Türkiye ekonomisinin geleceği (I)

İBRAHİM ÖZTÜRK
Yayınlanma Pazartesi, 9 Nisan 2012
Paylaş
X Post
Geçen hafta açıklanan teşvikler kuşkusuz açık seçik birçok veriye, ihtiyaca ve talebe dayanıyor.
Teşvikler gerekli, ancak yetersizdir. Yeterlilik şartı mimarisi iyi çizilmiş tutarlı bir reform mimarisi ile eşgüdümlü kılınması ve bütün bunların etki analizi yapılarak sonuç alınıncaya kadar takip edilmesidir. İsterseniz, birkaç yazı sürecek bu seride lafı teşviklere, ardından da reformlara getirmeden önce bir fotoğraf çekelim.
Önce görünür sorunlardan başlayalım. (i) 2009-2010 kriz dönemi hariç, 2006'dan beri bir türlü hedeflerin tutmadığı enflasyon. (ii) Enerji ve yüksek katma değerli, pahalı kritik ara mallarından mütevellit ensek olmayan ithalat bağımlılığı sebebiyle kurun da fayda etmediği kontrolsüz artan cari açık. (iii) Son iki yıldaki başarılı istihdam oluşturma çabalarına rağmen başta genç ve eğitilmiş kesimde yoğunlaşan ancak şimdi bir de hızla orta yaşlılara, yani çoluk çocuk sahibi olan kesime doğru kayan yüksek işsizlik. Yani Türkiye'de makroekonomik istikrarın henüz oturmadığı, istikrarın tam gelmediği anlaşılıyor.
Yüreğinize önce bir su serpelim. Bu verilere rağmen Türkiye'de 2001 yılında olduğu gibi, ya da bugün Avrupa'da yaşanmakta olan türden bir kriz olmaz. Çünkü söz konusu kriziler 'malî' krizler idi. Şimdi de zaman zaman türbülans olur, riskler ve elbette maliyetler artar, 'neler oluyor' diye sorarız, ancak eldeki bu malî ya da finansal yapı ülkeyi taşır. Ancak iki türlü kriz vardır. Birisi bizim 2001 ve şimdi de Avrupa'nınki gibi bağıra bağıra, göstere göstere gelen krizdir. Şimdi böyle bir şey yok. Diğeri de alttan alta derinleşen ve bir gün açık krizle sonuçlanacak olan 'sessiz krizdir.' Türkiye'de böyle bir damar var ve derinleşiyor. Tabii bir de 'kalkınmanın kalitesi' dediğimiz göstergeler var ki, bu konuda Türkiye bir yandan siyasetin, öte yandan da iş bilmez, açgözlü işadamı tipinin aymazlığı altında tam bir 'vahşi kapitalizme' sürükleniyor. Bu konuda, tam bir rant savaşına dönen sorumsuz ve tahripkâr şehircilik, çevrenin talan edilmesi ve iş güvenliği ve üretim sürecinde bir kenara atılan insan hakları başta geliyor. Bu açıdan bakılınca Türkiye'nin uzun vadede 'ölümüne' büyüdüğü ifade edilebilir.
Evet, Türkiye çok kötü bir sıkışmışlığın içindeki dünyada kriz sonrasındaki 2010-2011 döneminde büyüme, mali sağlamlık ve istihdam parametrelerinde nispi olarak pozitif yönde ayrıştı. Hatta bazı konularda 'model ülke' taltifini aldı. Ancak yukarıda saydığımız üç sorun bizim 'sessiz krizimizi' unutturmadı. Nitekim ekonomi idaresi de aslında çeşitli cephelerden hamle üstüne hamle yapıyor. Benim öteden beri iki temel hipotezim şudur: Türkiye'nin bütün sorunları, cari açığının, GSYH'sının yüzde 3'üne kadar geri çekildiği bir mimari içerisinde, ancak 2 trilyon dolarlık bir ekonomide çözülmüş olacaktır.
Türkiye 2002 yılından bugüne ortalama yüzde 5,5 oranında büyüyerek 300 milyar dolardan 10 senede 800 milyar dolar (1,3 trilyon TL) bandına kadar yaklaştı. Türkiye gelecek 10 yılda aynı büyüme ortalamasını tutturursa, 2023 yılında yıllık milli geliri 2 trilyon dolara yaklaşır. Ancak, cari açık Türkiye ekonomisi için bütün zaafları bünyesinde barındıran en kritik ve nihai göstergedir. Teşhis de tedavi de oradan başlamalıdır. Sanayinin rekabet zaaflarını, ekonominin yüzde 70'lerine varan devasa bir kısmını teşkil eden hizmet sektöründeki durumunu, finansal kırılganlıklarını burası göstermektedir. Cari açık Türkiye ekonomisinin 'kral çıplak' dedirtecek en şeffaf göstergesidir. O halde, dışa açık mevcut model içinde, cari açığını GSYH'sının yüzde 3 ve altına düşüren Türkiye eşzamanlı olarak işsizlik sorununu çözmüş, enflasyondan da kurtulmuş olur. Dolayısıyla Türkiye'nin ustalık dönemi göstergesi de sürdürülebilir bir büyüme patikasında olup olmadığını gösteren temel çıpa da cari açıktır.
İşte yeni teşvik mimarisine bu tespitlerden yola çıkarak devam edeceğim.







