|
SARIKAMIŞ'TAN KIBRIS'TAN BUGÜNE... 
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'nda Türk Silahlı Kuvvetleri isteseydi Ada'nın tamamını işgal edebilirdi.
Hatta o günlerde, "Ada'nın tamamı işgal edilirse, sonradan pazarlık gereği çekilmek zorunda kalırsak, daha geniş bir pazarlık marjı bulunur" gibi makul düşünceler de seslendirilmişti.
Yanlış bilmiyorsam, Başbakan Yardımcısı Erbakan da bu görüşteydi. Muhtemelen askerin içinde de bu görüşü benimseyen komutanlar vardı. Ama harekât, bir noktada durduruldu. Sebebi gayet açıktı: Uluslararası denklem, daha ilerisine gitmeye imkân vermemişti. Uluslararası denklem deyince de akla başta Amerika ve Avrupa'nın geldiği bilinmekteydi. Ayrıca Başbakan Ecevit, gene uluslararası kamuoyunu dikkate alarak, harekâtın adını "Barış Harekâtı" koymuş ve Türkiye'nin Ada'yı işgal gibi bir niyetinin bulunmadığını açıklamıştı. Buna rağmen, harekâttan sonra "Dost Amerika"nın ambargosu gelecek ve Türkiye, uzun süre bunun bedelini ödeyecekti. Bugün de bu bedel AB ile ilişkilerde ödenmeye devam ediliyor.
Şu bir gerçek: Bütün askeri harekâtlar, sadece "askeri yapabilirlik"le değil, harekâtın diplomatik yansımalarını da hesap etmek zorunda. Çünkü savaş ile diplomasi arasındaki ilişki, ihmal edilmez bir ilişkidir. Bu açıdan bakıldığında Kuzey Irak harekâtı ile ilgili "siyasi hedefler" konusunda muhalefetin "parça bırakma" yaklaşımları uçuk değerlendirmeler olarak kalıyor.
Türkiye, Sarıkamış'ta donarak can veren askerlerini hiçbir zaman unutmamıştır. Hayali hedeflerle, gerçeklerin çatışmasının kazdığı mezardır Sarıkamış. Bir soru: Kış ortasında ve yoğun kar-tipi içinde yapılan Kuzey Irak harekâtı üç-beş gün daha sürse ve harekâta katılan askerlerden onu, yirmisi, yüzü değil, şöyle birkaçı hayatını soğuktan donarak kaybetse idi, bunun Türkiye'deki yansımaları ne olurdu? Bunun bedeli, hükümete ve askere mi kesilirdi, yoksa "İçeride parça kaldı, gidince işi bitirmeliydik" diyenlere mi? -Harekâtın siyasi sorumluluğu hükümetin üzerindedir, bu doğru.
Ama, bu işin bütün safhalarının Hükümet- Asker birlikteliği ile yürütüldüğü, özellikle harekâtın sevk ve idaresinin Asker'de olduğu da biliniyor. Sonuçta, askeri harekâtla ilgili muhalefet çıkışlarının varıp Askeri hedef alması da kaçınılmaz. Bu durumda Asker'in, suçlamaları üzerine alması ve cevaplaması neden yadırgansın? Hele "Amerika istedi ve çekildiniz" şeklindeki bir suçlamayı, gerçeğin bununla hiç alakası bulunmadığını biliyorsanız, neden reddetmeyeceksiniz? -İş, "Sen sus, biz hükümetle hesaplaşalım" noktasına geliyor. Hesap şu:
"Ortada 'Amerikan densizliği' ile gerçekleşen sakil bir görüntü var, biz buradan hükümeti yiyebilir, harekâtın başarısının hükümete artı puan getirmesine engel olabiliriz." Diğerleri, yani "İçeride parça kaldı" ya da "PKK'ya itibar kazandırdınız" suçlamaları fasaryaydı. Fasarya ama uçuk hayalleri kullanan bir fasaryaydı. Bu hesabı, Genelkurmay Başkanı "Üniformamı çıkarırım" gibi çarpıcı bir restle bozdu. Bütün kızgınlık buna... Muhalefet şuna mı inanıyor: "Amerika hükümete baskı yaptı, hükümet de Askere baskı yaptı ve Asker, daha ileri gidebilecekken çekildi!"
Bu mu iddia? Bu iddiayı sadece hükümet yalanlasa yeterli olur muydu? Askeri harekâtın amacını yok edecek nitelikte bir baskı olur da, Asker bir şey söylemez miydi? O askerin komutanı, siyasi iradenin zaafına kurban mı verirdi emrindekileri? Bu hükümet için nasıl düşünülebilir, Asker için nasıl düşünülebilir? -Asker, muhalefetin, harekâtla ilgili yanlış hesabını boşa çıkardı.
Bunu, herkes bilir ki, AK Parti'yi ve hükümeti kurtarmak için yapmış olamaz. Burada Asker'in hükümetten çok kendini savunma hissi ile hareket ettiği açıktır. Ama kendini savunurken, hükümetle ilgili iddiaların da boşa çıktığı ve muhalefetin açık düşme gibi bir konuma sürüklendiği bir vakıadır. -Ya demokratik bir zeminde Askermuhalefet çatışması nasıl bir şey? Tabii ki olmaması gereken bir şey. Hele muhalefet partilerini "Seviyesiz, hainlerden daha zararlı" gibi ithamlara maruz bırakmak yenir yutulur değil. Ama Türkiye'de olağan bulunuyor. "Olağan"lık, TSK'nın, rejimle ilgili çıkışlarıyla meşrulaştırılmış bir durum idi. Ve genellikle, "iktidar"a ve "Sağ iktidarlar" a karşı meşrulaştırılırdı.
AK Parti hükümetine karşı bir "Asker tavrı"nın sotada durması da olağan karşılanmıştı. Son hadisede farklı olan, MHP ile, daha çok da CHP ile ilişkilerin sarpa sarmasıdır. Ve belki bundan da daha sarsıcı görülen, AK Parti ile Asker ilişkilerinin "Düzelme" ihtimali taşıyacak gibi görülmesidir. Bazı sütunlarda "Fazla kimsemiz yok..." gibi ağıt-öfke karışımı yazılar görüyorum: "Son olaylar-tartışmalar bize bir şey öğretti" diye başlayıp "Kimsemiz yok"a geliyor köşeler.
"Orduyu bile kaybettik, kimsemiz yok" gibi okunacak satırlar bunlar. Vaktiyle, Org. Özkök döneminde de ağıt-öfke karışımı yazılar çıkardı. İktidarı dövmesi beklenen Genelkurmay Başkanı, "Demokratik takılmış" ve hazmedilememişti. "Genç subaylar" rahatsızlanmıştı! Bugün iyi bir noktadayız. CHP'nin de "Askersiz siyaset"e yelken açacağı zamanların ümidini besleyebiliriz. Yaşadığımız şey, herhalde bir musibet-bin nasihat meselesi gibi bir durum olmalı. 07.Mart.2008 08:33:29 |
|
|