“Âşığın
sıdkı cansızlara da tesir eder; insanın kalbine müessir olması neden tuhaf
sayılsın? Hz. Musa’nın sıdkı; dağa, asâya, hatta o muhteşem deryaya bile tesir
etmişti. (Hz. Musa’nın Tûr Dağı’ndaki tecellî esnasında asâsının yılan olduğu,
Benî İsrail’i Nil’den geçirirken onu deryaya çalınca on iki yolun açıldığına
işaret ediyor ki bunların hepsi Kur’ân âyetleriyle sabittir). Hz. Ahmed’in
sıdkı ise Ay’ın cemaline, hatta o parlak Güneş’e tesir etmişti.”
Hz. Mevlânâ
Sıdk, dosdoğru olmaktır; olaylara ve kişilere göre eğilip bükülmemektir. Hakkın hatırını her şeyin üstünde tutmaktır. Yılandan, akrepten kaçar gibi yalandan kaçmaktır. Emanete namusun gibi sahip çıkmaktır. Ya susmak ya da konuşunca hayrı ve güzeli konuşmaktır.
Yalan ikidir: Birincisi, gözüyle gördüğünün tersini beyan etmek; ikincisi ise hakikati saptırıp bizi yoktan var eden Yaradan’ı inkâr etmektir. İkincisi tüm varlığı da inkâr anlamına geldiği için insanın kendini de yalanlamasıdır, diyebiliriz. Yalan, sadakatin ve hakikatin en azılı düşmanıdır. İnsanlara yalan söyleyen, Rabbe karşı da yalan söylemez mi?
Günümüzde 19. ve 20. yüzyılın ağır inkâr yüklerini taşıyoruz. Komünizm, nihilizm, pozitivizm, natüralizm ve uzun bir zamandır da ateizm, deizm, belki de konformizm (sadece kendi yaşam alanına tapma) gibi gerçek kudret sahibini yok sayan ya da bu kudretin emirlerine, resulüne kulak tıkayan dev bir kitleden söz ediyoruz. Yani sadakatin ve hakikatin karşısında olan, insanın ontolojik varlığına uzak, manasız bir yaşamın peşinde koşan hakikatzedeler.
Yalan, aldatma ve toplumu ihanetle yönetmeye çalışan; en alt tabakadan en üst tabakaya kadar uzanan bir dünya insanı, doğruluğun bir aldanış olduğu hezeyanını yaşıyor. Hayatlarını da doğru ve sadakate vefalı olanlarla savaşmakla geçiriyorlar; çünkü onların yalandan kurdukları dünyanın tek tehdidi, sıdk üzerine hareket edenler ve onların yalanlarına alet olmayanlardır. Toplumların yalanda ve işine gelende kurdukları pragmatist ittifaklar ile kuru kalabalıkların sayısı, sıdk yolcularının inandıkları hakikatin yolunu değiştiremez.
Ahmet
Mithat’ın ünlü romanı Felâtun Bey ile Râkım Efendi’de, Felâtun Bey yaşamını
gösteriş, yalan, aldatma ve kendini olduğundan farklı gösterme çabası üzerine
kurmuş bir tiptir. Romanın diğer başkahramanı Râkım Efendi ise dürüst, çalışkan
ve onurlu bir karakter örneğidir.
Aynı şekilde Fyodor Dostoyevski’nin Budala romanındaki Prens Lev Mışkin, dünya
klasiklerinde dürüstlüğün, saflığın ve onurun simgesi sayılan karakterlerden
biridir. Ya da Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi’ndeki Dorian Gray, dünya
edebiyatının en ünlü ahlaki çöküş, ikiyüzlülük ve sahte kimlik karakterlerinden
biridir. İnsanları manipüle etme, sahte yüzlerle toplumu aldatma, sürekli
yalanlarla gerçekleri gizlemeye çalışma gibi bir zavallığın misalidir.
Sözün özü: “Bizi aldatan bizden değildir.” kutlu beyanı bile bir ömrü kurtaracak kadar dev bir hakikati haykırıyor. Hayat, doğruların er geç kazanacağını ve insanın yaşam amacı kadar önemli bir gerçeğin doğruluk ve sadakat olduğunu, her gün yalancıların düştükleri zavallı durumları, alçaklıkları göstererek hatırlatmıyor mu?
https://youtu.be/JWZ5tSraWIE
https://open.spotify.com/episode/1ozArK5iMMmLp4ooKQVoqF?si=ympqQ6sCT_CrKRi7nX7ngw