|
DANIŞTAY KARARINDA BİR BAŞKA BOYUT 
Danıştay, anayasal açıdan zorunlu olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleriyle ilgili bir karar verdi.
Kararda, AİHM'nin bu yöndeki kararına da atıfta bulunarak, bu muhtevası içinde, Alevi çocuklarının bu derslere girmesinin zorunlu olmadığına hükmetti.
Medya, tabii olarak kararın bu yönünü öne çıkardı. Velileri istemediği takdirde Alevi ailelerin çocukları Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerine girmeyebilecek. Kararın bu boyutu şüphesiz çok önemli. Ama ben, kararın bir başka boyutunu da, en az bu boyutu kadar önemli buluyorum. Aslında o boyut, AİHM'nin kararında da vardı ama o zaman da es geçildi. Peki o boyut ne? O boyut, hem AİHM'nin hem Danıştay'ın, "Aile tercihi"ne vurgu yapması...
Kararın gerekçesinde aynen şu ifadeler yer alıyor: "Devletin, eğitim ve öğretimle ilgili olarak üzerine düşen görevleri yerine getirirken, müfredatta yer alan bilgilerin nesnel ve çoğulcu bir şekilde aktarılmasına dikkat etmesi ve ebeveynlerin dini ve felsefi kanaatlerine saygı göstermesi gerekmektedir." Şu cümleyi bir kere daha okuyalım:
"Devletin, eğitim ve öğretimde üzerine düşen görevleri yerine getirirken .........ebeveynlerin dini ve felsefi kanaatlerine saygı göstermesi gerekmektedir." Bu cümleye kim itiraz edebilir? Demokratik bir ülkede, bundan daha tabii ne olabilir? İşin özeti "Devlet eğitim işinde toplumun dini ve felsefi kanaatlerine özen göstersin" ise bundan ala yaklaşım mı olur? Ama hadi gelin, Türkiye'de bu ilkenin nasıl işlediğine bir bakalım. Bu yargı hükmü, "Alevi" bir vatandaşımızın başvurusu üzerine oluştu.
AİHM'nin bu yöndeki kararı da, yine bir alevi vatandaşımızın başvurusu üzerine oluşmuştu. Peki aynı başvuruyu "Sünni" bir vatandaşımız yapsaydı AİHM'den ve Danıştay'dan aynı yönde bir karar çıkar mıydı? 8 yıllık kesintisiz eğitimin mantığı tam da şu yargı kararının mantığının yüzde yüz tersi değil midir? Yani; -Devlet alsın vatandaşın çocuğunu, 15 yaşına, yani buluğ yaşına kadar eğitsin, kendi değerlerini empoze etsin ve devlet şablonuna göre biçimlenmiş bir insan tipi ortaya çıksın.
Kur'an eğitiminin verilmesi için bile yaş sınırı konmadı mı bu süreçte? Bu mantığın biraz arkasında da şu derin yaklaşım durmuyor mu? Çocukların hangi değerlerle eğitileceğinin tercihini ana-babaya bırakırsan onu ya davulcuya verirler, ya zurnacıya....
Türkiye'de eğitim, başlı başına toplumu dönüştürmenin, yani ana-babaların dini inanç ve felsefi kanaatlerini yeniden biçimlendirmenin, o olmayacaksa, en azından çocukları onların etkisinden kurtarmanın bir vasıtası değil mi? Hadi soralım: Bugün bir ebeveyn çıkıp, "Ben sizin 8 yıllık zorunlu eğitim sürecinde verdiğiniz kimlik, kişilik değerlerini sağlıksız buluyorum. Benim dini ve felsefi kanaatlerim bunları onaylamıyor" diyebilir mi? Ya da böyle bir dava yargıda nasıl sonuçlanır?
Bir okuyucum aradı. "Karma eğitim sebebiyle ben kızımı ilköğretime göndermek istemiyorum" dedi. Ne yapıyoruz bu durumda?
İyi, madem ebeveyn olarak istemiyorsunuz, sizin için daha uygun formüller üretelim mi diyoruz? Hayır! Ne yapıyoruz? Çatır çatır ceza kesiyoruz. Karma eğitimi dayatıyoruz. Müfredatımızı dayatıyoruz.
Amerika'da bile karma eğitimden vazgeçiliyor şeklindeki haberler, bizdeki tabucu zihniyet için hiçbir anlam taşımıyor.
Bu "ebeveyn tercihi" noktasında çok önemli bir başka husus daha var. O da başörtüsü yasağı ile ilgili. Genel saplantı "Başörtüsü üniversitede serbest olsun, orta öğretimde olmasın" şeklinde değil mi? Peki neden? Mantığı ne bunun? Mantık şu: Üniversiteye gelen bir genç kız, kendi kararını verebilir.
Oysa orta öğretimde "aile baskısı" olur. Kız çocuklarını aile baskısından korumak için, orada başörtüsü yasağı sürmeli. Çarpık denkleme bakın: Toplumun bir kesimi söz konusu olduğunda "Aile tercihine saygı" diye formüle edilen şey, diğer toplum kesimi söz konusu olduğunda "Aile baskısına hayır" a dönüşüyor. Devletin misyonu bazı çocukları ana baba baskısından kurtarmak, bazılarının ise ana baba tercihine saygı göstermek şeklinde ortaya çıkıyor.
Bu çarpık mantık, Avrupa'da pişiyor, bize düşüyor. Bu mantıkla Sünni ailenin "değer aktarımı" tamamen devletin tekeline giriyor. Avrupa'da, bu işin taa derinliklerinde "İslam karşıtlığı"nın bulunduğunu düşünmek yanlış değil. Peki Türkiye'de ne var bu işin derinliklerinde? İslam'ı nereye koyacağız, sorusu var. Ne kadar İslam olmalı sorusu var. Laikliğin hangi İslam'a izin verdiği sorusu var. Yani derin, çok derin kuşku var... Bu durumda Türkiye'nin hayati sorusu şu:
Niye kuşku duyuyoruz toplumun İslam'la ilişkisinden ve tüm sistemi, neden bu kuşku üzerine bina ediyoruz? Son söz: Ben Alevi ailelerin hassasiyetlerine saygı duyulması gerektiğini düşünüyorum. Ama aynı şekilde Sünni ailelerin hassasiyetlerine de saygı duymak, hem hukuk devletinin ve hem demokrasinin gereğidir. 06.Mart.2008 08:27:23 |
|
|