2012'ye girerken etnik ve siyasal kimlik algıları

DOĞU ERGİL
Yayınlanma Perşembe, 12 Ocak 2012
Paylaş
X Post
Bizim devletimizin adı Türkiye Cumhuriyeti'dir. Karar organı da Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir.
Yani devletimiz ve Meclisimiz "vatan" dediğimiz bu siyasi coğrafya üzerinde yaşayan ve hukuken yurttaş olan herkesindir; öyle olmalıdır. Ama anayasamıza göre her yurttaş Türk'tür ve öyle olmak zorundadır. Türkler de tabii Türkçe'den başka dil konuşmazlar, konuşamazlar. Buna rağmen sorulduğunda yurttaşların yüzde 83,2'si anadilinin Türkçe, yüzde 14,3'ü ise Kürtçe-Zazaca olduğunu söylemiştir.
Stratejik Düşünce Enstitüsü'nün (Aralık 2011 araştırması) verilerine göre Van depremi, etnik düzlemde süren gerilimin fazla derine inmediği, yurttaşlık ve insani duyguların daha ağır bastığını ortaya çıkarmıştır. Ama cömertçe akan yardımların etkin dağıtımı konusunda aksamalar yaşanmıştır. "Hükümetin Van depreminden sonra aldığı tedbirleri yeterli buluyor musunuz" sorusuna üç seçmenden sadece biri (yüzde 35,9) yeterli demiştir. "Yeterli değil" diyenlerin oranı yüzde 31'dir. "Kısmen yeterli" diyenlerin oranı ise yüzde 26,5'tir. Bu veriler, resmi çevrelerin kriz yönetimi ve sivil toplum etkinliklerini örgütleme konusunda yeterince hazırlıklı olmadıklarını göstermektedir.
Kendilerini nasıl tanımlıyorlar?
İnsanlar tanınmak isterler ama başkalarının onları kendilerini tanımladığı gibi benimsemelerini yeğlerler. Bu nedenle katılımcılardan kendilerini tanımlamaları istendi. Yurttaşların yaklaşık üçte ikisi (yüzde 63,4) kendilerini "milliyetçi" olarak tanımladılar. Geri kalan üçte bir kendisini milliyetçi olarak tanımlamadı.
Türkiye'de milliyetçiliğin başat bir siyasal eğilim olduğu açık. Ancak kendisine milliyetçiyim diyen herkes bunu bir etnik tanımlama olarak algılamaktan çok "vatanseverlik" olarak değerlendirmektedir. Oysa bu iki kavram birbirinden farklıdır. Vatanseverlik, tüm vatandaşları (etnik ve dinsel farklılıklarına bakmaksızın) kucaklarken etnik temelli milliyetçilik, dar tanımlanmış, millet olgusunun dışında gördüğü diğer yurttaş kümelerine hasmane bir tavır almıştır. Bu da bir ölçüde ulus olma ve ulusçuluk duygularını zayıflatmıştır.
"Laik misiniz" sorusuna yurttaşların yaklaşık üçte ikisi (yüzde 60,5) "evet" demiştir. "Hayır" diyenlerin oranı ise yalnızca yüzde 30,3'tür. Bu sonuçlardan, laikliğin Türkiye'de artık yaygın olarak benimsendiği sonucunu mu çıkarmalıyız? Kısa yanıt "evet"tir. Ama şunlar da eklenmelidir: Cumhuriyetin kuruluşunda benimsenen "yukarıdan laikleştirme" politikası, son on yıllarda eğitim ve gelir artışı, meslekleşme, dünyaya açılma, kentleşme sayesinde sosyolojik bir olgu (laikleşme) olarak aşağıdan gerçekleşmektedir. Zor öğesi içermeyen bu kendiliğinden süreç, toplumda laikleşmeye değil, uygulamaya karşı olan duygusal direnci de kırmıştır.
Çelişki yok
Bu durum hem dindar hem laik olmayı bir çelişki olmaktan çıkarmıştır. Nitekim "Dindar mısınız" sorusuna yurttaşların üçte ikisinden fazlası "evet" (yüzde 67,5), yaklaşık dörtte biri de "hayır" (yüzde 25,3) demiştir. Bu durum bir kültürel-siyasal kimlik algısı olarak nasıl bir sonuç doğurmaktadır? Bunun yanıtı muhafazakârlıktır.
"Muhafazakâr mısınız" sorusuna "evet" diyenlerin oranı yüzde 49,9; "hayır" diyenlerin yüzde 38,4'tür. Bu bulgu, seçmenlerin hemen hemen yarısının muhafazakârlığı kendi kimliğinin önemli bir parçası olarak gördüğünü ortaya koymaktadır.
Dindarlık (yüzde 67,5), milliyetçilik (yüzde 63,4) ve laiklik (yüzde 60,5) Türkiye yurttaşlarının temel kimlik öğeleri olarak öne çıkmaktadır. Sağlıklı olan bu değerleri benimsemiş olan çoğunluğun onlar arasında bir çelişki veya çatışma görmüyor olmasıdır.
YAZARIN SON YAZILARI
ÇOK OKUNAN HABERLER

CHP'de kurultay satrancı: 'Kurultay' dedi! Tarih v...

Uyuşturucu operasyonu yapılan 7 ünlünün test sonuç...

'Hurdaya çıkardılar!' Ekrem İmamoğlu: “Yargıyı bi...

CHP’nin sosyal medya hesabı el değiştirdi!

Öcalan: “Demokrasinin kolayca inkar edildiği bir ü...


