Huzur Arıyorsanız Buyrun! Dr. Sadullah Nutku

Fikret Kaplan

Fikret Kaplan

25 Ağu 2021 18:09
  • ‘Ey bu vefasız zamanın fedakar talebeleri… 
    Ey bu sebatsız zamanın sebatkar Hizmetkarları… kolay mı zannediyorsunuz bu Hizmetleri…’ diyen Üstadımızın arkasında her şeye rağmen ben de varım diyen yiğit bir insan… 

    Bu felaket ve helaket asrında insanlığa mum gibi yanarak Hizmet etmiş samimi bir kalp sahibi… Üstad ve hasbi talebeleriyle o günlerde ateş denizinde mumdan gemiler yüzdürmüş farklı bir gönül eri… Dr. Sadullah Nutku

    Mehmet Ali Şengül Ağabeyimizin her konuşma ve sohbetinde tavsiye ettiği:
    “Kardeşim, sen gül bahçesindesin, gübrelere fazla bakma, çiçeklere, güllere bak, iyiliklere, güzelliklere bak. Bu dünyada tam istediğin gibi bir yer bulamazsın.” hakikat dersini bizzat Bediüzzaman'dan dinlediğinde hayatı değişen Dr. Sadullah Nutku… 

    23 Ağustos o güzel insanın vefat yıldönümü… Yaşadığımız bu süreci hapishane hatıralarıyla adeta o günlerden çizen bu yiğit insanı hayırla yad ediyoruz… 

    “Lekesiz alınlar, harama uzanmamış eller, içleri nur, dışları nur olan insanlar bizleri affetsinler!.. Onlar hapishanelerde iken dahi bizden hürdüler… Çünkü imanlarının, vicdanlarının emrindedirler. Allah’tan başka kimseye kulluk yapmamaktadırlar. Ne bareme girip, barem kulu olmuşlar, ne asli maaş endişesiyle asliyetlerini kaybetmişler, ne şu ne bu ikbal hırsının önünde secde etmişlerdir. Onlar karanlık, loş hapishane köşelerinde her türlü pisliğin barındığı bu yerlerde, gübreliklerde açan, her yere güzel kokular saçan güzel çiçekler gibidirler…

    Ben bilirim onları. Ben bir arada kaldım onlarla. Asrın kaybettiği bütün meziyetlere sahiptir onlar. İmanlıdırlar, vefalıdırlar, severler, sevilirler. Cesurdurlar, kahramandır. Kısaca tam bir Müslümandırlar.’  diye tarif ediyor Osman Yüksel Serdengeçti bu hakikat abidesini… 

    “Nefsini yenmiş insan… Hizmetleriyle Sadullah Bey herkes için vardı da sadece kendisi için yoktu. Kimseye eza ve ızdırap vermemiş bir insandı.  Sadullah Bey, bana göre dalga tutmayan koylar gibidir. Sadullah Bey sanki ayakları dünyada olduğu halde Cennette yaşayan bir kimse idi. Gözlerimin içine baktığı zaman ruhum ve kalbim yıkanırdı. Ellerimi tutunca sanki günahlarım dökülür, akar giderdi. Beni bağrına bastığı zaman ise sanki ayıplarımdan sıyrılırdım.” diyor Bekir Berk, 26 Ağustos 1972 tarihli Yeni Asya Gazetesi’ndeki yazısında… 

    Osmanlı Deniz subayı Süleyman Nutku Bey’in oğlu olan Sadullah Nutku, 1908 yılında Preveze’de dünyaya açtı gözlerini.   

    Süleyman Bey, daha sonra Üsküdar’a yerleşince Sadullah Nutku’nun çocukluğu da burada geçti. İlkokul, ortaokul ve lise tahsilini Üsküdar’da tamamladıktan sonra babasının da teşviki ile Askerî Tıbbiye’ye girdi. Başarılı bir tahsil hayatından sonra kıta doktoru olarak askeri birliklerde görev yapmaya başladı. Bu arada ihtisasını tamamlayarak verem ve iç hastalıkları uzmanı oldu. Asistan olarak ihtisas yaptığı yıllarda kendi çabası ile Almanca dilini öğrendi ve Alman Kralı Kayzer Vilhem’in, Dahili Hastalıkların Genel Teşhisi isimli kitabını Türkçeye tercüme etti. Anadolu’nun değişik yerlerinde uzun yıllar vazife yaparak binbaşı rütbesine kadar yükseldi. 1950 yılında kendi arzusuyla ordudan ayrıldı. 

    Sadullah Nutku, sosyal hayatın içinde insanların doğru yolu nasıl bulabileceği, ahiret inancının nasıl kolay anlatılabileceği üzerinde derin derin kafa yoruyordu…  

    İstanbul Beşiktaş’taki bir camide karşılaştığı bir zat hayatının akışını değiştirecek yolu ona gösterecekti… 

    Beşiktaş’ta Vişnezâde Camii’nde imamlık yapan Emekli Yüzbaşı Refet Bey’den aldığı Haşir Risalesi’ni okuyunca bambaşka ve tam da aradığı hazineyi keşfetmiş olduğunu gördü. Hatta bundan o kadar etkilendi ki Konya’ya yerleşmeye karar verdi. Zira, bu hazineyi onlara hediye eden Bediüzzaman’ın o tarihlerde o çevrelerde olduğunu duymuştu. Bir an bile olsa onun yakınında olmaya çok değer veriyordu Dr. Sadullah Nutku… 

    Bu şehre gelip burada bir muayenehane açtı. Hastalarını tedavi ederken onlara aynı zamanda hep bu yeni hazineden telkinlerde bulunuyordu. 

    Aradı, sordu… Bediüzzaman’ın Emirdağ’da ikamet ettiğini öğrenince onu ziyarete gitti. Konya’ya geliş gayesini öğrenen Bediüzzaman ona:

    “Kardeşim, sen gül bahçesindesin, gübrelere fazla bakma, çiçeklere, güllere bak, iyiliklere, güzelliklere bak. Bu dünyada tam istediğin gibi bir yer bulamazsın.” diyerek hakikat dersini verdi. 

    Bu sözler onu etkilemişti… Hele Hastalar Risalesi’nin eline ulaşması onun için tarif edilmez bir zenginliğe sahip olmak demekti… Bir hekim olarak hastalarına bu risaleyi ilaç gibi içiriyordu…  

    Fakat, bu, başka insanları rahatsız etti, hapishaneye atıldı, ağır işkencelere maruz kaldı… Ama o vazgeçmedi… Her seferinde daha da coştu sevdası… Üç senede Kur’ân’ı hıfzederek 55 yaşında hafız oldu. Hapishaneden tahliye edildikten sonra da sanki işkence, hücre hapsi gören o değilmiş gibi hizmetlerine devam etti…

    Dr. Sadullah Nutku yine hizmet için yollara düştüğü bir gün Fatih’te trafik kazası geçirdi ve 5 gün komada kaldı. 23 Ağustos 1972 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuştu ve Eyüp Sultan Mezarlığı’na defnedildi.  

    Küçük yaşlardan itibaren Bediüzzaman’ın yakınında olan Bayram Yüksel, bir hatırasında o dönemlerde halk dilinde “teyp” olarak adlandırılan makaralı ve magnetik şeridli yeni bir ses kayıt cihazından Bediüzzaman’ın Risale-i Nur dinlediğini ifade eder.  

    Bayram Yüksel Ağabey, bu hadiseyi şöyle aktarıyor:

    “Biz Üstadımızın yanında kaldığımız uzun seneler boş oturduğunu görmedik. Ya okur, ya tashih eder, veyahut okutur, dinlerdi. Hatta son zamanlarda teybe Risale-i Nur okuyorduk. Üstadımız da dinliyordu.

    Üstadımız, kendisini ziyarete gelenlere;

    ‘Yeni bir âlet çıkmış; Risale-i Nur hafızı, Risale-i Nur’u çok güzel okuyor’ diyor ve o âleti satın alıp dinlemeye teşvik ediyordu.” (Bayram Yüksel, Son Şahitler)

    Dr. Sadullah Nutku’nun İstanbul’dan Konya’ya göç ettiği 1950’li yıllarda, bu ‘teyp’ler piyasaya yeni yeni çıkıyordu. Dr. Sadullah Nutku, Türk işçilerin Almanya’da çalışmaya başlamasıyla, onlardan biriyle o zamanki fiyatıyla 2500 Alman Markı karşılığında çanta ebadında bir teyp cihazı getirtti. 

    Keyfine diyecek yoktu Dr. Sadullah Nutku’nun… Risale-i Nurlardan bahisler okuturken onların sesini bu teyp cihazına kaydediyor ve herkese dinletmeye gayret ediyordu. Fakat, onun bu çabaları Konya valisi başta olmak üzere bazı kimseleri yine rahatsız etti. 

    Çok geçmeden Konya Valisi Cemil Keleşoğlu, Dr. Sadullah Nutku ve diğer Nur Talebelerini cadı avıyla yakalatarak onlara eziyet etmeye başladı. Vali, Sadullah Nutku’yu, Risale-i Nur’lara bu şekilde hizmet etme kararlılığından vazgeçiremeyince, Feridiye Karakolu’ndaki ağır işkenceleriyle zulümlerini daha da ileriye götürdü… “Köklerini kazıyacağız bunların!” diyerek masum insanlara çok ağır zulümler yaptı. 

    İşte tam da bu sırada, Osman Yüksel Serdengeçti, Konya yollarına düşmüştü… 

    27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra Serdengeçti, 1961’de mebus olmak için adaylığını koymuştu. 

    Fakat, Konya’da konuşma yapacağı sırada gelen bir emirle tutuklandı ve Konya Hapishanesi’ne gönderildi. Dr. Sadullah Nutku ve diğer Nur Talebeleriyle tanışma imkanı buldu bu vesileyle… Bu aslında kendisini bir ara siyasete, makam mansıba iyice kaptıran Serdengeçti için bir lütuftu… 

    Serdengeçti, hapisten çıktıktan sonra duygularını “Yeni İstanbul” gazetesinde kağıda şöyle dökecekti:
     
    “Konya Hapishanesi’nde Risale-i Nur Talebelerinden bir Dr. Sadullah Nutku vardı ki, Allah’ım ne adamdı o! Nasıl imandı ondaki. Adam hapishanede idi, fakat gül-gülistan içinde idi. Gülen gözlerle bakardı insana. Her şeyi unutuyordum onun yanında. 
    Adam adeta teneffüs edilen bir şey gibiydi. Yanımdan bir ruh gibi uçuverip gideceğinden korkardım. Yanımdaki arkadaşa:
    ‘Şu pencereleri kapat. Sonra doktor uçar gider bu demirlerin aralarından…’ demiştim. Fakat onun uçmaya gitmeye niyeti yoktu. Bu kadar yüksek olduğu halde bizim gibi sürünenlerle beraberdi, bizi bırakmıyordu; kurtaracaktı o… 

    1961’de Konya’da seçimlere girmiştim ve propagandanın ikinci günü, sebepsiz tereddütsüz tevkif olunmuştum. İşte doktorla o zaman, orada karşılaştım. Beni gıyaben tanıyordu. İlk karşılaşmamızda, ilk hitabı şu oldu: 
    ‘Gazanız mübarek ola!’ 
    Cevap vermedim; çok öfkeli ve hınçlı idim. O, mütemadiyen bana bakıyor, bana yakın olmak istiyordu. 
    ‘Cenab-ı Hak, lütfetti de sizi buraya gönderdi. Sizi esirgedi, acıdı…’ gibi lâflar ediyordu. 
    ‘Şu adama bak!’ dedim içimden… ‘Meczubun biri… Bunun neresi lütuf!.. Meb’us olacakken, mahpus oldum!..’  Öyle öfkeliydim ki; bir hamlede mahkemeleri, hapishane duvarlarını yıkmak istiyordum. 

    Doktordan yüz çevirdim. Fakat nereye çevrilsem, o da o tarafa çevriliyordu. Her yönde onu görüyordum. Aynı sözler… ‘Cenab-ı Hak, lütfetti. Nedir o dışarıda onlar?.. Nutuklar, kendini övmeler, öbür tarafa sövmeler… Bir felâket… Cîfe!..’  Bir an, gözlerim gözlerine geldi. ‘Öyle değil mi?’ dedi. ‘Öyle’ diyerek, bu suali sessizce tasdik ettim. Hakikaten içime öyle bir huzur yayıldı… Meydanlar, nutuklar, alabildiğine karşı tarafa sövmeler, kendini ve partisini övmeler. Kazanmak için türlü dolaplar, dalavereler… Ya  Rabbi, beni bunlardan kurtardığın için sana binlerce şükürler olsun…

    Doktor, yaşlı gözlerle hapishanenin penceresinden göklere, göklerdeki bulutlara bakar, Kur’an-ı Kerim’den gökler ve bulutlarla ilgili o temâşâ-i şâirane âyetleri okurdu. Hapishanenin bahçesindeki ağaca bakar, Said Nursî’nin tohum ve ağaç teşbihlerini, nispetlerini dile getirirdi. 

    Ara sıra benim yine öfke nöbetlerim tutar. ‘Namussuzlar!’ diye nutka başlardım. Dr. Sadullah Nutku’ya bakınca, nutkum tutulurdu. Onda söz yoktu, öz vardı… Susmak, susmak… Tezekkür, tefekkür, temaşa…

    Doktor, derdim, ‘Sen dünyayı üçten dokuza boşamışsın, kurtulmuşsun. Ben hâlâ dünya ile evliyim.’ 

    Tatlı tatlı gülümserdi. Bana, ‘Sen büyük mücahitsin, biz, ben derdi, ufak bir…’  Dur, dur…
    O, beni büyüttükçe, küçülür giderdim. Kendisini küçülttükçe gözümde ve gönlümde o, daha fazla büyürdü…

    O sıralarda ihtilâlin başı, Cemal Gürsel, ‘Türkiye’de huzur yok!’ demişti. Kendisine bir telgraf çekecektim: ‘Türkiye’de huzur, Konya hapishanesinin falan koğuşunda, Dr. Sadullah’ın yanında, huzura kavuşmak istiyorsanız, buraya buyurun.’ (İmza, Serdengeçti.)

    “İşte Nurcu diye, hapishane hapishane dolaştırdığımız, karakol karakol dayak attığımız suçlulardan biri. Biz, bunları affetmiyoruz da… Diyeceksiniz ki, hepsi bu kıratta adamlar mı? Değil tabiî… Ama hepsi de bu ihlâsta, bu yolda, bu gönülde insanlar. Bu insanları suçlu diye affetmek bile bir saygısızlık. Ancak onlardan af ve özür dilememiz lâzım.” (Osman Yüksel Serdengeçti, Konya Hapishanesi’nde Risale-i Nur Talebelerinden bir Dr. Sadullah Nutku vardı ki, Yeni İstanbul, 1961) 

    25 Ağu 2021 18:09
    YAZARIN SON YAZILARI
    YAZARLAR