|
ORDU-SİYASET İLİŞKİSİNDE YENİ DÖNEM 
Muhalefet partilerinin askerle polemiği yanlış bir konu üzerinden yapılıyor.
İcra edilmiş ulusal güvenlik operasyonunu Meclis'in sorgulaması, denetlemesi normal.
Yetkiyi veren, tezkereyi çıkaran parlamento, bunun doğru ve başarılı şekilde kullanılıp kullanılmadığını denetlemeli. Genelkurmay da kendisine yöneltilen soru ve eleştirileri cevaplamalı. Ama doğru zaman ve zemin ilkesi göz ardı edilmemeli. Konu, polemik kaldırır cinsten değil. Bu hatırlatmayı yaptıktan sonra asker-sivil ilişkilerinde açılan yeni sayfaya daha yakından bakalım.
Şubat ve mart ayı, siyaset-asker ilişkileri açısından derin izler bırakmış dönemler. 28 Şubat, 9 Mart, 12 Mart gibi tarihler, darbeler resmigeçidini andıran yakın siyasî tarihimizin köşe taşları hükmünde. Gün yüzüne çıkmış olanlar, karanlıkta kalanlar, başarılılar, bastırılmışlar gibi kategoriler yaptığımızda geniş listelere ulaşabiliyoruz. 28 Şubat'ın yıldönümüne denk gelen günlerde gizliliği kaldırılan ABD belgeleri, Meclis'in 1969'da mutabakatla yaptığı anayasa değişikliğinin de darbe tehdidiyle durdurulduğunu hatırlattı. Muhalefet partileri CHP ve MHP'nin Genelkurmay Başkanlığı ile girdiği söz düellosu bu konuda yeni bir sayfa açıyor. Gerilim bugüne kadar iktidarla ve sağ partilerle yaşanırdı. CHP ile ordu arasında ise Cumhuriyet'in ilk yıllarına dayanan doğal ittifak bulunduğu kabul edilirdi. İsmet Paşa siyasî rakiplerini 'sizi ben bile kurtaramam' diye korkuturken, aslında bu ittifaka gönderme yapıyordu. Gözde CHP'nin yanında hep üvey evlat muamelesi gören MHP de, her şeye rağmen devlete ve onun kollayıcısı orduya saygıda kusur etmezdi. Alparslan Türkeş'in 12 Eylül için yaptığı 'fikrimiz iktidarda, biz hapisteyiz' sitemi, bu karşılık bulmayan aşkı güzel özetliyordu. Kategoriler üstü görülen CHP dışındaki partiler askerin gözünde ikiye ayrılıyordu: Hainler ve gafiller. Ordu, her iki sınıfa karşı aynı sertlikte ve eşit uzaklıkta dururdu. Başbakan Necmettin Erbakan'ın 'Ordumuzla uyum içindeyiz' açıklamasına 'Türk Silahlı Kuvvetleri, Atatürk ilkelerine bağlı olmayanlarla uyum içinde değildir.' cevabı vermekte beis görülmezdi. Mesut Yılmaz, pandomim yaparak 'bir' şeyler anlatmaya çalışır, gördüğü tepki üzerine bildirinin altına imza atmaya yeltenirdi. Şapkasını alıp giden Süleyman Demirel'i de unutmayalım.
Geçen yıl cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde, muhtevası ve şeklinde hâlâ çözülemeyen noktalar bulunan e-muhtıra yeni dönemi tetikledi. AK Parti hükümeti ilk defa aynı tonda bir karşılık verdi: 'Genelkurmay, hükümete bağlıdır.' İki tarafın olayı kan davasına dönüştürmemesi gerginliği tırmandırmadı. 1971'de ara rejim hükümetine destek veren partisini kınayan ve genel sekreterlik görevinden ayrılan Bülent Ecevit'in demokratik duruşunu bir daha görmek nasip olmadı. 27 Nisan bildirisi karşısında muhalefet iyi sınav veremedi. Sivil siyaseti, demokrasiyi savunma görevini yerine getiremedi. Bu görevi halk üstlenip, AK Parti'yi yüzde 47 gibi yüksek oranla tekrar iktidara getirince kısık sesli sızlanmalar işittik sadece. Bugün yaşanan polemik de ilkeden çok kişisel. Muhalefet partilerini -inşallah bir daha yaşamayız ama- demokrasinin savunulması gerektiği günlerde de sahalarda görmek isteriz.
Zaman ve zemin tartışılabilir; ama bu süreç askerin 'insanüstü ve dokunulmaz' olmadığı gerçeğini kayıtlara geçirmesi bakımından anlamlı. Dokunulmazlık zırhının en büyük zararını askeriye ve askerler görüyor. Çevik Bir'in üniformayı çıkardıktan sonra yaşadıklarını düşünürseniz bana hak vereceksiniz. 07.Mart.2008 07:30:30 |
|
|