İnsan, sevgi ve nefret

Cuma Karaman

Cuma Karaman

06 Haz 2022 09:59
  • Tıpkı sevgi duygusu gibi nefret duygusunun ortaya çıkmasının da haklı veya haksız çeşitli sebepleri vardır. İnsanlık adına esas olan sevgi ve sevmek olduğu halde günümüzde, maalesef, sevgiye ve sevmeye uygun ortamı ve iklimi yok etmek için adeta kıyasıya bir yarış verilmektedir. Buna rağmen, hangi şartlar altında olursa olsun ortaya çıkan nefret duygusunu, ifadesini ya da tavrını anlayışla karşılamak ya da makbul görmek doğru değildir. Ancak oluşan nefretin sebeplerini anlamaya çalışmakta bir mahsur yoktur. Anlama gayretine girişildiğinde ise, şayet nefret duygusu bir psikolojik hastalığın sebep gerektirmeyen semptomu değilse, ortaya çıkan nefret duygusunun büyük çoğunluğunun hoş olmayan bir durumu ya da davranışı değiştirmekte karşılaşılan çaresizliğin bir sonucu olduğu görülecektir.


    Gözlerinin önünde işlenen bir kötülüğe, haksızlığa, hukuksuzluğa, saygısızlığa ya da zulme eliyle veya diliyle mani olamayınca insanın elinde geriye sadece kalben buğz ve nefret etmek kalır. Aslında şahit olunan kerih durumlardan ve bunların faillerinden nefret etmek insanın insani ve vicdani sorumluluklarını yerine getirmesinin en alt derecesine tekabül eder. Bir insan şahit olduğu haksızlıklar ve zulümler karşısında sessiz kalmanın üstüne bir de bunlardan kalben, ruhen ve vicdanen rahatsızlık duymuyorsa artık haksızlık ve zulmün bir parçası haline gelmiş demektir. Böylece zulme karşı nefret etmesi beklenenler kategorisinden çıkar ve nefret edilecekler kategorisine geçmiş olur. 


    Sevgi gibi nefret de insana doğuştan verilmiş bir duygu olmasına rağmen ortaya çıkan nefret duygusunun sebeplerini hiç düşünmeden bu duygusunu belli edenler çoğu zaman olumsuzlanır ya da bu tavırlarına bir başka çeşit nefretle karşılık verilir. Oysa o kişinin ya da kişilerin hangi şartlar altında kendilerini nefret duygularına kaptırdıkları ve bu duygularını niçin dışa vurduklarını (şiddete başvurmadıkları müddetçe) anlamaya çalışmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Asimetrik şartlar sebebiyle elinde nefret duygusundan başka bir şeyi kalmayan bir kişinin ya da kişilerin nefretinin oluşmasında haklı gerekçelerle nefret ettikleri kişilerin yaptıkların, hal ve tavırlarının rolü özellikle incelenmeye değerdir. 


    Tüm diğer insani duygular gibi sevgi ve nefret de insanların karşılıklı etkileşimlerinin bir sonucudur. Bu açıdan söz konusu duygular statik değil, değişkendir. Etkileşimin doğasının değişmesiyle birlikte sevgi hissî nefrete, nefret duygusu sevgiye dönüşebilir. Nefret duyduğunuz bir kişi gün gelir öyle bir davranışta bulunur ki kalbinizde ona karşı sevgi tomurcukları filizlenebilir. Ya da tam tersi bir davranışta sevgi hissiniz yerini nefrete bırakabilir. Sevgi ve nefret durağan bir ruh haleti olmadığı gibi nefret duygusu da her durumda kendisinden nefret edilmesi gereken bir duygu olmayabilir. Ancak, bizim gibi toplumlarda nefret duygusunun ortaya çıkmasına yol açan şartlar ve sebepler üzerine hiç düşünme zahmetine girilmeden kendisini şu ya da bu sebeple nefret duygusuna kaptıranlardan nefret etme gibi bir yanlışa sapılıyor. Oysaki, insana her iki duyguyu veren de Allah’tır. 


    Allah, iyilik ve kötülüğü bilsin diye insana akıl ve vicdan vermiş, bunların hükmüne göre tavır geliştirsin diye onu sevgi ve nefret hassaları ile donatmıştır. Aklın ve vicdanın yönlendirmesiyle insan doğru gördüğüne sevgi duyar ve o sevgi kişiyi sevgi duyduğuna yaklaştırır. Yine aynı şekilde aksi bir durumda ortaya çıkan nefret duygusu ise insanın nefret duyulan kişi, olgu, olay veya sıfatlarla arasına bir mesafe koymasına sebep olur. İnsanın insan kalarak yaşamını sürdürebilmesi için, tıpkı tüm diğer hisler gibi, bu iki duygu hayati önemdedir. Çünkü, sevgi duygusu celb-i menafa, nefret duygusu ise zararı defe hizmet etmektedir. 


    Öte yandan, niteliğine bakmaksızın her şeye ve hale koşulsuz sevgi duymak sevgiyi değersizleştirir. Kötüye, yanlışa, zulme, haksızlığa, ahlaksızlığa mesafe koyarak nefret duymalı ki sevgi gösterilen şeylerin değeri belirginleşsin. Yerli yerinde değerlendirmek yerine Allah’ın kullanması için insana doğuştan bahşettiği bu duygulardan birini ya da ötekini bastırmaya çalışmak da gereksizdir. Mesela, nefret duygularının seferber olmasına yol açan ortada sorunlu bir durum varsa bu duyguları tümden yok etmek yerine psikolojik ve pedagojik araçlarla sorunlu alana müdahale etmek daha akıllıca olacaktır. Tıpkı yaralı bir eli tedavi etmek yerine hiç gerekmediği halde kesmek hatasına düşmekten kaçınmak gibi nefret duygusunu tamamen yok etmek hatasından da sakınmak gerekir. 


    Kaldı ki, nefret duygularının görünür olması aslında çok daha büyük sorunların göstergeleridir. O sorunlara eğilmeden nefret edenleri hedefe koyup ötekileştirmek, şeytanlaştırmak ve düşmanlaştırmak çare değildir. Eşeğe gücü yetmediğinde semerine saldıran bizim gibi toplumların en büyük hastalıklarından biri de bu peşinci tavırdır. Bir nevi hastalığı teşhis etmeden hastaya gösterilen düşmanlıktır. Mesela, bir örnek olarak son dönemde yükselen dine/dindara karşı yükselen nefret duygularını ele alalım. Bu nefretin sorumlusu nefret edenler midir? Yoksa insanlık ve ahlak dışı hal ve tavırlarıyla, dini istismar ve her türlü ahlaksızlıklarına malzeme eden çıkarcı, cahil ve kaba kitleler midir? Burada oluşan nefretin dini istismara ve kötü gidişata karşı bir tepki olduğunu görmemek için herhalde kör olmak gerekir. Ben tam tersine bu tepkiyi bir çeşit kutsal direniş ve din adına yanlış gidişata muhalefet emaresi olarak görenlerdenim. 


    Neye mi direniş ve muhalefet? Kendisine “dindar” diyen her türlü yoldan çıkmış bir zümrenin peşine taktıkları şuursuz güruhları kötülüklere, haksızlıklara, hukuksuzluklara ve zulme tepki vermek yerine savunur hale getirmelerine… Bu gerçeği herkes gibi kitleler de, gençler de görüyor. Dolayısıyla, istismar amacıyla siyaseten bayraklaştırdıkları ne kadar değer varsa bu yoz zümreyle özdeşleştiriyorlar. Doğal olarak nefret duygularını istismar edilen o değerlere de yönlendiriyorlar. Bu noktada, mühim olan öfkeyi ve tepkiyi bir sonuç olarak dinden uzaklaşanlara ya da dine mesafe koyanlara göstermek yerine buna yol açan sebeplere yönlendirebilmektir. Çünkü, tıpkı sevgi gibi nefretin de sebepleri vardır ve sebepler oluştuğunda doğal olarak beklenen sonuçlara öfke duymak yerine asıl o sebepleri sorun etmek gerekir. 


    Bu yapılmadığı zaman, tıpkı bugün pek çok Doğu toplumunda olduğu gibi, insanların veya toplumsal kesimlerin birbirlerine karşı duyduğu nefretten başka geriye bir şey kalmaz. Müraice yapılan sevgi hamaseti havada kalır. Kalabalıklar azıcık farklı gördükleri insanlara ve hatta hayvanlara, doğaya acımasızca davranan nefret dolu güruhlara dönüşür. Hali hazırda olduğu gibi…

    06 Haz 2022 09:59
    YAZARIN SON YAZILARI
    YAZARLAR