Allah'ın ruhu var mı?(1)

Halit Emre Yaman

Halit Emre Yaman

08 Şub 2019 19:34
  • Gözlerimizle görüp, kulaklarımızla işitiyor olsak da aslında görme de, işitme de birer vasıtadır. Bunlar yoluyla bilgilerin derlenip toparlanmak için gittiği yer olan beyin de başka bir vasıtadır. Diğer organlar gibi beynin ne şuuru ne de idrak kabiliyeti vardır. 
    Bütün insanların maddi vücudunu meydana getiren unsurlar aynıdır ama yeryüzünde insan sayısı kadar farklı karakter vardır. Demek ki insan sadece maddi vücuttan ibaret değildir. Dolayısıyla da yapılan her faaliyette maddi vücut bir vasıtadır. Asıl işi yapan, yani gören, duyan, düşünen, hisseden, seven ruhtur. Bu özelliği ile de insanın karakter ve kimliğini belirleyen de ruhtur. 

    Maddi vücudu kullanan ruh, devamlı bir şekilde öğrenir ve kendisini geliştirir. Bunları muhakeme eder ve Allah’ın yarattığı varlıklar arasında, esfele-i safilin ile alay-ı illiyyin arasında yerini alır. 

    Vücut hücreleri sürekli değiştiği halde, insanın karakteri, becerileri, davranışları büyük değişikliklere uğramadan aynı doğrultuda sürekli gelişir. Bu da göstermektedir ki insanın hayatı boyunca öğrendiklerini yöneten bir merkez vardır. Bu merkez, vücutta misafir olup, onu kontrol eden ruhtur. 

    Beden, ruhun evi ve dünya hayatını yaşamasında bir vasıtadır. Bedenin her tarafına hükmeden bir güç olan ruh, dünyayı onun organları ile algılar. Bedende meydana gelen bir problem veya bir hastalık sonucunda ruhun orayla ilişkisinde kesintiler olur. Bu durum ruhun, bedenle münasebetini engelleyecek seviyeye geldiğinde ölüm gerçekleşir.

    Hayatın dereceleri vardır ve en basiti bitkilerin sahip olduğu hayattır. Toprağa bağlı bir hayat süren bitkiler, tohum veya çekirdek vasıtasıyla dünyaya uyanırlar. En küçüğünden en büyüğüne kadar hayvanlar, bitkilere göre daha üst mertebede ve dünya ile daha çok münasebete sahiptirler. 

    Daha üst seviyede bir hayata sahip olan insan, aklı, kalbi, hayali ve bunların ötesinde ruhu ile bütün zaman, mekân ve âlemleri dolaşıp ötelere uzanabilir. Bu haliyle insan, bitkisel, hayvanî, maddî, manevî, ruhî gibi çeşitleri olan bütün hayat derecelerine sahiptir.

    Allah ü Teâla, Kur’an-ı Kerim’de “Sonra da ona, (döllendiği ana rahminde) en uygun, en dengeli şekli verdi ve Kendi ruhu’ndan üfledi ve sizin için işitme duyusu, gözler ve (kalbin merkezinde) iç idrak lâtifeleri var etti. Ne de az şükrediyorsunuz!” (Secde, 9) beyanı ile insana ikazda bulunmuştur.

    Bu ayetteki “… Kendi ruhundan üfledi…” ibaresine kadar insan üçüncü şahıs zamiriyle, daha sonra ise ikinci şahıs zamiri ile anılmıştır. Yani insana ruh üflenene kadar kayda değer bir özelliği yoktur. Ancak, ruh üflendikten sonra muhatap alınacak şerefli bir varlık haline gelmiştir. 

    Bu arada hemen belirtmek gerekir ki Allah, her şeyi bir hikmete binaen, bir maksada uygun olacak şekilde yaratır. Güzellik veya yararlılık bakımından derecelendirmek mümkün olmakla beraber, her yaratılan güzeldir. İnsanın algısına göre çirkin olsa bile, Allah yarattığı her şey ile ortaya mükemmel sanat eserleri koymuştur. Her şeyi uygun biçimde ve yerli yerince yaratmıştır. Bütün bunlarla birlikte, her yaratılana muhtaç olduğu bilgiyi ilham etmiş, başka bir ifadeyle programlamıştır.

    Allah, hayat gibi bir de ölümü yaratmıştır. Kıyas kabul etmeyecek derecede nimetlerdir bunlar. Zira her hayatın sonu ölüm, her ölümün sonu da yeni bir hayatın başlangıcıdır. Yeni hayat ise eskisine göre daha üst mertebededir.

    Toprağında bağrında ölen bir tohum, kendisi gibi binlerce bitki veya ağaca dönüşür. Bitkiler, yiyecek olarak hayvan ve insanda ölürken, o bünyelerde bir üst mertebeye çıkmış olurlar. Aynı şekilde, yenilebilen hayvanlar, insan vücudunda bir yiyecek olarak ölürken, insanî hayat mertebesine çıkmış olurlar. Tıpkı bunlar gibi, insan da ölüp toprak altına girmek suretiyle, dünya hayatına veda ettiğinde, ebedi bir hayata gözlerini açmış olur. Bu açıdan bakınca ölüm, hayattan daha güzel bir şey, bir nimettir.

    Allah, insanı, yeryüzünün halifesi olarak vazifelendirmiştir. Halife, “sonradan gelen, öncekinin yerini alan” demektir. Bu da göstermektedir ki insandan önce, yeryüzünde vazifeli olan başka yaratıkların olduğudur. Büyük bir ihtimalle bu yaratıklar cinlerdir ve kendilerine verilen vazifeyi hakkıyla yerine getirmediklerinden dolayı onların yerine insan istihdam edilmiştir.

    Kendisine vekâlet verilen insan, elbette Allah’ın tayin ettiği sınırların dışına çıkamaz ve o sınırların dışında tasarruf yapamaz. Zaten, insanın yapması gereken şeyler, peygamberlerin yapmış olduklarıdır. İnsan bu ölçü ve sınırlar içinde hareket ettiği sürece, vazifesini tam olarak yerine getirmiş olacaktır.

    İnsanın yeryüzüne halife olmasında en önemli unsur, ona “isimler”in öğretilmiş olmasıdır. İsimleri öğrenmiş olan insan, meleklerden üstün olabilme vasfını kazanmıştır. Kur’an-ı Kerim bu durumu şöyle izah etmektedir:

    “(Allah, yeryüzünün halifesi olarak tayin buyurduğu) Âdem’e, (bu misyonu sebebiyle melekler dâhil bütün yaratılmışlar üstündeki mevkiinin bir alâmeti, aynı zamanda söz konusu vazifesini yerine getirebilmesinin vasıtası olarak) bütün isimleri öğretti. Sonra, bütün nesneleri, isimleriyle birlikte meleklere takdim buyurdu da, ‘Haydi, tam yerinde ve gerektiği gibi Bana bütün bu nesneleri isimleriyle bildirin!’ diye emretti. (Melekler, hakikati idrak, aczlerini itiraf içinde,) ‘Sen’i bütün noksanlıklardan, manasız ve gayesiz iş yapmaktan tenzih ederiz. Bize ne öğretmişsen, bizim onun dışında hiçbir ilmimiz yoktur. Hiç şüphesiz, Alîm ve Hakîm Sen’sin Sen!’ dediler. (İnsanın genel manada meleklere olan üstünlüğünü daha bir tebarüz ettirmek için Allah,) ‘Ey Âdem! Şu nesneleri onlara isimleriyle bildir!’ diye emretti. Âdem onları isimleriyle bildirince de, (meleklere hitaben,) ‘Ben size, gökler ve yer, ne saklıyor, gizli ne sırlar varsa Ben hepsini bilirim; siz neyi açığa vuruyor, neyi de içinizde gizli tutmakta iseniz onları da bilirim demedim mi?’ buyurdu. Yine düşün ki meleklere, (ilmini, üstünlüğünü, hilâfete liyakatini kabul ve ona hilâfet vazifesinde yardımcı olma manasında) ‘Âdem’e secde edin!’ buyurduk. Hepsi secde etti, ama (kendisine de secde emredildiği halde, cinlerden olan) İblis etmedi. Dayattı, büyüklendi ve secde etmeyi kibrine yediremedi; (böylece, yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu. (Bakara 31-34)

    Bahsi geçen “isimlerin öğretilmesi” ifadesinden kastedilen şeylerden birisi, insandaki potansiyel öğrenme kabiliyetinin varlığıdır. Çünkü insan, hayat sahibi diğer canlılar gibi değildir. 

    Bitkiler, bünyelerinde bulunan hayat programına uygun şekilde büyür, gelişir ve ölürler; farklı bir şey yapabilecek bir iradeleri yoktur. 

    Aynı durum hayvanlar için de geçerlidir. Onlar dünyada yaşayabilmeleri için gereken kabiliyetlere sahip bir şekilde doğarlar. Doğdukları andan itibaren hayatta kalma mücadelesi içine girerler. Ne yapmaları gerektiğin bilir ve ona göre hareket ederler. 
    Meleklerin de bir hayat programı vardır. Kimi hep kıyamda, kimi hep rükûda, kimisi de hep secdede Allah’ı tesbih ederler. Bazıları da aksi mümkün olmayacak şekilde, kâinatın işleyişinde kendilerine takdir edilen vazifeleri yerine getirirler. 

    Bütün bu canlılardan farklı olarak insan, hiçbir şey bilmeden dünya hayatına gözlerini açar. Ayağa kalkması 1 seneyi bulur, konuşmayı 2 senede öğrenir, faydalı ve zararlı şeyleri öğrenmesi, çevresiyle iletişime geçmesi, alet kullanmayı öğrenmesi yıllarını alır... Demek ki insan diğer varlıklardan farklı olarak, eğitim ve öğretimle hayatta kalma ve terakki edecek şekilde yaratılmıştır.

    HALİT EMRE YAMAN
    @halitemreyaman2
    08 Şub 2019 19:34
    YAZARIN SON YAZILARI
    YAZARLAR