Gece petrol, gündüz su kuyusu

AHMET KURUCAN
Yayınlanma Cuma, 25 Mayıs 2012
Paylaş
X Post
Kenya ve Tanzanya, Senegal ve Güney Afrika'dan sonra ayak bastığım üçüncü ve dördüncü ülkeler oldu Afrika kıtasında. Gezecek kadar zaman geçirmediğimiz için 'gezdiğim' yerine ayak bastığım demeyi tercih ettim.
Kenya % 80'i Hıristiyan, % 10'u Müslüman, % 10'u da yerel kabile dinlerine mensup yaklaşık 42-43 milyonluk nüfusa sahip güzel bir ülke. 1967'de bağımsızlığını kazanmış. Eski İngiliz sömürgesi. 45 yıl önce bağımsızlığı kazanmış bir ülkeye, bağımsız dedikten sonra eski sömürge ülkesi diye nitelendirmemin bir sebebi var: Sömürge üstü örtük bir şekilde de olsa devam ediyor. Nerede devam etmiyor ki diyebilirsiniz; haklısınız.
Tanzanya ise yaklaşık 40 milyon nüfusa sahip Hint Okyanusu sahillerine açık bir coğrafyada kendine yer buluyor. Kenya ile sınır olmasına rağmen iklimi daha sıcak. Nüfusun büyük çoğunluğunu Müslümanlar ve Hıristiyanlar oluşturuyor. Geriye kalan yerel kabile dinlerine inanıyor. Bin 300 misyoner okulu var. Ama din konusunda bir hassasiyet oluşmuş. Bu nedenle 1967 sonrası nüfus sayımlarında insanlara dini aidiyeti sorulmamış. Dolayısıyla dini açıdan nüfus dağılımı adına net rakamlar vermek mümkün değil. İkliminin sıcaklığı insanların ilişkilerine de yansımış. Bunu görmemek, hissetmemek için kör olmak lazım. Uzmanların söylediği coğrafyanın insan karakteri üzerindeki tesiri şeklinde bir izah getirilebilir belki bu duruma.
Tanzanya'nın en önemli özelliklerinden biri sömürge dili olan İngilizceyi pratik hayattan atmak olmuş. Bu İngilizce halk tarafından bilinmiyor, konuşulmuyor demek değil ama belli bir tavırlarının olduğunu söylememek de insafsızlık olur. Rwanda da 94 soykırımının mimarı olarak gördüğü için 2 yıl Fransızcayı yasaklamıştı. Tanzanya'nın en önemli mekânlarından birisi Zencibar adası. Vakit darlığı nedeniyle gidemediğimiz bu ada tıpkı Senegal'deki Gore adası misali köle ticaretine merkezlik yapmış bir yer.
Hem Kenya hem de Tanzanya'da dostlarla sohbet ederken, söz ülkenin tarihine, köle ticaretine, misyonerliğe ve sonunda sömürgeciliğe gelip dayanıyor. Kendilerine özgü şartlarda özgürce yaşayan insanların, hayvan avcılığı yapılır gibi evlerinden, işlerinden alınıp köle, esir edildiği, dilini, dinini, kültürünü bilmediği diyarlara köle olarak satılıp karın tokluğuna ömür boyu çalıştırıldığı yer burası. Asırlar öncesine de dayansa, Amerika başkanı da çıkarmış olsalar da yaşadıkları travmayı üzerlerinden atabilmiş değiller. Beyaz insana karşı nefret, kin, düşmanlık, korku ve endişe ile baktığı kesin siyah Afrika'nın. "Acının Tarihi" başlıklı yazısıyla Harun Tokak Bey ne güzel resmetti bunu geçen haftaki yazısında. Halbuki ilişkilerin insani olabilmesi için sevgi temeli üzerine bina edilmesi lazım. Bunu kısa zamanda Afrika insanından beklemek zor, hatta imkansız.
"Cennette beyaz olacak mıyız?"
Bir köye gittik. 5-6 metrelik Hotel Rwanda filminde gördüğünüz türden kamış evlerde yaşayan insanların olduğu bir köy. Ellerimizde çocuklara dağıtmak için çikolatalar, bisküviler var. Her taraftan üzerime üşüştüler. Ama küçücük ablasının arkasına sığınan ve ürkek gözlerle bize bakan, çikolata almak isteyen ama bir taraftan da korkan bir çocuk, gözümün önünden hâlâ gitmiyor. Çikolatayı vermek için ona doğru yürüdüğümde çığlık atmaya başladı. Rehberimize sorduk ne oldu diye. "Korku" dedi, "Çünkü beyazsınız." Çocuk etrafında beyaz insan görmediği için mi? Belki. Ama doğru cevap bence onun yetiştiği ortamda yapılan konuşmalar, beyaz insanın kendilerine yaptıkları etrafındaki muhabbetlerin şuur altına yansıması. Bu manzara rehberimize yıllarca bu ülkede hizmet etmiş birinin tespitini hatırlattı. Der ki o zat: "Zenciler beyaz insan karşısında iki zıt duyguyu birlikte yaşıyor. Şeytan ve efendi." İnanıyorum, bir siyahî için beyaz bir taraftan şeytan, diğer taraftan efendi...
Celladına aşık olma diye nitelendirilen ve "Stockholm sendromu" olarak literatüre giren halden bahsedilebilir belki. Esefle belirtelim ki "Cennette beyaz olacak mıyız?" sorusunu bazı Müslümanların da sorduğu bir hakikat. Artık gerisini siz düşünün. Hz. Adem'in de siyahî olduğuna inanan insanların ise haddi hesabı yok. Cennetten dünyaya gönderilen Hz. Adem'in Serendip adasında zuhur etmesi, bu inançlarının delili. Her iki yaklaşım da şeytan ve efendi tespitine destek veren yaklaşımlar bence.
Coconut: Dışı siyah, içi beyaz...
Dinlediklerim arasında en çok dikkatimi çeken şey, misyonerliğin yerelleşmiş olması. Misyoner ve misyonerlik derken elde İncil köy köy gezenleri kastetmiyorum, aksine yerleşmiş, organizasyonunu tamamlamış, başta eğitim olmak üzere kiliselere ve hatta bazı büyük ticari kurumlara varıncaya kadar kurumsallaşmış yapıdan bahsediyorum. "Beyaz zenciler" diyorlar buralarda bunlara. Coconut (kokonat)denilen Hindistan cevizine teşbihi de kullanılıyor. Dışı siyah, içi beyaz demek. Derisinin rengi siyah ama inancı, düşünceleri, yaşayışı ve en acıklısı yıllarca, asırlarca aynı acıyı çektikleri, aynı kaderi paylaştıkları renkdaşı, belki de ırkdaşına bakış açısı beyaz gibi olan insan demek coconut teşbihi ile anlatılan. Sömürgeci bir beyaz zenciye nasıl bakıyorsa o da öyle bakıyor; bir hadiseye beyaz nasıl tepki veriyorsa o da öyle veriyor. Bu bakış açısı onların kendi aralarında yardımlaşma duygusunu da öldürmüş maalesef. Bunun ekonomik ve içtimai hayata bakan sonucu şu: Orta sınıf yok zenciler arasında. Ya çok zengin ya da açlıktan ölmemek için boğuşan fakir.
Yeraltı zenginlikleri saymakla bitmez
Bu manzarayı görünce Rwanda katliamını daha iyi anladığımı düşünüyorum. Malum 1994 yılında Tutsi ve Hutu kabileleri arasında çıkan iç savaşta 100 gün içinde 800 bin insan öldürülmüştü. Hem de bütün dünyanın gözü önünde. Katliamı durdurmaları için devreye girmesi beklenen uluslararası kurumların katliama zamanında müdahale etmemeleri "Biz barışı koruyanlarız, yapanlar değil." yaklaşımı ile izah edilmişti tüm dünyaya. Pekala amaç ne? Öldürülen biliyor mu bilmiyorum ama öldürenlerin beyin takımı, yani perde arkasında gece petrol, gündüz su kuyusu açan hakiki sömürgeci beyazların yönlendirmelerine tabi olan Coconut'lar biliyor. Sadece petrol kuyusu mu; altın ve elmas madenleri de var diyenleriniz olabilir. Hayır, sadece altın ve elmas altın değil, saymakla bitmeyecek ölçüde yer altı ve yer üstü zenginliği. Sömürge Afrika insanının kaderi olmaktan çıkarılmalı. Ama nasıl? Ahhh bir cevaplayabilsek bu soruyu. Hadise o kadar büyük ki eğitim ve ticari faaliyetler buna bir çare olabilir mi? Temennimiz, olması. Meyveleri yıllar sonra alınacak olsa da.
Bitirirken Hotel Rwanda ve Blood Diamond filmlerini bir de bu gözle izlemenizi öneririm. Ya da Rwanda Genocide, Earth Made of Glass, Untold Genocide gibi belgeselleri. Dünya siyasetine bakış açınızın değişeceğini garanti ederim. En azından televizyonda ya da gazetenizde dış haberleri acabaların zihninize bıraktığı soru işaretleri ile izleyecek ve dinleyeceksiniz.
YAZARIN SON YAZILARI
ÇOK OKUNAN HABERLER

CHP'de kurultay satrancı: 'Kurultay' dedi! Tarih v...

Uyuşturucu operasyonu yapılan 7 ünlünün test sonuç...

'Hurdaya çıkardılar!' Ekrem İmamoğlu: “Yargıyı bi...

CHP’nin sosyal medya hesabı el değiştirdi!

Öcalan: “Demokrasinin kolayca inkar edildiği bir ü...


