‘Demokrasiyse demokrasi!’ diyebilmek

Başbakan Erdoğan işi kavradı. Bu ülkede yıllar yılı “demokrasi” diye diye demokrasinin nasıl tepelendiğini anladı. Demokrasi lafını ağzından düşürmeyen nice yüce kişi ve kuruluşun aslında bir gıdımlık bir demokrasi inanmışlığı dahi olmadığını gördü. Onun için bugünlerde daha cesur bir biçimde herkese “demokrasi”yi hatırlatıyor. Dersler veriyor. Biz demokrasinin önünü açacak partiyiz diyor, yeni anayasada “katılımdan”, herkesin düşündüğünü söylemesi gereğinden söz ediyor, başörtüsü meselesinde Kılıçdaroğlu’ya kapı arasında ilk görüşmede “Haydi bakalım, göster kendini!” diyor vs. 1990’ların başlarında Erdal İnönü ve Süleyman Demirel’in kurduğu koalisyon hükümeti sırasında benim de içinde yer aldığım bir komisyon bugün “Rekabeti Koruma Yasası” olarak bilinen yasayı hazırlamıştı. Özal’la başlamış “piyasa” güzellemesi ikliminde piyasanın da kuralsız olamayacağını, piyasada adil bir rekabet ortamının kamusal bir düzenleme içinde sağlanması gerektiğini söyleyen ve bunun kurallarını yasalaştırmak isteyen bir çabaydı bu. Burada bu yasanın ve bu yasa sonucunda kurulmuş Rekabet Kurulu’nun hikâyesini anlatmak değil niyetim. Ama bu yasanın hazırlanışı sürecinde yaşanmış olaylardan ilginç dersler çıkarmak mümkün diye yazıyorum. Yasanın hazırlanışı sürecinde özellikle iş dünyasının ikna edilmesi gerekiyordu. Öyle ya rekabeti en çok bozanlar onlardı. (Tabii devletin de bozucu uygulamaları vardı ama bu başka bir hikâye). İş dünyasının TÜSİAD dâhil o zamanki aktörlerinin (Odalar, TİSK vs.) hemen hepsi kamusal alanda yaptığımız görüşmelerde nasıl da rekabetçi olduklarını anlatıp duruyorlardı ama kapılar kapanıp kendi kendileriyle kaldıklarında kara kara düşünüyorlardı bu yasa çıkarsa ne kadar olumsuz etkilenecekler diye. Anlayacağınız iş lafa gelince rekabetçi ekonomiye en ufak bir eleştiriye tahammül edemeyenler, aslında nasıl yapsak da bu yasayı engellesek diye çok çırpındılar. Ama ne çare ki Türkiye’nin 1996’da Gümrük Birliği kararını vermiş olması ve AB’nin böyle bir birlik için “Rekabet Yasası”nı bir gereklilik olarak görüyor olması yasanın engellenmesini boşa çıkardı. Bu hikâyeden varmak istediğim ise şu: o sırada en azından bizim gibi bir avuç hazırlık komisyonu üyesi, bu ülkenin piyasa ekonomisi ve rekabeti ağızlarından düşürmeyenlerin hiçbir biçimde rekabetçi olmadıklarını, aksine hepsinin devletle içiçe kurmuş oldukları bir “tekelci ekonomiden” yana olduklarını çarpıcı bir biçimde fark etmişti. Durumun bugün bile temelde değişmediğini söylemek mümkün. Yani bu ülkenin işdünyası nasıl, rekabet diye diye rekabetin tam aksi bir “tekelci ekonomiyi” yıllar yılı savunmuşsa aynı şekilde bu ülkenin yönetici elitleri de yıllar yılı demokrasi diye diye otoriter ve vesayetçi bir rejimi savuna gelmişlerdir. Bizim sistemimizin ikiyüzlülüğü budur. Şimdilerde Başbakan Erdoğan bu durumu kavramış görünüyor. O nedenle de demokrasiyi dillerinden düşürmeyenlere “Haydi bakalım, demokrasiyse demokrasi, dökün eteklerinizdeki taşları!” demeye getiriyor. Ve anladığım kadarıyla demeye de devam edecek... Burada ne ekonomik sistemde “rekabetin” ve ne de siyaset alanında “demokrasi” kavramının anlamları üzerinde durdum. Onların benim özlediğim bir sistem içinde nasıl yorumlanmaları gerektiğiyle ilgili bir şey de söylemedim, o nedenle de buradan başka anlamlar çıkarmak gerekmiyor. Ama şunu söylemeliyim ki seksen yıldır içinde yaşadığımız sistemin ikiyüzlülüğünü deşifre etmeden bu ülkede gerçek bir demokrasi kurmak pek mümkün değil. Erdoğan nasıl kendine güven içinde, örneğin CHP’ye “Hodri meydan, demokrasiyse demokrasi!” diyerek meydan okuyorsa, Türkiye’de solun da AKP’ye “Hodri meydan demokrasiyse demokrasi!” diyebilmesi gerekiyor. Taşların eteklerden dökülüp de gerçeklerin daha iyi görünebilmesi ancak böyle mümkün.

YAZARIN SON YAZILARI