Babam...

Erkan Çıplak

Erkan Çıplak

04 Ara 2019 11:33
  • Babama en son ağustos 2016‘da sarılmıştım. Bu sarılmanın son sarılma olduğunu bilseydim çok daha uzun sarılır, kokusunu içime çekerdim. Fakat insan bilinmeze giderken bunları düşünemiyor. Üzülür diye yurt dışına gitmek zorunda olduğumuzu bile söyleyememiştim. Gurbete gittikten sonra da bir süre ona rol yaptım, “işler çok yoğun izne gelemiyorum baba” diye. 
    Bana kalsa gerekirse yürüyerek gider, doya doya sarılır, mavi gözlerinde kaybolurdum. Zamanla sesiyle bile teselli olmayı öğrenmiştim. Fakat artık o tok sesini duyamıyorum. Çünkü bir yıl önce babacığımın nefesi kesildi, sesine de nefesine de hasretim şimdi. Bu yaşta yetim gibi hissediyorum kendimi, mavi gözlü yaşlı amcalara sarılmak geliyor bazen içimden, keyifle sigara içen, içinden gelerek gülen ve anlattıkları ile etrafındaki insanları eğlendiren yaşlıları görünce dalıp gidiyorum. Çünkü babamın yokluğuna hala alışamadım. Nasıl alışacağım ki ben sürekli babamdan bahsederim, muhabbetlerde mutlaka konuyu babama getirir, ondan örnekler veririm. Çünkü babam benim kahramanımdı. Her şeyini örnek aldığım bir öğretmen, dinlerken haz aldığım iyi bir anlatıcı ve eğlenceli bir arkadaştı. Aradan bir yıl geçmesine rağmen “rahmetli” kelimesine bile alışamıyorum hala. Ve onu her zamankinden daha çok özlüyorum, muhtemelen birbirimize üç yıllık hasretimizden, hasretimizi dindirmeden gidişinden olsa gerek…

    Küçükken de çok özlerdim babamı, çünkü iş gereği bazen birkaç ay eve gelmediği olurdu. İlk günler anlamazdım ama aradan zaman geçince ağlamaya başlardım “babamı özledim, ne zaman gelecek” diye. Anneciğim de bilmezdi ama çocuklarını susturmak için tahmini bir zaman söyleyiverirdi. Kardeşimle birlikte annemin dediği vaktin öncesinde bir tepeye oturup babamın geleceği yolu gözlerdik. Bazen bir nal sesi, bazen bir at kişnemesi bizi çok heyecanlandırırdı. Ve çoğu zaman yanında atlarıyla bir kovboy karizmasıyla gelirdi babam. Birbirimizle yarış edercesine koşardık. Babam bizi görünce hemen dizginlere davranır, attan iner, hızlıca yere çömelir “oğlummm” diyerek bizi kucaklardı. O kadar güzel söylerdi ki “oğlum” kelimesini, ben oğluma seslenirken onun gibi tonlayamıyorum hala. Sonrasında bizi en uslu atlara bindirir eve kadar birlikte gelirdik. Bizden mutlusu yoktu, babaya kavuşmuştuk ve ata biniyorduk. Babamın gelişi evde bayram havası estirirdi. Sabah güreşerek bizi uyandırması için uyuyor numarası yapardık, ama biz ondan önce uyanırsak kahvaltıya kadar yanına yatmaya bayılırdık. Evdeyken zamanının çoğunu bizimle geçirirdi. Sık sık kuzine sobada kumpir ve külbastı yapıp yedirmeyi çok severdi. O etin lezzetini hala bulamadım. 

    Babayla geçen güzel günler çabuk geçerdi, gideceği gün yaklaşınca bir hüzün çözerdi eve. Türlü bahanelerle ona yardım ederdim, aslında amacım onunla daha çok zaman geçirmekti. Yolculuk zamanı geldiğinde kardeşimle beni birer ata bindirir, köyün dışına kadar götürürdü. Ayrılık yerine geldiğimizde yüzümüzdeki gülümseme yerini hüzne bırakırdı. Babacığım bizi öperek attan indir ve annemi bize emanet ederdi. Kendisi de hüzünlendiğinden hızla lider ata biter ve uzaklaşmaya başlardı. Kardeşim ve ben annemin elinden tutarak gözden kayboluncaya kadar film izler gibi babamı izlerdik. Sahne çok iyiydi çünkü, lider atın sağına ve soluna zincirleme bağlanmış onlarca at ve lider atın üstünde babam Kurt Russell havasında vadide ilerlerdi. Çocukluk işte, birkaç saat üzgün durur, sonra unutur oyuna dalardık. Ama şimdi unutamıyorum, geleceğini bilsem en yüksek tepeye çıkar günlerce onu beklerim, hatta bir at bulur evime kadar ben getiririm, külbastının en güzeli yaparım, sigara içerken ona eşlik edemem ama hasretini çekerim içime, sonra da beraber yatarız, o atlarla ilgili anılarını anlatırken ben eski günlerdeki gibi uykuya dalarım. Ama o uykuya dalan uyanmıyor, oraya giden geri gelmiyor maalesef…

    Babam hep gitti, bazen iki bazen üç ayda geri döndü. Sonra da benim yatılı okul hayatım başladı. Bu yüzden babama hiç doyamadım ben. Arkadaşlarım gibi çok uzun yıllar babayla hatıra biriktiremedim. Lise yıllarımda her çarşamba beni görmeye gelirdi, teneffüse çıkıp babamı göreceğim için bayram çocuğu gibi heyecanlanırdım. Günün birkaç saatini beraber geçirirdik, bu anlarda kocaman çocuk olmama rağmen en sevdiğim şey babamın elimi tutmasıydı. Sıkı sıkı tutar hiç bırakmazdı. Çocuklarımın elini tutmayı çok severim bu yüzden çünkü beni hep o anlara götürür.  Günün sonunda annemin bana gönderdiği yiyecekleri verir beni kaldığım yere bırakırdı. Köyün arabası babamı ordan alırdı. Ben yine giden babanın arkasından bakardım bir süre. Arkadaşlarımın yanında ağlayamadığım için yatma vaktini bekler, ranzama yatıp, battaniyeyi yüzüme çektiğimde kimse beni tutamazdı.  

    Lise, üniversite ve çalışma hayatı derken babamla artık hiç uzun sure bir arada kalamaz olmuştum. Bu yüzden yılda bir kez olan tatillerin her anı değerliydi benim için. Babam garantici bir adam olduğundan hiç sürpriz yapamadım, hep haber vererek giderdim. Babam saatler öncesinden köyün çıkışında yıllar önce bizim onu beklediğimiz yere gelir, bu sefer o bizi beklerdi. Uzun yıllar babamı hep aynı yerde evlat beklerken buldum. Tatilin her anı onun için de değerliydi, yılda bir kez gördüğü evlat ve torunları ile vakit geçirmekten çok mutlu olurdu. Fakat biz kendimizi baba ocağında değil de misafirliğe gitmiş gibi hissederdik çoğu zaman. Çünkü babam hiç yerinde durmaz bize hizmet ederdi. Biz seviyoruz diye günün her saati üşenmeden semaver yapardı. Bu yüzden tatil fotoğraflarının çoğunda ya semaver başında, ya mısır kavururken yada kuzu çevirme yaparken poz verirdi babam. Ve hep gülerken çıkardı fotoğraflarda çünkü evlatları ve torunları yanındayken ondan mutlusu yoktu. Biz de onu görmekten mutlu olur, uyku vakitleri dışında yanından hiç ayrılmaz, hatıralarını dinlerdik. Babam mükemmel bir anlatıcıydı, sıradan bir şey anlatırken bile yeni nesil torunlarını kendine baktırırdı.  Her güzel şey gibi bu güzel günler bittiğinde babama yine bir hüzün çöker, efkarına sigarası eşlik ederdi. Herkesten önce arabanın yanına gider, veda anına kadar orada sessizce beklerdi. Fakat elini öpüp  sarıldığımızda kendini bırakır ama çabuk toparlardı, yanımızdan uzaklaşıp hemen bir sigara yakardı. Arabayı göremeyinceye kadar arkamızdan bakarken bazen sol elini bazen sekiz köşeli kasketini sallardı. Babamdan hafızamızda kalan son görüntü hep o olurdu.

    Babamı en son 2016 Ağustos ayında görmüştüm. Bu kez tatile değil veda için gitmiştim. Hastalığı ilerlediği için artık onu bekleme noktasında göremiyordum, yavaş yavaş yokluğuna alıştırıyordu sanki. Ancak eve çıktığımızda anlamıştı geldiğimizi. Hemen kalktı saygıyla doğruldu yine o müthiş tonda “oğlum hoşgeldin” dedi ve ağlamaya başladı. Eskiden vedalarda ağlardı ilk defa buluşmada ağlıyordu. Sanki hissetmişti gideceğimizi, bir daha bizi göremeyeceğini. Sonra kendini toparladı, “nasılsın oğlum işlerin nasıl dedi” Bu sefer ben zor tuttum kendimi, çünkü bir işim ve işyerim yoktu artık. Eğer bir an önce yurt dışına gitmezsem özgürlüğüm de olmayacaktı. Ama iyi dedim babama, “yeni sezona hikayeler çalışıyoruz” fakat bizim için hikaye yeni başlıyordu. Her anı dünyalara bedel üç günün sonunda gitme vakti geldiğinde evde derin bir sessizlik vardı. Hasta babamı, yaşlı annemi bir daha ne zaman görecektim, doğup büyüdüğüm topraklara ne zaman dönebilecektim. Bu bilinmezleri yüreğime saklayarak ellerini öpüp defalarca sarılarak ayrıldım. Ve o son bakış, nemli mavi gözleriyle oğlum nereye gidiyorsun dercesine bakması…Çünkü ona yetmemişti üç gün. Bana da yetmemişti ama yapacak bir şey yoktu.  Kader ayrılık hikayesini yazmaya başlamıştı. 

    İlk gittiğimiz ülkede 15 günde bir annemi arar, babamla da konuşurdum. Bir süre böyle devam ettik ama hastalık ilerlediği için babam yavaş yavaş bizi unutmaya başladı. Uzun süre bizi hatırlamadı ve sormadı. Annem “artık tamamen sizi unuttu galiba” diyordu. Hastalığın seyri gereği biz de öyle düşünüyorduk. Fakat 2018 ağustos ayında cesur bir akraba bizi görüntülü konuşturmak istedi maksat unutup unutmadığını test etmek ve babamı bana göstermekti. Bir çocuk gibi görüşme anını telefonun başında bekledim. Ekran açılır açılmaz beni karşısında görünce biraz intizar ederek ve gözleri dolarak “oğlum sen nerdesin yahu” dedi. Bir an öylece kaldım, beni unutmamıştı, o evladını unutacak bir baba değildi çünkü. Baba burdayım diyebildim ama ortamdaki herkes ağlamaya başladığından gerisini getiremedim. Sonra da bağlantı sorunu yaşadık ve bir daha görüntülü konuşamadık. Bu fani dünyada babamı son görüşüm oymuş meğer. Üç ay sonra  da dünyamı başıma yıkan kara haber geldi. Onun da benim de en korktuğu şey gerçekleşmişti. Artık babamı ne görecek, ne de sesini duyabilecektim. Kendimi zayıf, sahipsiz ve güçsüz  hissetmiştim, uzakta da olsa baba ne demekmiş daha iyi anlamıştım. Baba güvendiğin dağmış, yaslandığın duvarmış meğer. 

    Bir yıl önce bugün ebedi istirahatgahına uğurlandı babam, o bizi onca yıl omzunda gezdirdi ama biz onu bir kere omzumuza alamadık. En muhtaç  zamanında yanında olamadığımız gibi son görevimizi bile yaptırmadılar. Hatta bununla da yetinmeyip azılı bir terörist gelecek gibi cenaze törenine ağır silahlı onlarca jandarma getirdiler bizim için. Bütün bunlara sebep olanları Allah’a havale edip, baş ucuna gidemesem de fatihalar, ihlaslar ve yasinler gönderdim babama. Üç yıllık hasretin üstüne birde bir de ayrılık acısı çok zordu ama kadere boyun eğmekten bu ayrılığa alışmaktan başka çare yoktu. Fakat semaver çayından, külbastıdan, soğanlı yumurtadan, et suyunda pişmiş bulgurdan, yoğurtlu marul salatasından ve kabak tatlısından eskisi gibi lezzet alamayacaktım. Çünkü onlar babamla yerken güzeldi, babam yapınca lezzetliydi. Hasılı babası ölünce sadece yetim kalmıyor insan, ağzının tadı da kalmıyor. Babamın hikayesi böyle bitti ama bizimkisi hala devam ediyor. Allah’ın rahmeti ve merhameti üzerine olsun babacım, sana layık bir evlat olmak ve cennet yamaçlarında buluşup hasret gidermek duasıyla…  

    04 Ara 2019 11:33
    YAZARIN SON YAZILARI