Semâ ile Hatırlanan Hakikat: Dönen Bedenler, Uyanan Kalpler

Semâ ile Hatırlanan Hakikat: Dönen Bedenler, Uyanan Kalpler

İnsan bazen bir salona girer; kalabalık görür ama kalabalık hissetmez. Çünkü orada bulunanlar seyirci değildir, şahitlik etmeye gelmiştir. 25 Ocak akşamı Frankfurt’ta yaşanan, tam da böyle bir buluşmaydı.

Altı yüz bilet satılmıştı. Salon doluydu. Ama asıl doluluk, kalplerdeydi. Bir buçuk saat boyunca kimse yerinde kıpırdanmadı. Alkış olmadı. Acele yoktu. Zaman, kendi hızından vazgeçmiş gibiydi.

Program başlamadan önce ebru ve hat sanatının sessiz dili karşılıyordu insanı. Fırçanın suyla, kalemin harfle kurduğu o nazik ilişki, aslında gecenin de habercisiydi: Burada hız yok, gürültü yok; edep var, sükûnet var.

Sonra semâ başladı.

Semâ bir gösteri değildi. O akşam Frankfurt’ta dönen bedenler değil, kalplerdi. Dervişlerin her dönüşü, insanın kendi etrafında dönüp durmaktan vazgeçip merkeze yönelişini hatırlatıyordu. Sağ el göğe açıktı; alan, sol el yere dönüktü; dağıtan… Alan ve veren arasındaki o ince denge, belki de kulluğun en sade tarifiydi.

Salon sessizdi. Çünkü insan bazı anlarda konuşmaz; dinler. Bazı anlarda alkışlamaz; içine döner.

Bugün Batı dünyası Mevlânâ’yı tanıyor. Hatta sadece tanımakla kalmıyor; daha yakından tanımak istiyor. Onun şiirlerine, düşüncesine, “aşk” diline büyük bir ilgi var. Ama bu ilgi, yüzeyde kalırsa eksik kalıyor. Çünkü Mevlânâ’yı sadece sözle değil, halle anlatmak gerekiyor.

Almanya’daki diyalog çalışmalarını koordine eden kardeşimiz Kadir Bey’in şu tespiti bu noktada dikkat çekiciydi:

“Bu programlar, dünyaya Mevlânâ’yı anlatmak için büyük bir fırsat. Elimizde elmas değerinde bir nimet var. Bunu bakırcılar çarşısında satmamak lazım. Ne kadar fazla insana Mevlânâ’yı ve onun felsefesini ulaştırabilirsek, dünyada barışın tesisinin de o kadar hızlanmasına vesile olabiliriz.”

Aslında bu sözler, sadece bir organizasyon değerlendirmesi değil; bir emanet muhasebesiydi. Çünkü Mevlânâ, bize ait bir kültürel miras olmanın ötesinde, insanlığın ortak vicdanına hitap eden bir çağrıdır.

Programın akışı da bu sorumluluk bilinciyle hazırlanmıştı. Tasavvuf musikisi, anlatılar, görsel geçişler… Her şey yerli yerindeydi. Ne bir eksik, ne bir fazlalık. Bir katılımcının dediği gibi:

“Her şey vaktinde başladı, vaktinde bitti. Sanki zaman bile itiraz etmedi.”

Semânın ardından gerçekleşen soru–cevap bölümü ise gecenin en derin anlarından biriydi. Mevlânâ ve dervişlik geleneği üzerine yıllardır düşünen ve yaşayan Abdulkadir Dikici, sorulara sadece bilgiyle değil, hal ile cevap verdi. Bazı sorular karşısında kelimeler sustu. Gözyaşları konuştu.

O an anladık ki, hakikat bazen anlatılmaz; yaşanır. Ve bazen bir gözyaşı, uzun bir cümleden daha sahicidir.

Salondan gelen geri dönüşler de bu halin yankısı gibiydi. Kimi, Konya’daki Şeb-i Arûs’u hatırladığını söyledi. Kimi, “İslam’da bu kadar derin, bu kadar güzel bir şey olduğunu bilmiyordum” diyerek şaşkınlığını dile getirdi. Bir katılımcı ise şunu söylüyordu:

“Sanki Tanrı’ya dair bir özlem hissettim.”

Belki de mesele tam olarak buydu: Özlemi hatırlamak.

Çünkü Mevlânâ’nın çağrısı, bir kimliğe değil, bir insanlığa seslenir:

“Gel, ne olursan ol yine gel.”

Bu çağrı, Frankfurt’ta o gece bir kez daha karşılık buldu. Müslüman, gayrimüslim, inanan, arayan… Herkes kendi sorusuyla geldi. Ve herkes, cevaptan çok bir yön duygusuyla ayrıldı.

Bugün çok konuşuyoruz. Çok anlatıyoruz. Çok iddia ediyoruz. Oysa bazen susmak, bazen dönmek, bazen sadece hissetmek gerekir.

Frankfurt’ta o gece, insanlar bir şey öğrenmekten çok, bir şeyi hatırladı.

Bu hâlin salondaki karşılığı, programdan sonra gelen geri dönüşlerde daha da berraklaştı. İnsanlar bir etkinliği değil, bir karşılaşmayı anlatıyordu. Bunlardan biri, gecenin ruhunu belki de en sade ve en derin biçimde özetliyordu:

“Dün kendimi, kervanı arayan ve yüz kere yeminini bozmuş o insan gibi hissettim. Dünkü karşılaşma beni o kadar derinden etkiledi ki, bunu kelimelerle anlatmam mümkün değil. Gözyaşlarım hâlâ dinmedi.”

Ve belki de en büyük kazanım buydu.

YAZARIN SON YAZILARI