Gözler samimi hasbilere hasret!

Fikret Kaplan

Fikret Kaplan

05 Ara 2019 13:31
  • Yol üzerindeki bir evin gölgesine varınca ellerindeki torbaları yere bırakıp bir müddet dinlendi ihtiyar. Hava oldukça sıcaktı. Saçlarına aklar düşmüş, zayıf ve temiz yüzlü, yaşlı bir kadındı bu. Bükülmüş beli, güçsüz kollarıyla yükünü taşımakta zorluk çekiyordu. Fakat buna rağmen ne kimseden yardım bekliyor ne de bu acizliğini ima eden en küçük bir harekette bulunuyordu. 

    Bir süre sonra, kadıncağız torbalarını alıp yeniden hareket etmek üzereydi ki güzel yüzlü bir genç yaklaştı yanına:

    - Müsaadeniz olursa size yardım etmek istiyorum! dedi oldukça efendi ve güven telkin eden tavrıyla. 

    Yaşlı kadın hayret içerisindeydi:

    -Yok, yok! Ben kendi yükümü taşırım! Hem kimseye verecek bir şeyim de yok zaten! 
    - Bir şey istemiyorum! dedi genç, insanın içini fetheden o güzel sesiyle.

    - Hayır, Hayır! Ben taşırım! diye diretti ihtiyar. Gencin bir ücret talep etmesinden çekiniyordu. 

    Ama gencin samimi hareketleri ve beden diline yansıyan sözcükleri itiraz edilecek gibi değildi. Kabul etti kadıncağız. 

    Birlikte yol almaya başladılar. Her adımda biraz daha dikkatle süzüyordu genci. Bu diğerlerine pek benzemiyordu. Ara sıra geldiği bu şehirde daha önce bu genci hiç görmemişti. Ya da ihtiyarlık…unutmuştu belki! 

    - Bak, sana verecek bir şeyim yok! 

    O ne kibarlık, o ne ağırbaşlılık ve insanın gönlünü fetheden hamiyetperverlik. Sanki beyanla ortaya dökülmesi gereken gerçek zenginlik ve enginlikler bu gencin kalp derinliklerinden fışkırıp ortaya dökülüyor:

    -Tamam! 

    Ayrılacakları kapıya gelince, yaşlı kadın yine hitap ediyor gence:

    - Bak, ben sana dedim. Sana verecek bir şeyim yok diye! Ama sen çok iyi bir gence benziyorsun. Senin gibi birisi daha yoktur bu şehirde… Hiç olmazsa ben de sana iyilik olarak bir nasihatte bulunayım: Muhammed diye birisi Mekke’de peygamber olduğunu ilan etmiş. Sen, sen ol, aman dikkat et! Sakın uyma ona!

    Genç, gözlerindeki hüzün ve alnında hakikati beyan eden o ışıltıyla cevap verdi:

    - O Muhammed, benim, dedi (sav). 

    Kadıncağız, hayret içinde ne diyeceğini bilemedi ilk anda. Yutkundu…ardından:

    - Eğer sen o Muhammed isen, sana canlar kurban! dedi.  

    Ve aradan asırlar geçti…

    O sevgi peygamberi ve onun getirdiği inanç manzumesinin daha derin önyargılarla kafalara kazındığı yıllar yaşanıyor…“Müslüman Öfkesinin Kökleri” başlığını taşıyan yazılarla İslam’ın “terörist üreten bir çatışma dini” gibi gösterildiği günler…

    Gazete kupürleriyle ya da televizyon ekranlarıyla bu resmin kazındığı beyinler, daha en başta İslam hakkında birtakım peşin hükümlerle hareket ediyor. Bu parçalanması zor önyargılar sebebiyle Doğu-Batı buluşmasından daha çok bir medeniyetler çatışması senaryosu işleniyor.

    ‘Müslümanım’ diyenler de o mukaddes değerlerin ve onun şefkat Peygamber’inin (sav) pak imajını yaşamlarına kurban etmekten hiç çekinmiyorlar. Bulundukları şartlara ve kendi hissiyatlarına göre, biraz da kendi çıkarlarına göre İslam'ı yorumluyorlar. Kendi hissiyatlarını mantık zannediyor, muhakeme zannediyor ve ona din diyorlar. 

    Bu korkunç önyargılara ve radikalizm düşüncesine karşı çağı doğru okumak, problemleri çok iyi belirlemek ve ona göre reçeteler sunmak hayati bir önem arzetmiş.

    İşte insanlığın bu dertlerine karşı, Hizmet gönüllüleri tarihin o altın levhalarında yerlerini alıyorlar. İyi değerlendiriyorlar içinde bulundukları zamanı, toplumu, sosyal yapıları ve konjonktürü. İsabetli teşhis ve reçeteler ortaya koymaya başlıyorlar. İnsanlığa hizmet etmeyi önemli sorumluluklarından biri olarak daima gaye-i hayallerinde tutuyorlar. İslam’ın sevgi, hoşgörü ve barışçı yüzünü bütün dünyaya ilan ediyorlar… 

    Fakat, rahatsız ediyor bu gayretler birilerini. İslam’ın aydınlık çehresini kendi aydınlığı ile insanlığa gösterip yaşatan Hizmet hareketini de dünyaya ‘terör’ olarak kabul ettirmek için her türlü düzmece oyunlara başvuruyorlar. Samimi Hizmet insanlarına kin duyuyorlar, haset ediyorlar. Heva ve heves, ilahiyatın, insanlığın, doğru düşüncenin ve doğru mülahazanın yerini alıyor.

    Dünyaya inandıramazlarsa da düzmece darbeyle, kin ve hasetle; yalan ve hıyanetle samimi Hizmet insanları ‘terörist’ ilan ediliyor ülkede. Suçsuz insanlar ve onlarla birlikte eşleri, çocukları, bebekleri, yaşlı anne-babaları sürükleniyorlar zindan köşelerine. 

    Yüce Allah, bu ağır imtihanlar içinde bazı hizmet gönüllülerini de tohumlar gibi saçıyor dünyanın dört bir yanına. Bir hikmete binaen savurduğu bu sevdalı kalplere çok iş düşüyor. İnsanlığın yeniden doğru olarak dünyaya gösterilmesi…  

    Salih adındaki Hizmet gönüllüsü de Batı’da yalnız ve kimsesiz bir köyün yakınındaki mülteci kampına düşmüş. Geride kalan yakınlarıyla muhabereden men edilmiş bir vaziyette hem hastalık hem gariblik hem de gurbet içinde biraz perişan bir hâlde… 

    Yakınındaki o köyde yine Mekke’deki önyargılı yaşlı kadın gibi birkaç insanla tanışıyor. İlk başta Müslüman kimlikleri otomatik olarak aralarına mesafe koyuyor. Müslümanların kötü imajı burada da karşısına çıkıyor. Halbuki, Müslüman, yeryüzünde emniyet, güven, doğruluk, sadakat, sulh ve huzurun temsilcisi ve teminatçısıydı. İnsanlığın İftihar Tablosu, emniyet ve güven telkin edenlerin en başta geleni, zirve emniyet ve güven telkin edeniydi. 

    Yardım ediyor o da etrafına… Ama gönlündeki güzellikleri anlatmakta zorlanıyor. Vazgeçiyor sözcüklere başvurmaktan. Dilini tam olarak bilmediği halde samimi hal ve hareketleriyle kısa sürede onları etkiliyor. Fazla konuşmadan, kelime tüketmeden de diyaloglarını geliştiriyor, gönülden gönüle bir muhabbet kuruyor.

    Güzel söz söylemek, iyi laf etmek önemli değil. İnsanın hali daima dilinin önünde olmalı. İnsanlar Hakk’ı sözlerden ziyade tavır ve davranışlardan okumalı, dinlemeli. Güzelliklerin lafını yapan insanlardan ziyade, onları yaşayanlara ihtiyaç olduğunu iyice kavramış Salih. Nefsinin kabullenmediği şeyleri başkalarına anlatmaktan, nefsinin tercümanı olmaktan Allah’a sığınıyor.

    Konuşurken gönül diliyle konuşuyor, konuştuklarını hal şivesiyle renklendiriyor, his ve heyecanlarıyla hep bir farklılık resmi çiziyor.

    Gökler ötesi ifadelerin akisleri sayılan tesirli gönül beyanlarına karşı hiç kimse alâkasız kalmıyor. Hemen ilk günlerde derin tesirini görmese de gönülden fışkıran, halle farklı bir şiveye ulaşan samimi beyanlar mutlaka ona açık kalpler üzerinde tesirlerini gösteriyor. Vicdan sistemlerini bütün derinlikleriyle tesir altına alıyor. Ve şuuraltında derin izler bırakan samimi hareketler çok küçük bir işaretle de olsa ortaya çıkarak en alâkasız ruhlara bile kendi boyasını çalıyor.

    Köyde yetmiş beş yaşındaki Sabine de ömrünün son deminde gerçek bir Müslümanla tanıştığı için çok mutlu. Salih sık sık komşusunu ziyaret ediyor, çat pat öğrendiği dille konuşuyor; ama gözünün önünde her gün biraz daha eriyip giden bu hanımefendi için bir şeyler yapamamanın sıkıntısını da çok çekiyor. 

    İslam’ı o aydınlık çehresi ile gösterecek, yaşatacak insanlara çok ihtiyaç var. Radikal, taşkın, vahşî ruhların, İslam’ın çehresini karartmasına karşılık, İslamiyet’in sevgi, hoşgörü ve barışçı yüzünü gösterme, farzlar üstü farz bir görev olarak hizmet insanlarının omzuna konulmuş. Çünkü hem İslam hem de Hristiyan dünyasında korkunç bir radikalizm problemiyle sarsılıyor insanlık. 

     Fakat, terk ettiği ülkesinde toplulukların, cemaatlerin başını çeken birtakım insanlar, anlamıyor bunu. Akademisyenler, yöneticiler yine aynı telden çalıp duruyorlar. Aynı meseleleri tekrar tekrar ısıtıp servis etmekten utanmıyorlar. ‘Cemaat şimdi de Hristiyan oldu, bu dünyada kalp kazanmak istiyor!’ deyip arkasına sıraladıkları akıldan uzak zavallı yorumlarla bir leke gibi duruyorlar İslam’ın alnında… ve onlara kanan sürüler güruhu…

    Bu gurbet diyarda o acı, elim ve hazin vaziyeti Hizmet sevdasıyla unutmaya çalışıyor Salih. Gönül verdiği davası her şeyin önüne geçiyor. Vatanını, ahbabını, akrabasını unutabiliyor. 

    Fakat “Vâ-hasretâ!” bir şeyi hiç unutamıyor. Gürül gürül o Hizmet günleri hiç gitmiyor gözünün önünden. Hem ona çok ağlıyor ve hem de geride kalan o masumlara…  

    Tanıştığı insanlar dünyaya karşı ona kuvvetli bir ümit veriyor. Deha derecesinde zekaya sahip ihlaslı nesillerin tam bir sadakat ve irtibatla insanlığa hizmet edeceklerini hayal ederek o kimsesizliği, o gurbeti, o zulümleri unutuyor.

    Hizmet gönüllüleri her geçen gün büyüyen ve kanser haline gelen insanlığın problemleri karşısında el ele, omuz omuza verip çözüm üretiyorlar. Kendi problemleriyle yüzleşiyorlar artık. Komplo teorilerine sığınmaktan vazgeçip muhasebe yapıyorlar. Aktif olarak yer alıyorlar hayatın içinde. Gerçek Müslüman profilini yaşayışıyla ortaya koyan temsiller görüyor insanlar. Cazibe merkezi haline geliyor Hizmet sevdalıları. 
     
    Farklı inançlara sahip insanlar arasında bir köprü kurulması ile daha barışçıl bir dünyanın imar edileceğine inanıyor onlar. Dinleri birleştirme gibi reformist bir yaklaşım peşinde koşmuyor. İnsanları değişik oyunlarla dinlerinden döndürme tarzı bir misyonerlik faaliyeti de gütmüyor. Bütün bunların ötesinde "herkesi kendi konumunda kabul etmeyi" bir düstur olarak görüyor.

    Polemiklerden ve politik hedeflerden uzak, sadece daha yaşanabilir bir ortam için atılan bu adımlar gelecek nesillere huzur verici bir iklim sunuyor. 

    Bugün gönül diliyle söylenen sözler ve hal şivesiyle seslendirilen beyanlar katiyen zayi olmayacak. Şimdilik zihinler onları birer disket gibi kaydediyor, şuur değerlendiriyor, mantık ve muhakeme besleyip büyütüyor ve yeni kalıplara, yeni şekillere döküyor. Mevsimi gelince belki de kalbin o sihirli beyanları, halin ruhlar üzerindeki o silinmez izleri ne duyulmadık şeyler ne görülmedik güzellikler ifade edecekler! Yeter ki cebr-i lutfi olarak yeryüzüne dağılan hizmet erleri gönül dilleriyle konuşsunlar. Hareketleri, yaşam tarzları fikirlerinin yansıması olsun. Çünkü, kulaklar doydu… gözler bu samimi hasbilere hasret…


    05 Ara 2019 13:31
    YAZARIN SON YAZILARI