Rus Ortadoks ve Fener Rum Patrikhaneleri Ayrışması: Ukrayna Kilisesinin Bağımsızlığı

Arif Asalıoğlu

Arif Asalıoğlu

27 Ağu 2019 14:48
  • Geçtiğimiz senenin son baharında Ortadoks dünyasında önemli gelişmeler yaşandı.  

    Kiev’de kurulan Bağımsız Ukrayna Kilisesi’nin Başpiskoposu Metropolit Epifaniy ve beraberindeki heyet İstanbul’a gelerek, Fener Rum Patriği Bartholomeos’tan Kilisenin bağımsızlığını tanıyan "Tomos"u aldı. Bunun için Ukrayna Devlet Başkanı Poroşenko’nun da katıldığı törenler düzenlendi. Ve o törenlerde Ukrayna resmen bağımsız bir kiliseye kavuşmuş oldu. Ukrayna Devlet Başkanı Poroşenko "Bugün tarihi bir gün, Ekümenik Patrik ile işbirliği ve ortak çalışma anlaşması imzaladık." açıklamasını yaparken Bartholomeos da “Otosefal kararının Ukrayna’daki tüm Ortodoksların birleşmesini sağlayacağına inanıyorum” dedi.

    Fakat bu gelişme İstanbul Fener Rum Patrikhanesi ile Moskova Patrikhanesi’nin arasını tarihte hiç olmadığı kadar açtı. Ukrayna Kilisesi’ne otosefal statüsü verilmesi, Ortodoks Kiliselerinde son bin yılda yaşanan en büyük ayrılık olarak tanımlanıyor. Rus Ortodoks Kilisesi’ne göre Fener Rum Patrikhanesi’nin otosefal statüsü verme yetkisi bulunmuyor. Bu karar, Moskova'daki kiliseyle İstanbul'daki patrikhaneden papazların birlikte dini hizmet veremeyeceği ve ibadet edenlerin de birlikte komünyon ayinine katılamayacağı anlamına geliyor. Rus Ortodoks Kilisesi Meclisi Synod, Fener Rum Patrikhanesi tarafından yönetilen veya temsil edilen hiçbir etkinliğe katılmama kararı aldıklarını açıkladı. Kiliselerinde ibadet esnasında Fener Rum Patrikhanesi'nin isminin anılmamasının da karara bağlandığı söylenildi. Bu karara göre Synod, Fener Rum Patrikhanesi ile eş yürütülen tüm yapılarda, çalışmalarda ve organizasyonlarda temsilciliklerini askıya alacak.

    Tarihi Süreç ve Rus Ortadoksluğu’nun ortaya çıkışı

    Rus Ortadoks Kilisesi’nin tarihi gelişimini irdelersek bu günkü sert tepkiler daha iyi anlaşılacaktır. Altıncı yüzyıldan itibaren Slavlar bulundukları bölgeden çevreye yayılmaya başladıkları görülür. Balkanlara kadar inerler ve yarım yüzyıl içinde bölgenin asli unsuru hâline gelirler. Balkanların batısına yerleşen Slavlar Latin, doğusuna yerleşenler işe Bizans'ın etki alanına girdiler ve giderek birbirlerine yabancılaştılar. Bu etkileşim bugün bile devam etmektedir.

    Pax-Roma’nın giderek gücünü yitirerek, yerini Pax-Bizantiona'ya bırakmaya başladığı bir dönemde, Rusların ve diğer Slav halkların Bizans yanında yer aldığı görülür. Bütünüyle Bizans'a ait motiflerle dolu Ortodoks Hristiyanlığın kabulüyle de Rusya, durağan Bizans medeniyetinin hem etkisine girmiştir, hem de güç katmıştır. X. yüzyılda (M.S.957) Rusların en kuvvetli prensliği olarak kabul edilen Kiev'de Kraliçe Olga'nın Roma Hristiyanlığı ile Bizans Hristiyanlığı arasında seçim yapmakta zorlanması ve Prens Vladimir'in, 988'de Bizans Ortodoks inancını kabul etmesiyle devlet yönetiminde Bizans modelinin seçilmesi elbetteki siyasi bir amaçla olmuştu.

    Rusların Ortodoksluğu kabul etmesiyle birlikte, Rus kilisesi, İstanbul patrikliğine tabi bir "metropolit" ünvanı aldı. Ruhani sınıfını İstanbul'dan gelen Rumlar oluşturuyordu. Böylece Istanbul ile Kiyev-Rusya'sı arasında kilisenin neden olduğu büyük bir yakınlaşma oluştu. Bu gelişmelerin doğrudan Rusları ilgilendiren en önemli siyasi özelliği, Ortodoksluğun imparatorluğun kayıtsız şartsız hâkimiyetini kabul eden esasları benimsemiş olması ve o zamana kadar kabile farklılıklarından dolayı birbirlerinden uzak kalan halkların din nedeniyle kaynaşmaya başlamalarıdır.

    Hristiyanlığın kabulünün kültür alanında meydana getirdiği en önemli gelişme, Rusların alfabe ve yazı diline sahip olmalarıdır. Bizans alfabesi esas alınarak hazırlanan ve Latin alfabesinden bütünüyle farklı olan bu alfabe ile Ruslar, yazı dili olarak da Avrupalı kavimlerden ayrılmış oldular. Vladimir'in Hristiyanlığı kabulünden 120 yıl önce Bizanslılar tarafından Balkan Slavları için hazırlanan bir Slav alfabesi ve tercüme suretiyle meydana gelen bir dini Slav edebiyatı vardı. Bu alfabe, Selanikli rahip Konstantin Kiril tarafından tanzim edildiğinden Kirillika adını taşımaktadır.

    Kuzeyde yükselen III. Roma

    Yaroslav zamanında (1019-1024) Hristiyanlık Rusya'da tamamıyla yerleşti. Kilise teşkilatı tamamlandı, böylece Rus Ortodoks kilisesi, Rus kültürünün ve Rus milli hayatının saklandığı, korunduğu ve geliştirildiği bir kurum hâline geldi. Kısa süre içinde de Ortodoksluk hakiki bir Rus dini özelliğini kazandı ve Rus milli şuurunun ayrılmaz parçası hâline geldi.

    Ruslar, ortodoks Hristiyanları tarafından 1100 sene boyunca gerçek Hristiyan imanını temsil ettiği kabul edilen İstanbul'un Türkler tarafından ele geçirilmesini, Florence Konsülünü kabul ederek Roma ile birleşmeye razı olan ve Latinlerin önünde eğilen Bizans kilisesinin Allah tarafından cezalandırılması olarak değerlendirdiler. Bu durumda, Moskova gerçek imanın tek muhafızı olarak kalıyordu. Bu gerçeği Rahip Philotheus şöyle dile getirdi: “Yeni bir Roma, III. Roma, kuzeyden yükseliyor ve kâinatı aydınlatıyor. Bu III. Roma sonsuza dek sürecek ve IV. Roma asla olmayacaktır. Bu nedenle Moskova kutsal bir yer hâline gelerek, Roma'nın mirasçısı olma hakkını devralmıştır. Onun görevi bir dünya imparatorluğu hâline gelmektir."

    Rus çarı III. İvan (1462-1505) Moskova Knyezi olduğu zaman Moskova ufak bir beylikti. İlk karısının ölümünden sonra 1472'de Bizans'ın son İmparatoru olan Basileutu'nun yeğeni Zoe Sofiya Paleolog ile evlendi. Bu evlilikten sonra Bizans ile kan bağı da kurulmuş olsa bile III. Ivan, papanın beklentilerini boşa çıkarmaktan başka, dünya Ortodoksluğunun da tek temsilcileri olduğunu ileri sürdü. Bu amaçla ilk adım olarak, Bizans'ın 'iki başlı kartalını kendi arması olarak kabul etti ve bir anlamda Moskova Knezliğine "Doğu Roma İmparatorluğu"nun varisi görüntüsünü vermeye çalıştı. Böylece, Moskova’ya III. Roma adı takıldı. Bu dönemde geçmişte Bizans'a ait bütün töreler ve törenler Rus sarayına sokuldu. III. Ivan, otoritesinin Bizans'ta olduğu gibi ilahi kaynaklı olduğunu ve kendisinin "Devlet, vatan ve din"i temsil ettiğini kabul ettirdi.

    Moskova Patrikahanesi’nin kuruluşu

    1580'li yılların en önemli özelliği, Moskova'da yeni bir patrikhanenin kurulmasaydı. Çar Boris Gudunov, Moskova'da bir patrikhane kurarak, Rus kilise mensuplarının bütününün desteğini sağlamayı ve Moskova’yı aynı zamanda dini bir merkez haline getirmeyi istiyordu. Bunu gerçekleştirmek için koşullar da uygundu. Zira uzun zamandan beri Istanbul, Antakya ve diğer önemli kilise merkezlerinin temsilcileri Moskova'ya gelerek çardan maddi yardım talep etmekteydiler. Öyle ki Çar Ivan bile bir keresinde İstanbul'daki patrikhaneye oldukça yüklü bir para göndermiş ve Osmanlı sınırları içinde yaşayan Hristiyan tebaanın sevgisini kazanmak istemişti. Zaten Balkanlarda, İstanbul'da ve doğuda yaşayan Ortodoksların büyük çoğunluğu Rus çarını ve Rusya'yı bütün Ortodoksların hamisi olarak görmeye başlamışlardı bile.

    Ortodoks dünyasının dört patrikliği vardı: İstanbul, Kudüs, Antakya ve İskenderiye. Rusya'nın arzusu, beşinci patrikliğin Moskova'da açılmasıydı, 1588'de İstanbul Patriği Yeremia, Moskova'yı ziyaret etti. Boris Gudunov, Yeremia'dan Rusya'da kalmasını istedi. Yeremia'nın bu teklife sıcak bakması üzerine Moskova'da beşinci patriklik kurulması yönünde büyük bir aşama katedilmiş oluyordu. Böylece Moskova Metropoliti İova, Moskova patriği olarak ilan edildi. 1590 yılında da İstanbul patriği, Ortodoks Patrikleri Meclisi'nde, Moskova'nın beşinci patrikhane ve lova'nın da ilk Moskova Patriği olmasını onayladı. Böylece Rusya'da da geçmişte Bizans'ta olduğu gibi çar ile patrik yan yana gelmiş ve Rus Ortodoksluğu, Şark kiliseleri arasında fiilen en yüksek mevkiye çıkarılmış oluyordu.

    "Messianizm"

    Hliyle, Rus Ortodoks kilisesi etkisini artırmak için Ukraynalılar dahil diğer Slav topluluklar üzerinde çalışmaya başladı. Rusya, 1600’lerin ortalarından itibaren, bugünkü Ukrayna topraklarını denetimi altına almaya başladı. 1686 yılında da, Rus Kilisesi, Ukrayna’yı kendi alanına dahil etti. Dönemin Fener Rum Patriği IV. Dionisios buna onay verdiyse de, yerine gelen patrik ve Fener Patrikhanesi Synodu, bu kararı geçersiz ilan etti. Belirtmek gerekiyor ki, Fener Rum Patriği IV. Dionisos’un verdiği kararın geçerli olup olmadığı, bugün Moskova Patrikhanesi ile Ukraynalı milliyetçi rahipler ve Fener Patrikhanesi arasında tartışılan bir konu olmayı sürdürüyor. Ukrayna’nın hangi kilisenin ruhani alanında olacağı konusu da, 1686 yılındaki bu kararın meşruluk derecesi ile yakından bağlantılı bir konudur.

    18. ve 19. yy gelindiğinde Katkov, Khomyakov yada profesör Lamanskky gibi milliyetçi teologlar Ortodoksluğu Slav halklarını bir araya getirme amacına kullanmaya başladılar. Khomyakov, Kiriyevsky, Şişkov gibi 19 yy. milliyetçi Rus aydınlarına göre, Rusların da içinde oldukları Grek-Ortodoks mezhebi Hristiyanlığın yegâne doğru ve temiz (yani tahrif edilmemiş) mezhebiydi. Katoliklik ve Protestanlık, Roma medeniyeti ve skolastisizmin tesiriyle bozulmuş ve Avrupa giderek kaba bir materyalizme saplanmıştı. Bunun kaçınılmaz sonucu ise hayatın her alanında manevi değerlerin azalmasıydı. Buna karşılık Rusya antik kültüre tabi olmaksızın Bizans'tan tahrif edilmemiş (temiz) bir Hristiyanlığı almış ve onu olduğu gibi devam ettirmiştir, Rusya'da muhafaza edilen "mir" teşkilatı (toprağın, halkın müşterek malı olması), fertlerin kristalize olmasına, şahsi mülkün artmasına engel olmuştur, Avrupa medeniyeti artık "çürümeye" başlamıştır, Buna karşılık Rus kültürü taze bir varlık hâlinde gelişecektir. Buradan hareketle 19 yy bazı aydınları çok geçmeden "Messianizm"e ulaştı. Messianik görüşe göre, Rus dini, yalnız Rusya'yı değil Avrupa'yı da kurtaracaktı. Rusya, Avrupa'yı kendi egemenliği altına aldıktan sonra, Avrupa'da hayat yeni baştan ve Ortodoks dininin esaslarına göre yeniden düzenlenecekti.

    Tarihçi ve ilahiyatçı Dimitri Obolensey tarafndan ortaya atılan düşünceye göre: Bizans, Slav kökenli kavimlerin 6. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar 1.000 yıllık dönemlerinde kurdukları dinsel birliktir. Böylece, Rusya bir anlamda Ermenistan, Ukrayna, Moldavya, Romanya, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan, Makedonya, Yunanistan ve Kıbrıs'ı da içine alan bölgesel politik kuşağın başına geçmelidir. Kökeni itibariyle dinsel olan birlik III. Roma misyonunun günümüze uyarlanmış şekli olarak da kabul edilebilir. Rus kilisesinin en önemli yönetim mekanizması olan Kutsal Synod’un başkanı Pobedonostsev, Rusya'da yaşayan, Rus ve Ortodoks olmayan bütün milletlerin Ruslaştırılması konusunda Çar'dan yetki almıştı.

    Ekim Devrimi ve Kiliseler

    Bilindiği üzere 1917 yılındaki Ekim Devrimi sonucunda eski Çarlık Rusyası topraklarında kurulan Sovyet yönetimi, daha ilk baştan, din kurumuna şüpheyle yaklaşıyordu. 1930’lardan itibaren, dini zor kullanarak ortadan kaldırma yoluna gitti. Onbinlerce rahip kurşuna dizilir veya sürgüne gönderilirken, on binlerce kilise de, kapatıldı veya yıkıldı. Ne var ki, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Stalin, dine yönelik yoğun baskı politikası uygulamanın ters sonuçlarının olacağını gördü ve bu politikayı yumuşatma yoluna gitti. Bundan da ötede, özellikle Almanlar’ın savaşı kaybedeceği belli olduktan sonra, Doğu Avrupa’ya ve Balkanlar’a Sovyetler Birliği’nin mi yoksa İngiliz-Amerikan ittifakının mı egemen olacağı konusu gündeme gelmişti. Stalin, savaştan sonra Doğu Avrupa ve Balkanlar’a egemen olmak istiyor fakat bunun sadece komünizm propagandası yaparak halledilemeyeceğini görüyordu. Bu nedenle, bu ülkeleri dini açıdan da etki altına almak amacıyla, 1943 yılında, Moskova Patrikhanesi’ni yeniden kurdurdu. Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’da etki kurmak için dine başvuracağını gören ABD de, İstanbul Fener Rum Patrikhanesine desteğini artırdı. Böylelikle Fener Patrikhanesi ile Moskova Patrikhanesi, Soğuk Savaş’ın dini cephesini oluşturdular. 

    Soğuk Savaş sonrasındaki ilk önemli çatışma, 1990’lı yılların sonunda, Estonya Ortodoks Kilisesi nedeniyle çıktı. 1920’li yıllarda Fener Patrikhanesi tarafından kurulan Estonya Ortodoks Kilisesi, 1940’larda Estonya’nın Sovyetler Birliği’nin eline geçmesinden sonra Moskova Patrikhanesi’ne bağlanmış ve Fener Patrikhanesi, 1978 yılında, bu bağlanmayı tanımıştı. Fakat SSCB’nin dağılıp Estonya’nın bağımsız olmasından sonra, Fener  Rum Patrikhanesi, 1978’deki bu kararını iptal ederek, Estonya Ortodoks Kilisesi’ni yeniden kendisine bağlama girişiminde bulundu. Rusya’dan her alanda kopup AB ve NATO’ya entegre olmak isteyen Estonya yönetimi de, bu konuda Fener Patrikhanesi’nin desteğini istemişti. Fakat bu olay nedeniyle, Moskova Patrikhanesi ile Fener Rum Patrikhanesi’nin ilişkileri, kopma noktasına geldi. Sonunda iki patrik, 1997 yılında Odessa’da buluşarak, konuya çözüm buldular ve Estonya’da biri Fener’e, diğeri ise Moskova’ya bağlı iki Ortodoks kilisesinin kurulmasına karar verildi.
    Bağımsız Ukrayna Kilisesi’ne zemin oluştu.

    Ortodoks toplumlarda kilisenin milli kimlik inşasında nasıl önemli bir yere sahip olduğunu, bağımsızlığını kazanmak isteyen ve nüfusunun büyük çoğunluğunu Ortodoksların oluşturduğu milletlerin kimi zaman bağımsız devletten önce bağımsız milli kiliseye sahip olmaya çalıştıkları (Bulgarlar gibi) hatırlanırsa, Fener Patrikhanesi’nin Moskova Patrikhanesi’yle Ukrayna konusunda giriştiği mücadelenin sıradan bir dini çatışma olmadığı görülür. Bu mücadele, bir yönüyle, Ukrayna’nın Rusya’yla her anlamda bağlarının kopartılması meselesidir. Öte yandan, Fener Rum Patrikhanesi ile Moskova Patrikhanesi arasında Soğuk Savaş döneminden bu yana şiddetli gerilimlerin olduğu ve Fener’in ABD; Moskova Patrikhanesi’nin ise Kremlin yönetimine paralel şekilde politikalar uyguladığı hatırlandığında, bu mücadelenin aynı zamanda, ABD-Rusya çatışmasının dini ayağını oluşturduğu anlaşılır.  

    Ukraynalılar, tıpkı Rus ve Belaruslar gibi, Doğu Slavları’nın bir kolu. Ukrayna, 45 milyonluk nüfusuyla ve Avrupa’da Rusya ve Türkiye’den sonra yüzölçümü bakımından üçüncü büyük ülke olmasıyla, hem Rusya, hem de Batı açısından büyük önem taşıyor. Ukrayna toplumunun büyük çoğunluğu, Hristiyanlığın Ortodoksluk mezhenbine mensup. Rusya’dan bağımsız ve Ukrayna milliyetçisi ve Batı yanlısı çizgideki bir Ukrayna kilisesinin, Ukraynalılık kimliğinin yaratılmasında da çok önemli  bir aşama olacağı düşünülüyor. Ukrayna’da birleşik ve bağımsız bir milli kilise kurulması ve bunun Fener tarafından tanınması konusundaki en yoğun girişimler, bundan tam on yıl önce, Viktor Yuşçenko’nun cumhurbaşkanlığı zamanında yapılmış ve Yuşçenko, Doğu Slavları’nın Hristiyanlığı kabulünün 1020. Yıldönümü etkinliklerine Fener Rum Patriği’ni davet etmiş, ancak Fener Patriği, o dönemde Moskova Patrikhanesi’ni doğrudan karşısına almaktan çekinmişti. Şimdi ise şartlar değişmiş oldu.

    Ukrayna’da 2004’den beri gelişen Batı yanlısı olaylar ve 2014’de Kırım krizi Dünya gündeminde Ukrayna’yı üst sıralara çıkardı. Zbigniev Brzezinski gibi ABD yönetimine yakın ve  Aleksandır Dugin gibi Kremlin yönetimine yakın strateji uzmanları, Ukrayna’nın Rusya açısından ciddi önem taşıdığı konusunda hemfikirler. Rusya, eski Doğu Bloku ve eski Sovyet cumhuriyetlerinden pek çoğunun kendi nüfuz alanından çıkıp Batı’ya entegre olmasını kabullenebilir ama Ukrayna’nın kendisinden kopmasını kabullenemez. Çünkü Ukrayna’nın tamamen Batı’nın nüfuz alanına girmesi (veya Batı dünyasıyla bütünleşmesi) halinde Rusya, Balkanlar, Orta Avrupa ve Karadeniz’e erişim imkanlarını büyük ölçüde yitirmekle kalmayacak, “Rus ulusal kimliği”nin ne olduğunu açıklama konusunda da sıkıntıya düşecektir. 

    Gözden kaçırılmaması gereken bir kaç nüans var. Birincisi, Mart ayı sonunda Ukrayna’da cumhurbaşkanlığı seçimleri gerçekleşecek. Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko, milliyetçi kesimlerin desteğini yeniden kazanmasını sağlayacak böyle bir konuda somut sonuç elde etmek istedi ve buna odaklandı. İşin açıkçası sonuç aldı. İkincisi, Haziran 2016’da yüzlerce yılın ardından ilk kez Girit’te hazırlığı 55 yıl süren Pan Ortodoks Konseyi toplandı. O konseye Rusya katılmadı. İstanbul Patrikhanesi rahat tavır alarak, Ukrayna’nın bağımsız kilisesine ulaşmasının önünü açtı. Çünkü Rusya o konseyde tepki işaretleri koymamış oldu. İstanbul Patrikhanesi ortodoks dünyasında "primus inter pares" yani "Eşitler arasında birinci". Ancak Moskova bunu tanımıyor. Girit’e gelmeme sebebi de 5. sırada olduğunu kabul etmemekti.

    Sonuç Olarak Ruslar, Hristiyanlığı Bizans’tan aldıkları için, Fener Rum Patrikhanesi’ne tarihsel açıdan saygı duyuyorlar ve Fener Rum Patrikhanesi’nin Ortodoks dünyasında “onursal” olarak birinci olduğunu söylüyorlar. Fakat bu birinciliğin tamamen “onursal” olduğunu, Fener’in Ortodoks dünyasında kesinlikle Vatikan’ın Katolik dünyasında sahip olduğu türden yetkilere sahip olamayacağını ifade ediyorlar. Bunun dışında, Ruslar, “bir zamanlar Fener’i Türkler’e karşı himaye eden, onların var olmasını sağlayan, biziz. Fener’in maddi sıkıntı içinde olduğu zamanlarda ona her türlü yardımı yapan da biziz,” diyerek, asıl güç merkezinin kendileri olduğunu vurguluyor. Ek olarak, Fener cemaatinin günümüzde sadece İstanbul’da birkaç bin kişilik Rum Ortodoks ile sınırlı olduğunu, buna karşılık Moskova Patrikhanesi’nin “iki yüz milyona yakın bir cemaatle”, Ortodoks dünyasının en büyük kilisesi olduğunu dile getiriyor. İşte bu açıdan, Ukrayna’da milli bir kilise kurulup bunun Fener ve diğer Ortodoks kiliseleri tarafından tanınması, 40 milyon civarında Ukraynalı’nın Moskova’nın ruhani alanından tamamen çıkmasına neden olacak ve Rus Ortodoks Kilisesi’nin liderlik iddialarına önemli zarar verecektir.

    27 Ağu 2019 14:48
    YAZARIN SON YAZILARI
    YAZARLAR