|
SANIĞIN İDAMINA YARGILAMANIN DEVAMINA… 
İddianameyi baştan sona okuyup, kapatma talebinin gerekçesini anlamaya çalışmak lüzumsuz.
AK Parti’nin kapatılması istemiyle açılan davayı akıl ya da mantıkla izah etmeye çalışmak, sağlıklı beyin taşıyan insanlar için kafa patlatmaktan, baş ağrıtmaktan öteye geçmeyecek.
168 sayfalık iddianameyi baştan sona okuyup, kapatma talebinin gerekçesini anlamaya çalışmak da lüzumsuz. Çünkü biliyoruz ki yazan da yazdıranlar da iddiaların incir çekirdeğini doldurmayacağını bizden daha iyi biliyorlar.
En iyisi davayı mantık eksenine oturtabilecek deliller aramak yerine, bu davayı açanların mantığını anlamaya çalışmak. Bunun için de biraz Türkiye’deki yargı sürecine bakmak gerekiyor.
“Önce sanığı asalım, yargılamasını sonra yaparız” kararı verilen mahkemeler gördü bu millet. Bu ve benzer kararlarla çınar dallarında sallandırılan çok sayıda da insan. Asmak için sebep aradılar mı hayır. Aradılarsa bile zanlıyı astıktan sonra…
Şaka gibi ama değil. 18 Eylül 1920’de kurulan İstiklal Mahkemeleri’nin yargı tarihimize miras bıraktığı bir karar bu. “Sanığın idamına, yargılamanın devamına karar verilmiştir” cümlesi. Yani yargıçlarımız “sanığı asalım, suçlu olup olmadığına sonra bakarız” diyebiliyorlar vesselam.
Demokrasi tarihimizin “açık oy gizli tasnifli” enteresan seçimleri gibi.
Yargıçlar sonraki dönemlerde açık ve net olarak böyle bir karara imza atmış değiller. Ama kararı önceden verip göstermelik yargılamalara çok şahit oldu Türkiye.
AK Parti'nin kapatılması istemiyle açılan dava da işte bu geleneğin bir devamı.
“Sanığın idamına, yargılamanın devamına…” Gerekçeye sonra bakıla…
İstiklal Mahkemesi reisleri Üç Aliler sanki yeniden görev başındalar. Türkiye eğitimde, sanayide, tarımda, kültür ve sanatta, demokraside kısacası uygarlık yarışında koşar adım yürürken, bir kısım “yargı mensupları” meğer bir adım atmamışlar. Ellerinde yağlı ilmekler, o gün kurdukları darağaçlarının altında gölgeleniyorlarmış.
İnanmak zor ama bugün yeniden sahnedeler.
Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eş başkanı Joost Lagendijk bile Türkiye’deki bazı hukukçuların bu yüzyıla ait olmadıklarını fark etti bu davayla. Ne diyor Lagendijk? “Bu 21. yüzyıla uyum sağlayamayan eski bir zihniyeti temsil ediyor.” 88 yıl önce delile bakmadan adam asan hukukçuların bugün de var olduğuna inanmak zor tabi.
Oysa biz biliyoruz ki Türkiye’de tarih tekerrür etmiyor birileri tarafından hortlatılıyor. Ne zaman siyaset millet iradesiyle örtüşse Üç Aliler kürsüye çıkıp, infaz kararları alıyor. Ne zaman bu millet özüne dönüp şahlanmaya başlasa araya giriyorlar. Ne zaman halk “işte bu” dese bir parti ya da kişinin kellesi eziliyor.
Gerekçe, millet aslında.
Avrupalı parlamenterler, millet iradesinin yok sayıldığına vurgu yapıp “devlet bundan böyle uzaydan halk getirmeli diyor. Muhtemelen imkansız olduğunu düşünüp kendilerince davayı ayıplıyorlar.
Ama dedik ya bizde tarih hortlatmak bir gelenek. Avrupalılar da yeni bir halktan bahsetti ya, şimdi sırada kürsüye Abdullah Cevdet’in gelmesi var.
Üç Aliler kürsüyü Cevdet’e devrederse konuşma aynen şöyle olacak. “Balkanlar’da barbarlığa dayanan bizimkiler, Çanakkale’de medeniyete direndi.” -Dahası uzayda halk aramaya ne gerek var?- “Bu millet adam olmayacak madem, adam etmek için Batı’dan damızlık …getirmek gerek”
1920’lerin kafalarıyla parti kapatmaya kalkanlar bu teklifi de kendi aralarında konuşuyorlar mıdır acaba?
18.Mart.2008 07:42:38 |
|
|