Gezi Parkı olaylarının bir analizi
Eğitimin kimlik ve beceri inşa edici yönü olmayınca medya yolu ile popüler kültür ve Holywood anlayışı boş kalan meydanı dolduruyor. Bu kültürle yetişen sınırsız ve sorumsuz bir gençlik kitlesi var şimdi karşımızda. Bu gençlik kitlesinin ellerinde hedef ve amaç bulunmuyor. Neye inanacaklarını ve neyin iyi ve faydalı olduğunu da bilmiyorlar. Bir eğitimki, gençleri topluma ve kendisine faydalı hale getiremiyor ve onları boşlukta bırakıyor. Bir ülke için bundan daha vahim ne olabilir!?
Özellikle son 20 yılda yetişen gençlikte ideal ve bir sosyal amaç kalmadı. Özellikle eğitimdeki akıl almaz muhteva boşluğu; eğitimden beklenilenlerin (beceri, kimlik, meslek..) alınamaması gençleri sosyal patlamanın eşiğine getirdi. Bu durum, gençlerde büyüklere-yetkililere karşı büyük bir güvensizlik oluşturmuş durumda.
Doksan öncesi gençlikte ister sağ olsun isterse sol olsun iyi kötü bir sosyal hedef vardı. Kişiler belli ölçüde de olsa kitap okuduğundan, toplum için ve kendisi için faydalı hale gelecek bir şeyler kazanıyordu. Gençlikte bir riske girme kültürü oluşuyordu. Ama şimdi özellikle eğitimin sınavdan ibaret hale gelmesi ve içinin boşalması ile, karşımızda egoları daha yüksek bir gençlik; bireyselleşmiş daha bencilleşmiş bir yapı var.
Şimdi gençleri, internet ve medya yönlendiriyor. Okullara konulan Medya Okuryazarlığı dersi amacına ulaşmadı. Çünkü hali hazırda okullarda okutulan medya okuryazarlığı dersi, baştan savma ve angarya bir ders olarak görülüyor, Müfredatın sosyal medya üzerine odaklanması gerekirken televizyon, radyo, gazetenin yanı sıra çocuklarımızın karşısındaki internetin büyülü dünyası esas haline geldi. Okuma kültüründen uzaklaşan gençler şimdi bilgi bombardımanında, kaos tanımlamalarında içine düştü. Okullarda testten başka doğru dürüst eğitimle tanışmayan gençlerimiz şartlı refleks stratejisinin çemberine takılıp kalmakta, bilgiyi üretme-kullanma ve muhakeme yeteneğini kazanamamaktadır. Haberi (duyumu) tanım-doğru yanlış potasından geçirme ve içselleştirip onaylama sürecinde düşünme alt yapısına sahip olmamaktadır. Her yazılana ve duyulana inanmaktadır. Halbuki eğitim, ferde bilgi bombardımanı içinde doğruyu eğriden ayıracak sağlam ve açık bir zihin yapısı kazandırabilmelidir.
Milli Eğitimdeki değişimler hep şekilsel boyuttan öteye taşmamaktadır. Öğrencinin kendi kimliğini bulması, kültür ve medeniyet değerleri buluşması adına dönüşümler yapılamamaktadır.
Son olaylarda da gördüğümüz gibi, gençler kendilerine yeşile sahip çıkmayı sosyal bir ideal olarak görüyor. Toplum için, insanlar için bir şey yapmak yerine ağaç için bir şey yapmayı hedefi seçmiş. Şurası açıktır ki uğrunda yaşanacak bir ideal yoksa, gençlik popüler kültürün rüzgârlarına kapılacak ya da gizli odakların oyunlarına daha kolayca gelecek, rüzgarın önündeki yaprak gibi şuraya buraya sürüklenecektir.
Gençler onlarca dükkana zarar veriyor. ATM’leri kıryor, araba yakıyor ama öbür taraftan da yeşili koruma idealinden söz ediyor. Çok ciddi bir çelişki bu. Açık söyleyelim, okullarda öğrencilerin düşünme-muhakeme yeteneklerini geliştirecek bir eğitim olmadığı gibi, yazma ve ve iletişim becerilerini de geliştirecek bir eğitim yok. Böyle olunca kör inanç hakim oluyor. Hep sloganlarla ve hep sürü psikoloji ile hareket etmeye başlıyor insanlar.
Ne yapmamız gerekiyor? Tabi en başta cevabını arayacağımız soru; gençlikte özeleştiri kültürünü nasıl geliştirebiliriz, duygularla hareketin önüne nasıl geçebiliriz? olmalıdır. Gençleri karşımıza almak yerine yanımıza alıp yönlendirmemiz gerekiyor. Şu anda yapılan, bir ergene nasıl yaklaşılırsa bu gençliğe o şekilde yaklaşılıyor. Doğrularımızdan vazgeçmeyelim ama karşı tarafta öfke birikimini harekete geçirecek metotlardan uzak durmalıyız.
Bediüzzaman’ın dile getirdiği Müspet hareket metodunu hatırlayalım. Mütehakkimane hareket eden birine tahakkümle yaklaşmak inatlaşmaya yol açar. “Bunu niçin yapıyorsun demek yerine şu şekilde hareket edilse daha doğru olmaz mı?” yolu seçilmeli. Bediüzzaman, nasihat verenlerin nasihatlerinin tesirsiz kalmasının sebeplerini şöyle açıklamıştı: İnatçı adama “inat etme”, hırslı adama “hırs gösterme” diyerek adeta fıtratını değiştirmek gibi olmayacak şeylerin talebi içinde bulunuyoruz. Hâlbuki bu tür insanlara müspet yollarla yaklaşılsa inadı da, hırsı da hayır ve faydalı tarafına dönüştürmüş oluruz. İşte bu gençlere de “enerjini kullanma, yanlış yapıyorsun” deyip karşımıza almak yerine onlara duygularının ifade alanlarını açacak kanallar oluşturmanın yollarını düşünmeliyiz. Aksi takdirde ifade alanı oluşturamazsak duygular birikecek ve patlamaya yol açacaktır.
Uzun vadede yapılacak ise, eğitimi benimsetme ve şartlanma kültürü olmaktan kurtarmak için tedbirlerin devreye girmesidir. İnsanımız bir yerden düğmeye basılmışcasına harekete geçiyorsa, bu oluşan duygunun kaynağı iyi tahlil edilmeli.
Bilgi sınavlar ve testler yolu ile öylesine çok tekrarlanıyor ve önemseniyor ki, bu davranışın gençlerin kişiliği üzerinde bıraktığı tek şey, üzerinde düşünülmeden ezbere tekrarlanan basma-kalıp yargılar ve sloganlar olmaktadır. İnsanımızın özgür iradeli insan olmalarının önü kesilmektedir. Ne kadar ‘çağdaşlık', ‘akılcılık' ve ‘aydınlanmacılık' nakaratlarından bulunursak bulunalım bu tarz eğitim skolâstik bir zihniyetin beslenip büyümesine yol açmaktadır
Zihnen formatlandığımızı ispatlayan o kadar açık göstergeler var ki; gençlerimizin sınırlı kavramlara ait değer yargılarının kurbanı haline gelmesi, hayatı ve olayları at gözlüğü ile (neredeyse açısız) seyretmeye başlaması tüm bunların açık birer göstergesi... İnsanımıza alıştırıldığından ve öğretildiğinden farklı bir söz veya düşünceyi söyleyince kişiliklerine saldırılmışçasına şiddetli ve otomatik tepkiler vermelerini başka neye bağlayabiliriz? Kutuplanma olgusu insanımızın en zayıf yanının teşkil etmektedir.
Dikkat edersek, ülke üzerine oyunlar hep insanımızın tepkiselliği üzerine kurgulanmaktadır. İnsanımızın zihin alt yapısı böyle zayıf olunca medyayı eline geçiren derin güçler, medya yoluyla sürekli kutuplanma ve ihtilaf duygularını kışkırtmaktadır.
Tekrar tepkiselliğin kaynağına dönelim ve farketmediğimiz eğitim sorununu ele alalım. Asıl sorun okullarda, eğitim adına verilen bilgilerin, "bu böyledir, böyle olduğu için öğrenmeniz gerekir, niye öğrendiğinizi sormayın." mantığı ve yaklaşımı ile verilmesidir. “Kuşku duymadan”, “sorgulama yapmadan” okuduğu her metne, söylenen her söze, ileri sürülen her düşünceye inanması istenen öğrencinin “hür düşünmeyi” ve “düşünce üretmeyi” öğrenmesi mümkün olmamaktadır. Şunu unutmayalım ki birbirine tahammülsüz “kutuplaşmış toplum” grupları bu eğitim yapısının ürünüdür. Bu ortamda “uzlaşmaz” ve “ tek doğrulu” fanatikler her kesimde egemen hale gelmektedir.
Diğer taraftan, hep cevabı belli sorular öğretilerek insanımıza zihnen “şartlanmasının” yolu açılmakta; böylece “ idaresi kolay”, insiyatif kullanmaktan ve muhakeme etmekten yoksun, “itaatkar bireyler” haline getirilmektedir.. Böyle yetişen insanları, kendi aklının sahibi olamadığı (açık ve esnek bir zihinle değil, fikir kalıpları ile düşündüğünden) için hep “başkalarının kuralları” yönetecektir.
Elbetteki okulların ve eğitimin amacı, “değişime ayak uyduramayan” nesiller yetiştirmek olamaz ve gerçek hayattan kopartmak hiç olamaz. Şöyle bir bakalım. Milli Eğitimin okul ve derslik açmak dışında, gençliğe ideal ve ruh ve beceri -meziyet kazandırma anlamında hangi amacı var acaba? Neden dikkatleri bu yöne çeviremiyoruz?
Nasıl bir kampanya?
Son olaylar gösterdi ki ülke için öncelik, eğitim ve okulları “şartlanma ve zihin törpüleme merkezleri” olmaktan kurtarmak ve insanımızda bir “zihinsel açılım” yapabilmektir. “Kendi davranışlarının” ve” kendi aklının sahibi” haline gelebilmek ve “zihinsel özgürlüğe” kavuşabilmek asıl önceliğimizdir.
Ülkede bir zihinsel dönüşüme ihtiyaç var. Diyorum ki bir kampanya başlatalım. Bu kampanyada ilkokul çocuklarını, orta öğretimdeki gencecik beyinler gibi yüksek öğrenim gören yüzbinlerce insanımızın düşünebilme yeteneklerinin ve kendine güvenin bu sınav odaklı eğitim ve ezberle nasıl yok edildiğini anlatalım. Bir kampanya başlatalım ve bu sürecin insanımızı daima başkalarının hazırlayacakları “kalıp çözümleri” benimsemeye ittiğine dikkat çekelim. Bu eğitimin mücit düşüncelerin en büyük düşmanı ve engeli olduğunu; kopyacı ve kalıpçı sanayiye mahkum olmayı sonuç verdiğini de anlatalım.
Bu kampanyada en büyük düşman olarak ezberi ve “şartlanmaya dayalı eğitimi” görelim. Sorgulamadan, konuyu anlamadan-kavramadan eğitimin (ezber) aslında “zihinsel yok olma” olduğunu da vurgulayalım. Bu kadar çok olumsuzluğu bir kalemde üretebilen bir başka “temel bela” olmadığını anlatmaya ve anlamaya çalışalım.
Şimdi gerçek gündemle ve gerçek sorunlarla yüzleşmenin zamanı. Derin yapılanmaların ülkede hangi zihinsel yanılgı ve yanlışları pompaladığı ve bunu nasıl başardığı konusu iyi araştırılmalı ve anlatılmalı.
Şimdi sıra insanımızın “nitelik seviyesini” yükseltecek, ve “sorun çözme kaabiliyetini” geliştirecek eğitimle tanıştırmanın vakti ve “bilimi rehber” ve iktidar konuma çıkarmanın zamanı. Elbette ki bu kolay olmayacak. Ama başka da çare görünmüyor.
Aksi alde sahnelenen kirli oyunlar ve “bilinen refleksler” devam edecektir. Oyunu görüp buna göre tedbir almak bir yana “oyun kurucuların işini rahatlatan” hamleler üst üste gelmeye devam edecektir.
O halde nasıl bir Eğitim?
Pratik hayatta işe yaramayan bilgileri dolduran, düşünme ve muhakemeyi geliştirme yerine tıkayan ve üstelik ideal aşılamayan ve hatta kültürel manevi değerlere makas atan bir eğitim sistemi ile oluşturduğu yığınların hazin hali ortada...
Sadece kuru bilgi yüklemekten ibaret kalan ruhsuz ve idealsiz eğitim yapısının gelişmeyi nasıl durduğunu oluşan yığınların toplumda nasıl problem teşkil ettiğini bir misal ikinci Dünya harbinden sonra Japonya`da yaşanmıştı.
Amerika`ya teslim olan Japonya, anlaşma gereği kendi eğitim sistemini terk etmek zorunda kalmıştı. Amerika`nın empoze ettiği eğitim sisteminden geçen nesiller, 1960`larda iş başına gelmeye başladılar. Bununla birlikte Japonya`da kalkınma hızında düşme başladı, sükunet bozuldu, yer yer huzursuzluklar baş gösterdi.
Yapılan incelemeler, yetişen nesillerin Japonya`nın iktisadi, sosyal ve kültürel şartlarına uymayan nesiller olduğunu gösterdi.
Bunun üzerine Japon işverenleri, üniversite mezunlarının işe alınabilmeleri için`Japon` maneviyat eğitiminden geçmelerinin şart olduğu görüşünde birleştiler. Aldıkları gençleri işe başlamadan önce bu maksatla düzenlenmiş kurslardan geçirdiler. Amerikalı Thomas P. Rohlen bu kurslara bizzat iştirak ederek bir tez yazmıştır. Bu tez dikkatle okununca, eğitimden beklenenin “bilgi” olmadığı anlaşılır. Bilgi kitaplarda, bilgisayarda, google’da her zaman emrimizdedir. Önemli olan onları kullanmaktır. Bundan da önemli olanı insanlığa faydalı olmaktır. Bunun için insanların kabiliyetleri ile birlikte faziletlerinin de geliştirilmesi gerekir. Bunun ezberletme ile, sınava dayalı bir eğitim ile olması mümkün değildir. .
Asıl olan, öğreticinin değil öğrencinin kontrolü altında eğitim yapılmasıdır. Önemli olan bir şeyleri sorgulayabilmektir. Hayattaki her etkinlikte, önemli, can alıcı soruları sorabilmektedir. Televizyon izler gibi ders işlemekten niçin verim alınmamaktadır? Çünkü; Bir konuyu araştırmaya başlarsın, yenilikler bulmaya çabalarsın, bunu yaparken eksikliklerini öğrenirsin. Gerçek öğrenme budur.
Sonuç olarak, asıl mesele, adı “milli eğitim” olan ama aslında “eritim” olan eğitimi Japonya gibi işgal altından kurtarma meselesidir. Bu son olaylar eğitimi masaya yatırmak ve onu kimliğine kavuşturmak için bir fırsat teşkil etmeli. Gerçek eğitimle tanışamayan insanımıza ve heba olan kaynaklara acımalıyız ve bu gidişe artık bir dur demeliyiz.







