Siyasetten beklenen

Türkiye'de biz 'siyaset' deyince iki şey anlıyoruz. 1- Seçimler. 2- Devletin tasarrufları (eylemleri.) Seçim fiilinin gerçek olabilmesi için seçenekleri/seçilecekleri de seçenlerin/seçmenlerin belirlemesi gerekir. Bizim geçmişimizde açık oy gizli tasnif gibi trajikomik uygulamalar var. Bugün de adayları seçmen belirleyemiyor. Dolayısıyla seçilenler üzerinde bir yaptırımı, gücü yok. Bu durumda seçilenler 'milletten' çok onları listeye koyanların vekilleri sayılabilir. Bakın toplumda önemi, saygınlığı olduğu için listeye konan kişilere; seçimden önce sık sık yüzlerini görür ve seslerini duyarken şimdi yaşayıp yaşamadıklarını bile bilmiyoruz. Oysa muhtemelen daha özgür bir parti yapısı içinde daha yararlı; daha rekabetçi bir siyasal sistemde daha yaratıcı olabilirler. Buyurgan partiler Seçilenleri halk belirlemediği için onlardan beklentilerini doğrudan talep edemiyor. Siyaset, bireylerin fikir, teklif ve sunabilecekleri yeniliklere kapalı; partilerin ideolojik konumuna (dünya görüşüne) programına ve önderlerinin tercihlerine göre belirleniyor. Önderler, ülke sorunlarını anlama, yorumlama ve kendi ülkelerini dünya sistemi içinde nerede görmek istedikleri konusunda hazırlıklı veya yanlış içindeyseler onları denetleyecek ve düzeltecek mekanizmalar yok denecek kadar az. Parti içi yenilenme (muhalefet bile demiyorum) oldukça sınırlı. Bu durumda siyaseti seçimlere indirgemek onu çok daraltmak demek. Devletin baskın rolü Geriye devlet üzerinden siyaset yapmak kalıyor. Sosyal sınıfları belirginleşmiş, aralarında güç dengeleri oluşmuş, ekonomisi güçlü, sivil örgütleri gelişmiş ve faal bir toplumda devlet, hizmetkâr konumdadır. Ama sınıfları gelişmemiş ve farklılaşmamış, ekonomisi zayıf, sivil toplum örgütleri az ve cılız bir toplumda devlet egemen ve emredici konumdadır. Cumhuriyet kurulurken o kadar yoksul ve gelişmemiş bir toplumduk ki, onu ancak bir devlet teşkilatı bir arada tutabilirdi. Dağılan imparatorluğun terk ettiği topraklardan Anadolu'ya göçen nüfusu yerleştirmek, iç çatışmaları durdurmak, dış tehdidi bertaraf etmek, tarıma dayalı ekonomiyi düzenlemek ve geliştirmek gerekiyordu. Bu işlevler devlete olağanüstü bir güç sağladı. Devleti denetleyip işleten bürokrasi, kendisine rakip olacak başka bir sosyal sınıf olmaması nedeniyle üstün ve hesap vermezlik konumunu sürdürecek kanunlar yaptı, kurumlar oluşturdu. "Devleti kuvvetlendiriyoruz" diye tam bir vesayet düzeni kurdu ve kendisi de vasi konumunu kazandı. Bu kurgu toplumun gelişmesine, sivil toplum örgütlerinin serpilmesine ve bireysel özgürlüklere büyük ölçüde engel oldu. DP (Menderes), ANAP (Özal) ve AK Parti döneminde toplumun siyasete ağırlığını koyması çabası gösterildiğinde vesayet kurumları ve kadroları harekete geçti ve siyasetin hep devletin (dolayısıyla bürokrasinin) tekelinde kalmasına vesile oldu. Gerekirse kan döktü. Bugün AK Parti iktidarı, bürokrasinin siyaset üzerindeki gücünü büyük ölçüde kırdı ama vesayet kurumları ve yasaları hâlâ yaşıyor. Onlar yaşadığı için siyaset devlet ve onun rakipsiz, denetlenmesi zor gücü üzerinden sürdürülüyor. Bu durumun, toplumun kendi dinamizmiyle sorunlarını çözecek örgütsel kapasiteye, hak ve özgürlük düzenine kavuşmasını geciktireceğini düşünmek zor değil. Keşke geciken bu sürece her biri devletçi olmakta iktidardan çok daha ileride olan muhalefet partileri müdahale edebilseler de sivilleşme siyasetini bir devlet tasarrufu değil, yurttaş girişimi olarak gerçekleştirseler. Çünkü devletçi düzen devam ettiği sürece haklar ve özgürlükler temelli bir hukuk, onu talep edip koruyacak bir sivil toplumu geliştirmek çok zor olacak.

YAZARIN SON YAZILARI