
Genelkurmay eski başkanı Sayın Yaşar Büyükanıt hakkında savcılığın yürüttüğü soruşturma ilginç sonuçlara gebe bir süreci işaret ediyor.
Hukukçu olmayan bendenize göre Büyükanıt’ın ekranlardan ikrar ettiği 27 nisan muhtırası yazarlığı meselesinin durumu çok tuhaf.
Şayet Sayın Büyükanıt yargı tarafından suçlu bulunursa sistem gerekeni yapacaktır.
Unutmayalım, 27 Nisan bildirisi ya da muhtırasının hedefi TBMM ve siyasi iktidar idi.
Yine unutmayalım muhtıra kelimesinin kökeninde ihtar kelimesi var; ihtarın gereği yapılmadığında da ne olacağı malum.
Bir devlet memurunun, Genelkurmay Başkanı’nın, TBMM’ye, hükümete ihtar çekmesi, ya da, hadi muhtıra yerine bildiri kelimesini tercih edelim, bir şeyleri bildirmesi çok net bir biçimde had aşımı demektir ve muhtemelen de bir suçtur.
Askerler “bildirme” kelimesini normal buluyorlar ise, mesela bir yüzbaşı bir generale “bildiririm” diye sonlanan bir yazı yazsa, ne olacağını çok merak ederim; TBMM’nin, AK Parti’nin de Anayasanın 118. Maddesindeki “bildirme” kelimesini normal bulmalarını bendeniz çok anormal bulurum.
Türk Ceza Kanunu’na göre de, dünyanın tüm ceza sistemleri için de, bir suçu övmek, desteklemek de yine bir suçtur.
Yukarıda belirttiğim gibi, eski Genelkurmay Başkanı Sayın Büyükanıt ile ilgili, ekranlarda ikrar ettiği 27 Nisan muhtırası ile kararı yargı üretecektir.
Ancak, bu süreçlerin, buna 28 Şubat süreci de dahil, bir de basın ayağı mevcuttur.
Basınımızda hala çok önemli köşelerde yazı yazan ve 28 Şubat sürecini, 27 Nisan muhtırasını açık açık desteklemiş olan gazeteciler (!) var.
Şayet yargı, 28 Şubat müdahalesinde, 27 Nisan muhtırasında bariz suç unsuru bulur ise bu suça kalemleriyle destek veren yani kanunların suç saydığı bir fiili aleni olarak övenlerin, destekleyenlerin hukuki durumu ne olacaktır?
Üstelik, bu gazetecilerin 28 Şubat, 27 Nisan süreçlerini sadece dışarıdan pasif bir biçimde desteklediklerinden öte de söylentiler mevcuttur; ancak, en azından, şayet yargı bu süreçlerde suç unsuru tespit eder ise, övme fiili internette, arşivlerde hepimizin karşısındadır.
Çevik Bir ya da Yaşar Büyükanıt gibi isimlerin yargı süreçlerinden ziyade, daha örgütlü ve daha tehlikeli bulduğum meselenin basın ayağının geleceğini merak ediyorum.
Üslubuna hayran olduğum bir gazetecinin işinden olma sürecinde, geçtiğimiz senelerde, bir polemiğin içinde bulmuş idim kendimi.
Oysa, tüm söylediğim, bir teorik doğruya, evrensel bir hukuksal paranteze dikkat çekmek için idi.
Gazeteciler, üstelik kendilerini merkezde konumlandırmak isteyen gazeteciler, yazılarının çerçevesini bir parantez içinde belirlemek durumundadırlar.
Bu parantezi de siyaset, devlet ideolojileri, mahalle baskıları, gelenekler falan değil, hukuk çizmektedir.
Anayasanın ikinci maddesinde ifadesini doğru bir biçimde bulan hukuk devleti ve demokrasi kavramları gazetecileri ve diğer tüm yazar-çizerleri şiddetten, şiddet çağrısı ve övgüsünden, sonunda şiddete varacağı açık süreçleri övmekten, nefret söylemlerinden hukuken uzak tutar.
Türkiye’de maalesef bu tür çok basit gerçeklerin algılanması, anlaşılması için yaşanmışlıklar gerekmektedir.
Oysa, muhtıranın arkasından şiddet geleceğini, muhtıranın mantıksal uzantısının şiddet olacağını görmek için, hele Türkiye’de, öyle çok teorik hukuk tartışmalarına da gerek yoktur, yakın tarihimize bakmak yeterlidir.
Umarım bu çok vahim hukuki hatayı yapan gazeteci arkadaşlar bu süreçlerden ders çıkarırlar ve gelecekte yaşanma ihtimali sıfır olmayan benzer süreçlerde muhtıraları anlamaya çalışmak hatta desteklemek gibi benzer hukuki vahim yanlışların içine düşmezler.
En çok da bu muhtıralar, askeri müdahaleler süreçlerini hala anlamaya çalışmak lafına bayılıyorum; 1960’dan günümüze hala anlayamadılar ise zaten onlar için epeyce üzgünüm.