Türk ekonomisinin geleceği (IV): Sanayi politikası ve teşvikler

1980'lerden beri ekonomide piyasanın geliştirilmesi için kamu eliyle yürütülen denetim, düzenleme, sanayinin rekabetçi kılınması için gerekli destek, teşvik, kol-kanat germe mekanizması dünyada büyük oranda devre dışı bırakılırken, küresel bazda çokuluslu şirketler için adeta her yer dikensiz gül bahçesine çevrildi. 1990'ların başında merkezî planlama iyice havlu atınca, piyasa ekonomisi taraftarları tam bir zafer sarhoşluğu ile yaptıklarının meşruluğuna iyice inandı. Derken, 2008 itibarıyla gördük ki; bize ait bir ifade ile kominizim çöktü ancak zafer kapitalizmin olmadı. Konu geniş ancak küçük bir yerini gündeme alalım. Şimdi Avrupa başta olmak üzere rekabetçi kalmak ve bunu sürdürmek için yeniden sanayi politikaları, düzenleyici ve denetleyici devlet geri dönüyor. Avrupa bilhassa Asya'ya karşı ayakta kalmak için 2000 Yılı Stratejisi'nin merkezine kritik sektörlere yönelik sanayi politikalarını geliştirmeyi koydu. Türkiye'de 2023 vizyonunun bir gereği olarak 2011-2014 Strateji Belgesi'ni açıkladı. Bunun uygulama alanı olarak bir yandan teşvikler açıklandı, diğer yandan da reform takvimi üzerinde çalışılıyor. Evet, not edelim, reform başka, teşvik başka. Bunlar birbirinin yerine kullanılamazlar. Tamamlayıcı olarak ve tek seferde, bir arada ele alınmalıdır. Mevcut yaklaşımları eleştirdiğim en temel noktalardan biri burada. Eldeki cari açığın fotoğrafını çekip, 'açıklara neden olan bu sektörlerde, şu bölgelerde ve şu ölçekte yatırım yaparsanız, size bir dizi destek-teşvik veririm' denildiğinde bunun adı strateji olmaz. Türkiye'nin cari açığının sadece 'görünür' kısmı olan dış ticaret açıklarına odaklanmak gerekirse, bunun ağırlıklı kısmını ara malların oluşturduğu biliniyor. Bu açığın da yüzde 66'sı tek başına (i) demir-çelik-madencilik, (ii) otomotiv-makine ve (iii) kimyasallar oluşturmaktadır. Buradan yola çıkarak öncelikli ve stratejik yatırımlar tespit edilmiş. Bunların içinde, madencilik, demir ve denizyolu ile yük veya yolcu taşımacılığına yönelik yatırımlar, test merkezleri, rüzgâr tüneli ve benzeri nitelikteki yatırımlar, bazı turizm yatırımları, eğitim yatırımları, tutarı 20 milyonun üzerinde olan belirli ilaç yatırımları, savunma sanayii yatırımları öncelikli ilan dilmiştir. Bu yatırımlar, 1-5 arasında tanımlanan teşvik bölgelerinde yapıldığında, 5. Bölge desteklerinden yararlanacaklardır. Bir de 'stratejik' olarak tanımlanan yatırımlar var. GİTES ve İthalat Haritası çerçevesinde, cari açığın azaltılması amacıyla uluslararası rekabet gücünü artırma potansiyeline sahip ara malların üretimine yönelik yatırımlar bu kapsamda. Destek kriter ise şu; toplam ithalat değeri son 1 yıl itibarıyla en az 50 milyon $ olan ve yüzde 50'den fazlası ithalatla karşılanan (yurtiçi üretimi olmayan mallarda bu şart aranmayacaktır) alanlarda, asgari 50 milyon dolarlık ve asgari yüzde 40 katma değer üreten yatırımlar teşvik ediliyor. Yerli ya da yabancı fark etmez, yeter ki gelip yapsın. Bize göre sadece mevcut fotoğrafa odaklı bu 'statik' duruş, 50 sene sonrasının vizyonunu yansıtmıyor. Bu teşviklerin birkaç sene ithalatı daha da patlatacağından kuşkum yok. Ardından cari açık azalacak. Ancak bu strateji ile kalıcı değil, geçici olarak azalır. Zira 'belli alanda gelin ilaç üretin, biz de destekleyelim' yaklaşımı, gelecekteki küresel sağlık sektöründe nerede olacağının, bunu nasıl başaracağının bir vizyonu yok. Keza, korkutucu bir şekilde Türkiye'nin bilişim sektörünü artık 'stratejik' görmediği de anlaşılıyor. 2007 yılında o zamanın DPT'si beş sektörü 'stratejik' ilan etmişti. Şimdi onlardan bilişim ve tarım uçmuş. 'Tarıma, Tarım Bakanlığı bakıyor' yaklaşımından bütüncül bir strateji çıkmaz. Elâlemin 70 senedir ürettiği aracı üretmek bir 'strateji' midir? Mevcut araba sektörü ve teknolojileri 10 sene sonra kalmayacak. Arabanın kasası, motoru, tasarımından daha çok enerjisi ve yazılımı öne çıkacak. Son söz şudur; arkadan giden bir duruş, strateji değildir. Türkiye'nin sanayi stratejisinde 'önde giden' bir duruş yok.

YAZARIN SON YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER