|
FAKAT'SIZ DEMOKRASİ Mİ; TAKATSİZ DEMOKRASİ Mİ? 
Son on günde yaşadıklarımız gösteriyor ki sistem bir kez daha kilitlenmiştir.
Kördüğümün etrafında savaş dansı eden zümreler, her şeyin daha da altüst olması için elinden geleni ardına koymuyor.
Diğer tarafta bütün yaşananları hayretler içinde seyreden çok geniş bir kitle var. Kargaşanın içinde bir o yana bir bu yana savrulanlar nasıl zor duruma düştüklerinin farkında değil. Halbuki kamu vicdanı bütün çifte standartları, kural dışı zorlamaları görüyor ve umumî manzara karşısında herkese tek tek puan veriyor. Hükümet, muhalefet, yargı, asker, sivil ve tabii ki medya, kamuoyu nezdinde ciddi bir sınavdan geçiyor...
Böyle zor günlerde hemen herkesin başvurduğu maske "fakat, ama, lâkin" gibi bağlaçlardan oluşuyor. Birbirine zıt iki önermenin art arda sıralandığı ve cümlenin tam ortadan bölündüğü hükümleri birbirinden ayırın ve sonra tek tek tahlil edin; işte o zaman kimin ne kadar demokrat kimin ne kadar özgürlükçü olduğu ortaya çıkacaktır. Çifte standardı yıkmanın çok kolay bir yolu var aslında. "Fakat"tan önceki söylenenleri esas alacaksın. Daha doğrusu herkesi samimi olmaya davet edip diyeceksin ki "Gelin 'ama' bağlacından önce yazılan cümlelerde ittifak edelim. Herkes yakasını 'fakat' bağlacından kurtarsın, sonra da o bağlaçtan önce söylediği sözün arkasında dursun." İşte bu sınav insanların hayat felsefesini gün yüzüne çıkaracak, temel prensipleri istisnaların pençesinden kurtaracaktır. Ayrıca laf cambazlığı yaparak farklı bir eyyamcılık sergilemeye çalışan bazı medya mensuplarını da samimi olmaya davet edecektir.
Bu soruyu kime sorarsanız sorun bağlaçların öncesinde kurulan cümle hep aynı. "Ben parti kapatılmasına karşıyım; ancak..." diyeni mi ararsınız, "Aslında 21. yüzyılda parti kapatmayı konuşmamalıyız; fakat.." diyeni mi. Kimileri cümleye şöyle başlıyor: "Aslında parti kapatmak bir çözüm değil; ama...", kimileri de giriş faslına şu cümleyle başlıyor: "Bu ülkenin parti mezarlığına dönmesi doğru değil; fakat..."
AK Parti kapatılmalı mı, kapatılmamalı mı?
Parti kapatma meselesinde oluşan kamplaşmalar problemi daha da derinleştiriyor. O yüzden Türkiye, herkesin ittifak edeceği bir hükümde anlaşmak zorunda. O hüküm, bağlaçlardan önce kurulan cümlede yoğunlaşıyor. Madem "parti kapatmak Türk demokrasisine yakışmıyor", madem "Türk demokrasisi kapatılan partiler yüzünden çok ağır yaralar aldı", madem "parti kapatmak bir çözüm değil", madem "parti kapatılması Türkiye'mizin yurtiçinde ve dışında imajını altüst ediyor", madem "dünyada bizim kadar parti kapatan demokratik bir ülke bulunmuyor", o halde herkesin bu utanca son verecek, bu yanlıştan Türkiye'yi kurtaracak bir düzenlemeye gitmesi şarttır. Türkiye Büyük Millet Meclisi böyle durumlarda en doğru adrestir. Milletin iradesine müdahale edildiğinde mesele parti meselesi olmaktan çıkar ve Meclis'in onur meselesi haline gelir. O yolda atılacak adımları engellemek için medyanın hırçın bir bölümü "etik" hatırlatmalarda bulunuyor. Onlara bağlaç öncesi cümleleriyle mukabele etmek gerekiyor. Zira "Ben de parti kapatılmasına karşıyım" hükmü sadece bir günah çıkarma ya da vicdan rahatlatma ameliyesi değil, büyük bir hatayı örtbas etme telaşıdır. Birileri çıkıp "madem karşısın o zaman dik dursana!" dese söyleyecekleri ciddi bir şey kalmaz.
Siyasi partiler de öyle. "Biz parti kapatılmasına gönülden destek veriyoruz" diyen yok. Nasıl diyebilirler ki, şu an muhalefette bulunan CHP ve MHP de kapatılmış, siyasi çalışmalarına yasak getirilmiş, bütün mal varlıklarına el konulmuş, taraftarları hicrana mahkûm edilmişti. Parti kapatmadan dolayı mağduriyetler yaşamış siyasi yapılar, söz konusu bir başka parti olduğunda "istemem ama yan cebime koy" diyemez, dememeli. Derse kendine yeni bir tükeniş hikâyesi yazacaktır.
Vatandaş yaşananların farkında
Belki de bu yüzden parti kapatma davası açıldığında CHP saflarında önce çok büyük bir sessizlik hakim oldu. Deniz Baykal günlerce susmayı tercih etti. Kendi açısından doğru bir seçimdi bu. Çünkü 367 meselesinde taraf olmuş ve halk onu da partisini de cezalandırmıştı. Nice zaman sonra ekranlara çıkan CHP lideri "Üzüldüm" diye başladı ve bütün bağlaçları sıralamaya başladı. Aynı hata, aynı yanlış strateji. Koskoca CHP parti kapatma goygoyculuğu yapıyor gibi; üstelik "aslında" diye başlayan "fakat" diye ortadan ikiye bölünen cümleciklerle... Sanırsın vatandaş hiçbir şey anlamıyor, demokrasi süzgeciyle konuşulanları taramıyor...
MHP acılarla, çilelerle büyümüş bir parti. Yani, hilelerle komplolarla daha önce attan düştüğü için attan düşmenin ne anlama geldiğini gayet iyi bilir. Son dönemde "mağduriyet" söylemine son vermek için önemli ve stratejik hamleler yaptı. Demokrasinin, özgürlüklerin yanında durdu, sistemin kural dışı ya da kuralları zorlayarak yaptığı müdahalelere de boyun eğmedi. Bu davranış biçimiyle hem sempati topladı hem de AK Parti'ye dair oluşturulan mağduriyet düşüncesine karşı akıllı hamleler yaptı. Aynı stratejiyi parti kapatma davasında da takip edecektir. Çünkü MHP'nin "fakat"lara sığınmasına gerek yok. "Ancak, ama, lakin" gibi bağlaçları 22 Temmuz seçimleri öncesi ANAP ve DP çok kullandı. Halk değil ikna olmak; bu bağlaçların sonrasında kurulan cümleler yüzünden "merkez sağ"ın samimi olmadığına, kapalı kapılar arkasında bazı ittifaklar kurduğuna inandı ve o yüzden bu partileri cezalandırdı. Benzer bir algıya MHP'nin "evet" dememesi ve "parti kapatmak yanlıştır, bunu Meclis'te düzelteceğiz" dedikten sonraki medyadan gelecek taciz atışlarına aldırmaması gerekiyor; çünkü bu meselede de CHP yalnız kalmıştır.
Bu arada anlaşılması en güç rolün medyada olduğunu belirtmek mecburiyetindeyim. Bir kısım medya marjinal bir siyasi parti gibi davranıyor; hatta bunun daha ötesine geçerek siyasi partilerin bile cesaret edemediği büyük bir öfkeyle yaklaşıyor olaylara. Tabii bu arada ne objektiflik kalıyor ne meslek sağduyusu. Asabı bozulmuş bir medya ile karşı karşıyayız. Halktan kopuk, kamu vicdanından uzaklaşan bazı meslektaşlarıma kötü gün dostu olarak sesleniyorum: Herkes cinnet geçirse bile gazeteciler sosyal sorumluluğu unutmamalı. Özgürlüklerin, demokrasinin yanında yer almalı; üstelik "ama" demeden, "fakat" sığınağına girmeden... Çünkü "fakatsız" demokrasi tercih edildiğinde takatsiz demokrasiden de kurtulmuş olunacak...
Adalet ve medya ilişkisinde zikzaklar
K Parti'yle ilgili dava açılması herkesi şoke etti. Bu şaşkınlıkla üsluplar bozuldu, ifadeler sertleşti. Doğru değildi bu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya ile ilgili söylenen incitici, yaralayıcı sözler de hoş olmadı. Medyanın böyle durumlarda eleştiri sınırlarını aşmaması önemli. Ne var ki bizdeki yaygın medya etik kuralları işine geldiğinde hatırlıyor, işine gelmediğinde de unutup kıyameti koparıyor. Geçmişe bakarsak Sacit Kayasu'dan Ferhat Sarıkaya'ya kadar pek çok yargı mensubuna da çok ağır ve kişilik haklarına saldıran yazılar kaleme alındı. Hiçbiri de tasvip edilemez; edilmemeli. Bazı medya kuruluşlarının bazı insanlara düşmanca tutum alması; benzer bir durum aynı pozisyondaki bir başkası için söz konusu olduğunda bütün standartlarını değiştirmesi ürkütüyor insanları. Hukuk hepimize lazım ve adalet herkese eşit uygulandığı zaman kamu vicdanı tarafından kabul görür. Kamu vicdanında soru işaretleri oluşturmak ancak çifte standart çağrışımına yol açabilecek yorumlarla ortaya çıkar. Umarım bu gerçeği hem adalet sistemimiz görüyordur, hem medya dünyamız.
Aralarında Cumhuriyet Başyazarı İlhan Selçuk'un da bulunduğu gözaltına alma işlemi medyada geniş yer buldu. Meselenin bir insanî boyutu var, bir de hukukî cephesi. İnsan olarak, 83 yaşına gelmiş bir insanın sabah vakti gözaltına alınmasına üzülüyorsunuz. Üstelik Ergenekon davasında daha önce gözaltına alınanlar arasında başka gazeteci ve yazar kimliği taşıyanlar da vardı. Onların bir kısmı tutuklandı ve halen cezaevinde yatıyor...
Sanırım "Ergenekon terör örgütü" tanımını ilk defa İstanbul Başsavcısı yaptı. Ümraniye'de ele geçirilen bazı silah ve dokümanlarla başladı soruşturma. Örgütün sağ kanadı olduğu gibi bir de sol kanadı olduğu söyleniyor hep. İddialar vahim. Ne var ki bu iddiaları ortaya çıkarmak için çalışan savcılara, hakimlere, polislere aba altından sopa göstermeye çalışanlar var. Mesela adamın biri güya baro adına konuşuyor, kalkıp "Bitirin bu soruşturmayı." diyebiliyor. Kanun adamının diyeceği laf değil bunlar. Şayet Ergenekon adlı bir çete varsa -ki var olduğu anlaşılıyor- bunun üzerine gitmek her namuslu gazetecinin, her erdemli kanun adamının görevidir. Konuyu İlhan Selçuk'un gözaltına alınmasına indirgemek doğru değil. Ayrıca belirtmek lazım ki inşallah İlhan Bey'in bu işlerle ilgisi yoktur. Şayet varsa o da imtiyazlı ve dokunulmaz bir kişi değildir. Öyle bir hava oluşturmak da yanlıştır. Bir zamanlar Veli Küçük için de böyle bir imaj vardı. Küçük, değil bir karakola gidip ifade vermek, Meclis komisyonuna gitmiyor, hiç kimseyi tanımıyor, kanun adamları da bu durumu eli kolu bağlı seyretmek zorunda kalıyordu. Şimdi Küçük hapishanede. Masumsa zaten aklanacak bu insanlar; suçluysa kanun karşısında herkes gibi hesabını verecekler. Adalet de bunu gerektiriyor.
Medya adalet mekanizmasının ruhuna aykırı bir şekilde kâh insanları ta baştan suçlu ilan ediyor kâh masum. Oysa adalet mekanizması doğru işliyorsa kamu vicdanı bunu zaten doğru algılıyor. Burada bir arıza varsa zaten karar o vicdanı sızlatıyor. Bu arada olan bazen medyaya oluyor. Onların çifte standart çıkışları hem adalete duyulan güveni gölgeliyor hem de medyaya duyulması gereken saygıyı. Bu kadar zikzaka gerek yok ki... 24.Mart.2008 07:21:28 |
|
|