Babasının tişörtüne sarılıp uyuyan çocuk

Ali Turna

Ali Turna

03 Ara 2019 12:37
  • AHMET BEY’İN EŞİNİN ANLATTIKLARI

    Takvimler 7 Şubat 2018'i gösteriyordu, sabah 9’da eşim Ahmet Bey işe gitmek üzere evden çıktı. Otobüs durağına doğru ilerlerken ekip otosundan inen iki polis kimlik kontrolü sonrasında mahkemeniz var diyerek eşimi alıp götürdü. Haberini alıp karakola gittiğimde polis sorgusunda idi. Telefonunu, cüzdanını ve anahtarını teslim edip, “Çocuklarımı ve seni Allah’a emanet ediyorum, beni bekleme. Eve git, çocuklarımıza sahip çık.” dedi. Anladım ki bu kapıdan çıkış olmayacaktı. Aynı gün Vatan terörle mücadeleye sevki yapılmış telefonla bilgisini vermişlerdi. Yedi gün nezarethanede tutuldu. Yedi gün Haseki Hastanesi ve Vatan şubesi arasında sabah saat 9 ile 16 arası sağlık kontrolüne giderken belki görürüm diyerek gittim. Eşim orada kimseyi beklemiyor olacaktı ki beni görmedi, el sallayıp seslenme rağmen beni fark etmedi. İçimden yaşıyor ya buna da şükürler olsun dedim. İki ya da üç kez görmek nasip oldu. 7 günün sonunda Silivri 7 no’luya sevki gerçekleşti. Ziyaret saatimiz ve günümüzü bildiren bir telefon geldi. 

    Gözyaşlarımız o güne kadar gelir umuduyla akarken artık uzun bir bekleyiş akmaya devam edecekti. Kızımın “babam babam” diyerek ağlama sesleri koridorlarda yankılanıyordu. Alındığı ilk gece uykusundan sıçrayarak, “Anne babam buradan geçti, burası  babam kokuyor.” diyerek hıçkırıklara boğuldu. Babasının bir gece önce giydiği tişörtü giyerek uyudu çünkü o babası kokuyordu...
     
    Oğlum yeni kalem tutmaya başlayan elleriyle gözyaşlarımızı siliyor, bizi teselli ediyordu. Ertesi gün adını televizyonlarda gördüğümüz, gazetelerden okuduğumuz Silivri Ceza İnfaz Kurumu ile tanışmaya gittik. Daha kapısına bile gelmeden tabelasını gördüğümüz ve  dönüş yaptığımız yerde kimlik bagaj kontrollerimiz yapıldı, içeriye girinceye kadar didik didik arandık. Neydik ki biz?  
    Bakışlardaki aşağılama, el ve kol hareketleri ile öteleme... 
    Uzunca bir beklemenin ardından eşim Ahmet Bey’i görebildik. Ağlamaktan konuşamadık. Sadece gözyaşlarımız konuştu, “Şahit  ol Ya'rab” dedik sadece şahit ol. Önce saydık, sonra haftaları, sonra ayları, sonra saymamayı öğrendik. 
    OHAL öncesi 2 ayda bir yapılırdı açık görüşler, iki haftada bir yapılırdı telefon görüşmeleri. Şikâyet ederdik ama bilmezdik bizden  öncekiler onları bile yapamamış. Silivri’ye gelip oradaki hikâyeleri dinledikten sonra öğrendik. Hatice Hanımlar vardı 18’inde  Ebubekir'lerini vermiş, 80 gün Silivri’nin soğuğunda yatmış. Bugün yarın öldürecekler korkusu ile yaşamış.
    Soğuktan camiye  sığındıklarını, tuvalet taşlarının üzerine karton kağıtların üzerinde uyuyan insanları anlatıyordu. 

    Cami  mülteci  kampına döndü diyordu, sabah namazındaki ağlama sesleri, amin sesleri arşa değdi diyor. 
    Ta ki imam görevden alınıncaya kadar. Haber gelmiş onları camiye almayacaksınız  deyip camiyi cemaate kapatıp tadilata almışlar. Allah diyecek olana mekâna ne gerek, yer gök namazgah... 
    Boğazımız düğümleniyor. Yutkunamıyoruz...  Allah dedik sadece... Allah... Yine başka biri, Zeynep Hanım rüyasını anlatıyordu bize. Rüyasında 7 kat yerin altına gömüldüğünü görüyor, bulunduğu yerde bir sürü hücre, ama hücrelerin içi bomboş. Sonra köşeden kocaman bir yılan çıktığını, boynunda kahverengi bir kravat olduğunu ve onu yemek üzerine doğru geldiğini anlatıyordu. Küçük oğlu Hakan’ı kucağına alıp arkasına bakmadan koşmaya başlıyor, hücrelerin bulunduğu koridorda ilerledikçe koridorun sonundan gelen bir ışık görüyor ve ışığa doğru ilerliyor. Yolun sonunda beyaz bir sandalye üzerinde oturan saçları omuzlarına değen birisini görüyor. O kişi hücrelerde bulunanlara sohbet ediyor sonra o zat sohbet ettikleri şahıslara diyor ki, bu kışı burada görmeyeceksiniz. Sonra o zatın üzerindeki elbise eriyor ve kolunda “La ilahe illallah” lafzını ve mührünü görüyor.

    Yine Silivri’ den bir arkadaşlar gelmiş, kahvaltı yapıyorduk. Kapı çaldı iki polis gelmiş eşim Ahmet Bey’i sordular. Silivri’de olduğunu söyledim. Ara karar tutukluluğu devam kararını bildirmek üzere geldiklerini söylediler. Tutuklu olduğunu söyleyen memura kızım Azra, “Hayır benim babam tutuklu değil, benim babam asker.” demiş. Çünkü ben çocuklarıma babanız askere gitti deyip onları teselli etmiştim. Polis memuru da kızıma, “Evet, senin baban asker ve bizi koruyor.” dedi. Azra ise, “Hayır bizi babam değil Allah koruyor.” dedi. Memurlar hiçbir şey söyleyemedi. O gün yaşadığımız korku ömre bedeldi ama cevap yine Allah’tan...

    Silivri’ye her gidiş ayrı bir sevinç, her dönüş ayrı bir ızdırap... Çok değil bir buçuk yıldır gidip geliyoruz. Çok zannediyordum ta ki 3  yıldır gidip gelenleri görünce...

    5. celsede adımızı ''7,5'' koydular... Yollar daha ne kadar uzar ya da kısalır bilemiyorum. Mahkeme kararı sonrası sabah kahvaltısında idik. 4 yaşındaki Azra’m geldi, “Anne ben bir rüya gördüm.” dedi. Ben de çocuk rüyası işte ne görecek ki ya babası ya da oyuncaklarıdır deyip, “Anlat bakalım ne gördün?” dedim. “Anne rüyamda Rabia’yı gördüm , Hz. Rabia’ yı... Önce korktum ama ağlamadım. Bana dedi ki, ‘Ey Melike baban için çok dua ettin, biraz daha dua etmelisin...’ 
    Allah tesellisini kızımla göndermişti... Senden gelen her şeye şükürler olsun Ya Rab...
    Halden âlâ halsizliğim... Sözden âlâ sessizliğim... Ya Rabbi!
    Ben seninle olduktan sonra,
    Umurumda değil kimsesizliğim... (Mevlana)

    Yazarın notu:
    Bu arkadaş bizim koğuşta kalıyordu. Ahmet Bey bizimle ilgilenir, bize yardımcı olmaya çalışır ve dertlendiğimiz gün bizi teselli etmeye çalışırdı. Çok geceler pencere kenarında sabahladığımız oldu. Hiç şikâyetçi değil, hep şükür derdi. Ama ufak kızından bahsedilse o dağ gibi adam başlardı çocuk gibi ağlamaya. İyi top oynar, üzülmeyelim diye ayak topunda bilerek yenilirdi. Bizi tıraş eden abi hüküm yiyip gidince Ahmet abi gönüllü oldu. Ahmet abi tıraş etmesini beceremiyordu sadece... İyi yemek yapar, bulaşık yıkar, elinden her iş gelirdi ama tıraş etmesini bilmiyordu işte. Tahliye olurken çok ağladım Ahmet abiye sarılınca. Aylar geçti mahkemesine az kala avukatının terk ettiğini duydum. Kendi avukatımı yönlendirdim, bir bak çıkabilir mi diye. Avukatım dedi ki: “Dosyası boş, niye yatmış bu kadar anlayamadım. Çıkar, çocuklarına kavuşur.” Ama hâkim bey gene de vermedi tahliyesini. Eşinden aldım haberini 7,5 yıl vermişlerdi bu güzel insana. Yazlığa gidecektik yengeyi aradık siz de gelin çocukların kafası dağılır biraz olsun neşelenirler diye. Yenge “Kusura bakmayın, yanlış da anlamayın. Çok ince düşünüyorsunuz ama babalı ailelerle görüşmüyorum, çünkü çocuklar çok etkileniyor. Tahliye olup gelecek diye çok beklediler babalarını çocuklar. Son mahkeme sonrası yıkıma uğradılar. 4 yaşındaki kızım nöbet geçiriyor ve strese, üzüntüye bağlı deri hastalığı çıktı, hastanelerde sürünüyoruz   bu  ara.” dedi. 
    Çok üzüldük elimizden ne gelebilirdi ki? 
    O çocuğa babasını ben veremezdim. Oyuncak verebilirdim, şeker, çikolata, boyu kadar pasta verebilirdim ama babasını veremezdim. Çaresizliği iliklerime kadar yaşadım. Islak bir kedi kadar çaresizdim.

    Ertesi gün gene aynı koğuştan Ahmet Beylere yakın oturan Erhan Bey geldi. Dertleştik hey gidi o günleri andık üzüldük. Özgürdük ve beraber söğüt ağacı altında çay içiyorduk ama kalbimiz yüreğimiz duygularımız içerideki arkadaşlardaydı. Ahmet Bey konusu açıldı, Erhan abi başladı ağlamaya. 
    Dedim hayırdır hele anlat. 
    Durdu, yutkundu, o yufka yürekli Erhan abi hem ağladı hem anlattı:
    “Yenge aradı beni mahkemeden 3 gün sonra. Dedi ki, ‘Erhan abi çocuklar 3 gündür tek lokma yemediler ve çok üzülüyorlar. Benim de hem eşime hem çocuklarıma üzüntümden halim kalmadı. Çocukları dışarı çıkarır mısın?’   
    Ben de sabah aldım çocukları pizzacıya götürdüm. Daha sonra parka gittik, dondurma falan yediler, yüzlerindeki hüzün az da olsa  gülümser bir çehreye dönüştü, akşama doğru eve bıraktım. Gece beni yenge aradı. ‘Allah razı olsun, teşekkür edemedim geç bir saatte aradım ama söylemeden edemedim. Abi gece kızımı yatağına yatırdım uyutmak için. Kızım dedi ki: ‘Anne keşke Erhan amcam gelse de beni babam gibi yatırıp hikâye okusa...’  
    Biz hep beraber gözyaşı korosuna katılmıştık. Uzun bir süre kimse konuşmadı. Sadece anlamsız, gözümüz yaşlı birbirimize baktık. Ne yapabilirdik ki? Halimizi Allah’a havale etmekten başka ne gelirdi elden...

    *Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.

    İletişim: [email protected]

    03 Ara 2019 12:37
    YAZARIN SON YAZILARI