "Efendim mahkemeye gitsinler" demek çözüm değil. Mahkeme kapısını çalmak hoş bir durum olmadığı gibi; yayın yoluyla kitlelere karşı rezil edilmiş kişiler mahkeme kararıyla topluma derdini tastamam anlatamıyor. Bugün Türkiye'de gazete(ci)ler, ayrımcılık gibi dünyanın en utanç verici suçunu işleyebiliyor; insanları aşağılıyor, ayrılıkları körüklüyor. Irkçılık da yapabiliyor, antisemitizm de yapabiliyor, İslamofobia da yapabiliyor. İnsanlar kılık kıyafetleri yüzünden aşağılanıyor, damgalanıyor... Bu yanlış tutuma hiçbir yayın yöneticisi ve hiçbir yayın ilkesi dur diyemeyecek mi?
3- Bu yazılar hukuken ceza gerektirecek özellikler taşıyor. Bu duruma basın yasasını iyi bilen kişiler (daha doğrusu yetkililer) göz yummak zorunda kalıyor. Niçin? Sansürcü yaftasını yememek için. Peki, hukuk çerçevesini aşarak yayın yapma hakkını kim, kime vermiş ve dünyanın hangi demokratik ülkesinde böyle özgürlük bezirgânlığı yapılmış? Yasada yanlışlık olduğunda, bütün gazeteciler ve meslek örgütleri ayağa kalksın, yeri göğü inletsin, buna kimsenin itirazı yok. Ancak birileri sürekli hakaret edecek, diğerleri sürekli tazminat ödeyecek; böyle bir şey olabilir mi, sürdürülebilir mi?
Türk medyası yol ayrımında. Ya aynaya bakma cesareti gösterip hatalarını müşahede edecek ve derdine devalar arayacak veya tırsak tavrı yüzünden kendi kendini yiyip bitirecek. Özgür medya, ilkeli olduğu müddetçe özgür kalabilir; aksi takdirde kapalı kapılar arkasında yapılan haklı eleştiriler orada mahpus kalır ve elâleme şirin görünme sevdasına bu meslek itibarını kaybeder...
14.Ocak.2008 07:16:23 |
|
|