Bilim ve stratejinin gücü ve İsrail
Şairlerimizden Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Üç Dil” adlı şiirinde “Çünkü sen ne tarih ne coğrafya/ Ne şu ne busun/ Oğlum Mernuş/ Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun” diye mısraları yer alır.
Buhar çağı, endüstri çağı, şimdi biyoteknoloji ve nanoteknoloji çağır derken çağlar tren vagonu gibi resmi geçit yapıyor. Biz ise teknoloji trenleri geçerken acaba ne yapıyoruz? Neden dışarıdan aldıklarımızı içeride yapmanın telaşı içinde değiliz? Yüksek teknolojide, dışarıya göbeğimizden bağlanmışsak, ki öyledir, bu bağımlılıktan ne zaman kurtulacağız?
Acaba siyasilerimiz ve bürokratlar nerede miadını doldurmuş bir ürün varsa onları üretmeyi ve fabrikalarını kurmayı sanayi ve gelişme mi zannediyor? Bu yüzden başkalarının terk ettiği teknolojiye mahkum halde kalır vaziyetimiz mi var? Eğitimimiz kopyala yapıştır olduğu gibi sanayimiz de öyle mi?
Evet bu soruları çoğaltabiliriz. Doğru cevaplara ulaşmak için doğru sorular sormak istiyoruz.
Sıcak harbin kapımızı tıkırdattığı şu günlerde bugünün dünyasındaki yerimize baktım. Askeriyemizde kendi bilim adamlarımızın ürettiği gelişmiş keşif, dinleme, izleme, istihbarat ve görüntü uyduları var mı? Buna bağlı elektronik harp sistemini kurmuş muyuz?
Ülkemizin kendisine ait gelişmiş nükleer başlıklı füzeleri ve füzesavar, tanksavar sistemlerimiz mevcut değil. Kendisine ait gelişmiş askeri uçağı, helikopteri ve bilhassa uçak gemileri, denizaltıları olan bir ülke haline henüz gelemedik.
Şu bir gerçek ki bir ülke kendi savunma sanayiini kendi öz bilim adamları ile kurmamışsa başkasından ithal ettikleri silahlarla caydırıcı bir güce sahip olması ve güçlü olması mümkün değildir.
Bindiğimiz arabalar, kullandığımız cep telefonları ve bilgisayarlar bizim değil. Samsung gibi bir Dünya markası olmuş elektronik ürünümüz var mı? Temizlik maddelerinden ilaç maddelerine kadar çoğu kimya sanayinde ve ilaç üretiminde dışa bağımlı durumda kalmamızı nasıl izah etmeliyiz?
Oyuna geliyoruz diyerek kendimize hafifletici bir neden bulma gibi bir hakkımız olduğunu da sanmıyorum. Kimler oyuna gelir? Elbetteki oyun bilmeyenler. Menfaate dayalı vahşi kapitalizmin, egemen sistemin kanunu bu! Peki böyle seyrederek mi treni yakalayacağız ve daha sonra da lokomotifine geçmeyi başaracağız?
Önce kendi medeniyetimizi ve insani değerlerimizi yansıtan bir eğitim modelini teşkil edeceğiz ve kendi milli üniversitelerimizi kuracağız. Kendi değerlerimizin süzgecinden geçmemiş, kopya ve ithal bilim ve felsefe ile (takma kafa ile), taklid (ARGE’siz) endüstri ile icada dayalı kalkınmaya ve buluş temelli ekonomiye geçmemizin mümkün olmadığının şuuruna varacağız.
Kalkınma deyince Japonya, Kore ve Almanya gibi ülkeler dikkatimizi çeker de burnumuzun dibindeki İsrail’i göz ardı ederiz. Halbuki bölgedeki rolü sebebiyle gündemden hiç düşmeyen bir ülke İsrail. İsrail’e kızanlar onu güçlü kılan şeyi, buluşa dayalı ekonomiyi nazara verme basireti ve feraseti gösterememektedir. İslam ülkelerinin zaafının, teknolojiyi üretmeye değil tüketmeye ve transfere dayalı anlayıştan kaynaklandığını göremezler. Asıl yaraya parmak basamazlar. İnsanımızın uluslararası arenada oyuna gelen değil oyun kuran güce sahip olması için öncelikle mucit nesiller yetiştiren ve kimlikli kazandıran bir eğitim yapısı ve okullarla mümkün olduğu konusunu gündeme getiremezler.
Silahını ve yüksek teknolojini dışarıdan ithal eden, dışa bağımlı bir bir ülkenin güçlü hale gelmesi ve gerçek bağımsızlığa kavuşması mümkün olabilir mi? Elbetteki hayır!
Bilimden ve stratejik çalışmalardan; bilim ve araştırma politikalarından habersiz, yüksek teknoloji ürünlerini Batıdan ithal eden Türkiye ve İslam dünyası İsrail’e “söz dinletemiyor”
“Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır (Yunus-100)” ayetinin bir manasını günümüzdeki bazı islam ülkelerinin durumu ile ilişkilendirebilir miyiz? Çağımızda güç bilim ve akılda olduğuna göre bilimin gücünden mahrum ülkelerin mahkumiyet ve meskenet içinde kalacağı kaçınılmaz olmaktadır.
Fransa cumhurbaşkanının 200 kadar seçkin bilim adamı ve aydın-düşünürlerden oluşan bir danışman ordusu olduğunu Fransa’da yaşayan bir akrabamdan öğrenmiştim. Doğrusu bizim liderlerin kaç tane bilim danışmanına sahip olduğunu bilmiyorum. Eğer varsa hangi niteliklere sahip olduğunu ve ne kadar yetkin olduğunu öğrenmek için de merak içindeyim.
Diyeceksiniz ki, bu ülkeler, bilim ve akıl ile hareket ediyorlarsa neden bu gücü barış için, insanlığın sorunlarını çözmek için kullanamıyorlar? Hatta emperyalist amaçlara alet ediyorlar; başka ülkeleri sömürme vasıtası yapıyorlar. Evet güçlü olmak başka onu insanlığın hayrına ve faydasına kullanmak daha başka şey. İnsan sadece akıldan ibaret bir varlık değil, akıl yanında kalb merkezine sahip. Ancak ne var ki her şeyi mekanik anlayışla materyalist bakış açısı ve felsefe ile izah eden Batı insanına kalbi zenginlikten, hatta böyle duyguların varlığından söz etmek bile mümkün olmamaktadır çoğu kere.
Bediüzzaman’ın dediği gibi nur-u akıl kalbden gelir. Yine Bediüzzaman “menfaat üzerine dönen siyaset canavardır” hükmünü verir. Kalbden-gönülden-manevi değerlerden mahrum bir akıl-felsefe sadece menfaatlerini görür. Menfaati esas haline getiren siyasetin ve bilimin ise Dünyayı ateşe saldığını ve yangın yerine çevirdiğini hep birlikte ibretle seyretmekteyiz. Dünyanın %90 zenginliğinin üstüne %10'luk gelişmiş ülkelerin konmasını başka nasıl açıklayabiliriz?
Bilimin-araştırmanın gücünü insanlığın hayrına kullanacak bir aklı kadar kalbi duyguları da gelişmiş bir ülkeye Dünyanın ne kadar büyük bir ihtiyacı olduğu açık değil mi? O ülke Türkiye niçin olmasın? Her yerdeki yangına itfaiye ile koşmaya çalışan Türkiye bilimin (üniversitenin) ve araştırmanın- stratejinin gücünü yanına alamadığı için yetersiz kalmaktadır.
Şimdi bu girişten sonra gelelim asıl konumuza: İsrail’in ARGE ve yenilik-icad üzerine güttüğü siyaset ile kalkınmayı nasıl başardığı konusuna... Umarım bu yazımız, özellikle bilim ve araştırma dünyamızın başındaki yetkililer ve aydınlarımız için bir ibret ve uyanma vesilesi olur.
İsrail’in Gücü
Mısır’da darbe yapan asıl gücün İsrail olduğu ABD Başkanı Barack Obama'ya yakınlığı ile bilinen New York Times gazetesinde yazıldı.*. Mısır'da şu an bütün iplerin Tel Aviv'in elinde olduğuna dair Başbakan Erdoğan’ın belgelere dayandırdığı açıklamaları oldu. Suriye’ye yapılması muhtemel saldırıda da en çok İsrail’in kazançlı çıkacağına dair basında yorumlar var.
İsrail bütün uluslararası oyunlarda hep kazançlı çıkan ülke olmasını neye borçlu acaba?
İsrail’in gücünü sadece Amerika ve dışarıdaki Yahudi güce bağlayanlar korkunç bir yanılgı içinde kalıyorlar.. Evet, Amerika ve Batı İsrail’in arkasındadır. İsrail lobisi de çok güçlüdür. İsrail’in asıl gücünü sürekli strateji üreten araştırma merkezlerinden aldığı unutulur.
İsrail’in asıl gücü sosyal politikalar geliştiren üniversitelerde çalışan binlerce bilim adamı ve araştırmacılardır.
Nüfusu Türkiye'nin onda biri bulunan ve bir karış toprağı bulunan İsrail teknoloji üretebilirken,Türkiye, tank,uçak, helikopter ve füze teknolojisi, tohum gibi biyoteknolojik ürünler almak için İsrail'in kapısını aşındırdı yıllardır. Günümüzde belirleyici tek gücün buluşçuluk yenilik, icat olduğunu biz bilmiyorsak da İsrail çok iyi kavramış bulunuyor. İsrail’in bilim adamı ve araştırmacı, bilimsel yayınlara yapılan atıf, üretilen patent ve buluşlar, inovasyon göstergelerini değerlendirerek İsrail’in bilimdeki gücünü (silah ve nitelikli eleman gücünü de) tahmin edebiliriz.
İsrail’in bilim adamı ve buluş sayısının bir zamanlar tüm İslam ülkelerinin toplamından daha fazla olduğunu Nobel bilim ödülünü almış müslüman fizik profesörü Abdüsselam’ın ''İdealler ve Gerçekler'' adlı kitabından okumuştum yıllar önce.
İsrail bilim adamları adım adım her gelişmeyi izleyerek ülke için politika ve strateji geliştirmektedir. İsrailli yöneticiler ve yetkililerin kulağı sürekli üniversitelerdeki gelişmelerdedir. Yıllar önce Kudüs’te katıldığım bir kimya kongresinde bu durumu müşahede etmiştim. Bakan ve bazı yetkililer sempozyumda bizimle birlikte idi. Bizim politikacılarımızın böyle adetleri olmadığını biliyoruz.
Dünyada en büyük gücün eğitilmiş insan olduğunun bilincinde olan İsrail eğitimi birinci öncelik haline getirmiştir. Küçük ama nitelikli nüfusu ile uçak sanayinde ve elektronik sanayinde de gelişmiş ülkelerle boy ölçüşebilmektedir. Altmış yıllık bir devletin dünyanın en büyük silah ihracatçılarından birisi olduğunu çok kimse bilmez. Silahın yanında diğer sahalardaki araştırmaları ve buluşları da insanlara parmak ısırtacak kadar ileride bulunmaktadır. Tarımda, sulamada İsrail bir dünya devi haline gelmiştir. İsrail bir çok alanda olduğu gibi biyoteknoloji alanında da çok ileri gitmiştir. Bedende dolaşarak bütün bağırsakların resmini çeken kamera hap bir İsrail buluşudur. İlaç sanayiinden İsrail büyük paralar kazanır. İlaç sanayi deyip geçmeyelim. Daha yakın yıllarda bulunan ve piyasaya sürülen cinsellikle ilgili bir ilacın elde ettiği gelir çoğu ülkenin yıllık ihracatından daha fazlaydı. Türkiye kendi ilaç sanayini geliştiremediği için ilaca ve tıbbi malzemelere yılda 10 milyar lirayı aşan miktarda para ödüyor.
İsrail tarımsal üretimde ileri teknoloji ürünleri yetiştiriyor.Suyun yetersiz olduğu sıcak kurak iklim kuşağında toprakların kalitesinin bozulduğu tuzlu ve alkali toprak koşullarında İsrail yüksek üretim yapmakta ve dünyaya tarım ürünleri ve çiçek satabilmektedir. Türkiye’nin uygun iklimine ve toprağına rağmen, böyle bir stratejisi ve önceliği yoktur. İsrail, ülkemizde kurduğu şirketler ile Türkiye’ye de mal ve hizmet satabilmektedir. İsrail’de 20 kadar ileri düzeyde tohum üreten şirket vardır. Karpuz, domates ve salatalık gibi bölgedeki önemli ihracatlık sebzelerin tohumlarının kilosu altından daha pahalıdır.
Ülkemizde dünya üniversiteleri içinde ilk 500'e giren (bir iki istisna) üniversitesi yokken, İsrail’de üniversitelerin tamamı ilk 500 içinde bulunuyor. İlk 100 içine 1 ve ilk 200 de 3 üniversitesi bulunuyor.
İsrail’de araştırma enstitülerinin her birisi üniversite gibi çalışıyor. İsrail’de bilim adamı topluma ve çevresine faydalı olduğu ölçüde ünvan alabiliyor. Bizde ise, topluma hizmeti yasaklayan bir YÖK sistemi Türkiyedeki bilimi dış ülkelerin taşoronı haline getirmiş bulunuyor. Çünkü akademik ilerlemelerde sadece yurt dışında yayınlanan bilimsel makaleler esas alınmakla Türkiyenin stratejik bilgileri hep dışarıya taşınmaktadır. Halbuki İsrail’de bilim adamını değerlendirirken, yetiştirdiği araştırmacı sayısı, İsrail endüstrisi için yaptığı katkılar, bölge için yaptıkları, ulusal komitelerdeki rolü ve diğer etkinlikler, hatta verdiği seminerler-konferansler bile dikkate alınır. Sadece üniversitelerde değil, araştırma enstitülerinde profesörlüğe kadar yükselme vardır.
Buluşçuluğa Dayalı Endüstri
Geçtiğimiz yüzyılın başlarında Japonya daha 40 sene önce Güney Kore birer avuç pirince talim ediyordu. Japonya, Güney Kore, Taiwan, Singapur ve Hong Kong'u bugün birer ekonomik güç haline getiren bu ülkelerin yeniliğe ve keşfe dayalı ekonomi ve sanayileridir. Tüm kurumları bağlayan ve işletilen bilim ve araştırma politikası tesis ettikleri için üniversiteleri kalkınmada “tetikleyici” ve “hızlandırıcı” bir etkide bulunmuştur. Bizde ise bu fonksiyonları yerine getirmek şöyle dursun, YÖK sisteminin sektöre/endüstriye hizmeti yasaklayan yapısı var. Tez çalışmaları ve bilimsel araştırmalar bizde hep unvan almak ve akademik terfi vasıtasıdır. Ergenekon gibi derin güçlerin dayatmasının bir eseri olan ve üniversiteleri tek tipleştiren ders ücretli YÖK sistemi, üniversiteleri dershaneye çevirmiş, hocaları gecesi ile gündüzü ile dersliklerin duvarları arasına hapsetmiş bulunuyor. YÖK’ün yerine nasıl bir sistem kuracağımız konusunda ise YÖK’te kafa karışıklığı hala devam ediyor.
Hedef ve Politika Oluşturabilmek
Son yıllarda ülkemizde gelen istikrarla birlikte üniversitelerde değilse bile TÜBİTAK gibi bazı kurumlarda önemli kıpırdanmalar var. Bu kıpırdanmalar ümit vermektedir. Hedef ve politika oluşturulduğu takdirde kendi bilim adamlarımızın ve kendi kurumlarımızın desteği ile büyük işler başarabileceğimizin örnekleri ortaya çıkmaktadır. İsrail’den aldığımız insansız keşif uçağını kendimiz yapabiliyoruz. Hızlı tren projesi de sanıyorum çoğunlukla kendi bilim adamlarımızın desteği ile sürmektedir. Türkiye yerli uydusunu yaptı. Bakanlığın elektrikli otomobil hedefi var. Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun 2005 yılındaki 11’inci toplantısında 2015’e kadar 1.1 milyar liralık bütçenin uzay teknolojileri için kullanılması öngörülmüştü. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın milli uydu projesi ile bizzat ilgilenmesi sonucu bu vizyonun mahsulü sayılan TÜBİTAK UZAY’ın yer gözlem uydusu RASAT uzaya gönderildi.
Bu örnekler, araştırmaya hedef verildiği ve güdümlü projeler halinde ülkemizde yüksek teknoloji adına üstesinden gelinemeyecek bir şey bulunmadığını göstermektedir.
Kim Ne Yapıyorsa Bu Ülke İçin Yapmalı
Son günlerde gündemden hiç düşmeyen İsrail örneğinden yola çıkarak asıl gücün bilimde ve araştırmada olduğuna dikkat çekmek istedim. Doğru bilim araştırma politikaları teşkil ettiğimizde; ve araştırmaya gerçek ihtiyaçlar doğrultusunda (örneğin yurt dışında aldıklarımızı içeride yapmak için) yön verdiğimiz zaman, siyaset yerine bilim hakim ve iktidar olacak, el yordamı ve göz kararı ile yürüyen işler yerini artık bilimin sağlam esaslarına bırakacaktır.
Harp sanayinde olsun, elektronikte, ilaçta, diğer sahalarda dışa bağımlı olmaktan ancak kendi bilim adamı ve araştırmacıların ARGE süreçlerinde yer alması ile kurtulabiliriz. Bizdeki temel yanılgı yetkililerimizin parayı bastırınca teknoloji transferi ile yenileşebiliriz-gelişebiliriz anlayışıdır. Halbuki önce zihniyet değişimini esas almalıyız, bizi gerçeklerle buluşturacak yeni bir bakış açısına ihtiyaç var.
Üniversitelerimizde yapılan bilimsel yayınların çoğunluğu akademik aşama için yapılıyor. Şu temel soruyu kendimize sormaya başlayabilmeliyiz artık: Yapılan yayınlar ülkemizin hangi temel sorusuna/sorununa cevap vermek için yapılmaktadır? Bilimsel yayıncılık stratejimiz var mı? Bakın üniversitelerde yüzlerce binlerce tezler araştırmalar yapılıyor ama bunlar genelde sinai, ekonomik ve kültürel hayatımız ve geleceğimizle alakalı değil.
Ülkemizdeki bilim potansiyelini ülkenin gelişmesi için kullanacak mekanizmalara sahip değilseniz bir bilim ve araştırma siyasetiniz ve stratejiniz yoksa, sizin üniversitelerinizin ve araştırma merkezlerinizin çok olması bir şey ifade etmemektedir. Yeni yeni teknoparklar, teknoloji merkezleri, merkezi laboratuvarlar açmanız, yeni yeni proje destekleri ihdas etmeniz, her yere üniversite açmanız sonucu değiştirmemektedir.
Ülkemizin en büyük bir handikapı, gerçek kalkınmanın bilimin rehberliğinde ve bilimin iktidarı ile mümkün olacağını sürekli vurgulayan düşünürlerden ve gerçek eğitim ve araştırma ve sorunları gündeme taşıyan basından mahrum olmasıdır. Burada Victor Hugo’nun şu sözünü hatırlıyoruz. “Bir milletin büyüklüğü, nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve faziletli kişilerin sayısı ile belli olur.”
* http://www.samanyoluhaber.com/dunya/Misirda-butun-ipler-o-ulkenin-elinde/1024380/
YAZARIN SON YAZILARI
ÇOK OKUNAN HABERLER







