Nanoteknolojinin vaadettiği dünya ve geleceğimiz
Yüzyılların birikimi ve tecrübesi ile insanoğlunun eli atom dünyasının ölçüleri olan nanometre yani metrenin milyarda birisi mesafeye ulaştı. Atomları tuğla gibi kullanarak sistemler kurma becerisine erişti. Bu teknoloji -biyoteknoloji gibi- "doğaya patent verilmesi" olayı bir bakıma. Örneğin ülkemizde nanoteknolojiye yatırım yapan DYO, ışıkla kendini temizleyen 'akıllı boya'yı nilüfer çiçeğinden ilham almış. Zaten 'nanoteknoloji'nin en büyük ilham kaynağı Yüce Yaratıcı'nın sanat eserleri. Dolayısıyla bu yeni teknolojinin bir boyutu, Allah’ın sanatını taklit ediyor olmamızdır. Nilüfer çiçeği hep bataklıkta olduğu halde bembeyaz. Dokusu yağmur damlalarına takla attırmak suretiyle kirden kurtuluyor. Bilim adamları 'nanoteknoloji'yle nilüfer çiçeğinin bu mekanizmasını taklit etmeyi başarıyor.
Günümüzde kullanılan üretim teknikleri, moleküler anlamda kaba tekniklerdir. Döküm, taşlama, tornalama vs. atomların büyük kitleler halindeki hareketlerine dayanır. Yapı taşları olan atomlar tek tek alınıp istenildiği gibi, üstelik de ucuza mal olacak şekilde birleştirilebilir. Bu gelişme özellikle bilgisayar sektöründe önümüzdeki yıllarda kullanıldığında tümüyle daha temiz, daha dayanıklı, daha hafif ve daha hassas ürünlerin üretilmesi mümkün olacaktır. Nano makineler aslında günlük hayatta kullanılan aletlerin ve sistemlerin çok küçük birer kopyaları olacaktır. Nanoteknolojik sistemlerin iki özelliği hayret uyandırıyor: Mikro montaj ve kendi kendine çoğalma. Bu şekilde moleküler boyutlarda ve hassasiyette robotlar üretilmesi söz konusu olabilecek.
Nanoteknolojide atomlar düzeyinde çalışıyor, atomlardan sistemler yapıyorsunuz. Nanoteknoloji atomlarla bir tür oynama sanatı. Nanoteknolojik malzemelerin gariplikleri “kuantum dünyasında” atomların "akıllı" ve “tahminlerin ötesinde” özellikler sergilemesine dayanır. Nanoteknolojinin en büyük özelliği, bu seviyeye inildiğinde malzemenin bir anda değişiklikler göstermesidir. Bir metrenin milyarda biri gibi küçük bir ölçekte materyaller, cihazlar ve sistemler kurduğumuzda malzeme artık iç yapısından kurtularak, tamamen bir yüzey haline gelmektedir. Atom boyutunda klasik fizik kanunları değil bir bakıma fizik ötesini temsil eden sınır tanımayan Kuantum özellikleri, hiç tahmin edilemeyen fonksiyonler ortaya çıkmaktadır. Onun için nanoteknoloji teknolojide sınır tanımıyor. Akla gelen her türlü teknoloji mümkün olabiliyor. Nanoteknoloji ile süper maddeler yapabilirsiniz. Örneğin dünyadaki tüm filmleri nanoteknoloji ile yapılacak CD'lere sığdırabilirsiniz. Bir küp kadar ama dünyadaki tüm bilgisayarların toplam gücüne eşit bilgisayarlar yapabilirsiniz. Çelikten daha hafif ama ondan yüzler kat daha dayanıklı ve hafif malzeme üretilebilirsiniz. Ya da insan vücudunda istenen yere gidebilen mikroskobik boyutta robotlar tasarlayabilirsiniz.
Nano boyutlu ilaçlar, son derece daha aktif iyileştirme sağlıyor. Vücudu kesmeden, biçmeden istediğiniz noktaya girebiliyorsunuz. Derideki, mikron mertebesindeki gözeneklerden rahatça cihazınızı damarını içine sokup, gerekli operasyonları yapabilirsiniz. Nanoteknolojik malzemelerin diğer bir özelliği de kendi kendini monte edebilmesi, çoğalabilmesidir. Montajcı adı verilen, programlanabilir moleküler makinalar kullanılarak, başka moleküler makinalar yapılır. Montajcılar, tıpkı minik sanayi robotları gibi çalışıyor/çalışacak. Bunlar moleküler aletleri/takımları yardımıyla, kimyasal tepkimeleri yönlendirerek, adeta atom üzerine atom koyarak, karmaşık yapıları inşa edeceklerdir.
Evet tüm bunlar hayal değil. Zaten Alemlerin Rabbi tabiatta bunların örneklerini moleküler makinalar ve sistemler olarak sürekli gözümüzün önünde sergileyip duruyor.
Nanoteknolojinin geleceği
Kendi kendini monte edebilen tüketici ürünleri, şu andakinden milyarlarca kez daha hızlı bilgisayarlar, hastalıkları önleyen, yaşlanmayı yavaşlatan teknolojiler, kirlenmenin kendiliğinden temizlenmesini sağlayan malzemeler, seramik, plastik malzemelerde devrimlerle 15-20 yıl sonra yapılan tahminlere göre nanoteknoloji malzemelerin pazar büyüklüğü 300-400 milyar doları aşacak. Elektronikteki nanoteknolojik ürünlerin pazarı ise 300 milyar doları aşacak.. Nanoteknoloji pazarının 2010-2015 arasında 1 trilyon dolarlık bir ciroya ulaşacağı bekleniyor [1].
Bilime DayalıTeknoloji Ürünleri Neden Önemli?
Etrafınızdaki tüm teknoloji ürünlerine bakın. 10 yıl önce bunların yarısı yoktu. Giderek akıllı hale gelen beyaz eşyalar, bilgisayarla buluşan telefon veya televizyonlar, müzik dinlediğiniz veya film izlediğiniz aparatlar. Günümüzde ucuz emek değil, beyin gücü ve eğitilmiş insan potansiyeli kalkınmanın anahtarı haline geldi. Bir raporu göre Türkiye, binlerce ton, binlerce adet ürüne denk gelen 63 milyar dolarlık 2004 yılı toplam ihracatına, ancak 210 adet Türksat 2A uydusu sığdırabiliyor. Türkiye'nin, toplam mobilya ihracatıyla 7 adet yolcu uçağı, toplam sebze ihracatıyla 4 adet, meyve ihracatıyla 16 adet, toplam tarım ürünleri ihracatıyla 21 adet, demir-çelik ihracatıyla 44 adet, kara taşıtları ihracatıyla 69 adet, tekstil ürünleri ihracatıyla da 144 yolcu uçağı alabiliyor. Türkiye'nin ihracatı içerisinde tekstil ürünleri önemli yer tutarken, bir adet tekstil makinası satın almak için 83 bin adet t-shirt veya 46 bin adet gömlek veya 8 bin adet palto satmak gerekiyor. Teknolojiyi izleyip, üretemeyince, ihracata konu mal ve hizmetleri daha nitelikli hale getiremeyince de ihracat yaparken fakirleşiyorsunuz. Çünkü Dünya pazarlarındaki rekabetin sırrı, bilim, teknoloji ve teknolojik inovasyona dayalı üretimdir [2].
Nanometre ölçeğinde, yâni atom altı ve moleküler yapılar düzeyinde denetlenmesi yoluyla yeni malzeme, cihaz ve sistemlerin tasarlanmasını ve üretilmesini konu alan nanoteknoloji, yarının dünyasında iddia sahibi ülkeler geleceği şekillendirecek bu teknolojileri geliştirip ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürme ve güç kazanma peşindeler.
ABD eski Başkanı Bill Clinton “Önümüzdeki yıllarda gelişmiş ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki en önemli farkı nanoteknoloji belirleyecek”demişti. ABD gibi bilime değer veren ülkeler bu alana büyük yatırımlara başladı. Bilimin kalkınmadaki rolünü bilen ülkeler gibi Çin de nanoteknoloji alanına büyük bir yatırım yapıyor. Gelecek 10 yıl içinde 1 milyon nanoteknoloji uzmanı yetiştirmeyi planlıyor Çin [3]. Geleceği şekillendireceğinden hiç şüphe duyulmayan nanoteknoloji böyle sessizce ilerlerken Türkiye yapması gerekeni yapıyor mu acaba? Ülkemizde nanoteknoloji alanında ciddi atılımlar göremediğimize göre bu yeni teknoloji trenini kaçırıyor muyuz diye sormak zorunda kalıyoruz. Çin nanoteknoloji için bir milyon kişiyi geleceğe hazırlarken ülkemizde, bilim adamı ve araştırmacı fideliği olması gereken Lisansüstü adeta sahipsiz bulunuyor. Örneğin lisansüstü öğrenciler için doğru dürüst destek ve burs programları bulunmuyor. Çoğu lisansüstü dersler kağıt üstünde göstermeliktir; yada demode konular üzerine.. Sanayide doktoralı eleman ve araştırmacı istihdamı anlayışımız (daha doğrusu bilime dayalı üretim yerleşmediğinden) bulunmadığından Fen fakültesi bölümlerini öğrenci tercih etmiyor. Mezunları sanayide değil, ancak dersanelerde iş bulabiliyor.
Teknoloji trenini nanoteknoloji alanında bu defa kaçırmamak için yapmamız gerekenler nelerdir? Ar-Ge ile kalkınma ve sanayi sonrası topluma geçiş hızı arasında doğru orantı bulunduğundan, firmalar genellikle doktoralı araştırmacı eleman çalıştırıyor. Sadece Siemens Firması 44 bin araştırıcıyı çalıştırmakta. Türkiye'deki toplam araştırıcı sayısı neredeyse bir Siemens firmasının toplam araştırmacısı kadar bile yok [4].
Zengin Kaynakların Fakir Bekçisi Olmaktan Kurtulmanın Yolu
Türkiye, Avrupa Birliği 6. Çerçeve Programı'na katılmıştı (Şimdi 7. sine katılıyor). 700 milyon avro gibi bir miktarla bu projeye katkıda bulunmasına rağmen bunun ancak % 10 kadarı bize geri dönmüştü. Bu durumu sayın Başbakanın da dikkatini çekmiş, hayretle neden böyle olduğunu gündeme getirmişti. Neden en az faydalanan ülke konumunda kalan ülkeyiz ve niçin verdiğimiz paraları bile başka ülkeler kullandılar? Bunu ülkemizin belirlenmiş ve ısrarla takip edilen bir “bilim politikası ve stratejisi” olmadığına bağlıyorum. Bir de konunun ülkemiz okullarının “projeye ve araştırmaya dayalı” bir eğitime sahip olmaması ile ilgisi var. Problemleri proje anlayışı ile ele alan ve takım çalışmasını öğreten bir eğitim yapısına sahip olsaydık, “en az proje sunan ülke” konumunda kalmazdık herhalde.
Türkiye’nin 2004 yılı senelik yenileşme (icat, buluş) politikası (Annual Innovation Policy For Turkey 2004) Avrupa Komisyonu raporu, Türkiye’nın “inovasyon (yenilik-buluş) potansiyeli” ile “inovasyon gerçeği” arasındaki uçurumu net bir şekilde gösteriyor [5]. Çeşitli kriterlere göz atınca (yeni patent sayısı, Ar-Ge harcamaları, teknoloji ihracatı vs.) Türkiye ilerliyor ama baz birikim açısından Estonya'dan bile geri. Halbuki raporu incelediğimiz zaman, Türkiye’nin sadece Estonya değil, bir çok AB ülkesini kıskandıracak varlıkları var.
Türkiye çoğu kere zengin kaynakların fakir bekçisi durumuna düşürülmektedir. Peki farkına varamadığımız husus nedir? Konuyu “bilgi” konusundaki kafa karışıklığımıza atfediyorum. Çünkü malumat dediğimiz “kullanışsız bilgi “ile “gerçek bilgi” (örneğin know how türü tecrübî bilgi) arasındaki farkı bilmiyoruz. Bilgi kuvvettir. Ancak, kafamıza yığdığımız bilgiyle değil, üretime dönüştürebildiğimiz bilgi ile iş ve üretim yapabiliriz (örneğin patent). Kendinizin ürettiği bilgi ve teknolojilerle güçlü hale gelebiliyorsunuz, başkasından transfer ettiğiniz teknoloji ile değil. Bir ülkenin ileri gitmesi için çalışmak yeterli olmamaktadır. Hatta çok çalışmak da yeterli değildir. Zengin kaynaklara sahip olmak da bir önem arzetmemektedir. Çünkü çok çalışıp hiç buluş yapmadan sadece buluş yapan ülkeleri zengin ederiz ama kendimiz asla zengin olamayız. Bilim olmayınca bor gibi doğal kaynaklarınızı işlemeyi bile beceremeyiz.
Son zamanlarda bütçesi olağanüstü artan TÜBİTAK’a sözü getirmek istiyorum. Zaman zaman projelerde hakemlik görevleri yaparken dikkatimizi çeken bir hususa getirmek istiyorum sözü. Gerek TÜBİTAK projelerinde ve gerekse üniversite BAP proje değerlendirme ve seçiminde Türkiye’nin önceliklerinie dair bağlayıcı kıstaslar göremezsiniz. Projeleri ülke kalkınma ve gelişme önceliklerine göre değerlendireceğinize dair kıstaslar bulamazsınız. Rasgele konularda yazılmış-hazırlanmış projelere destek veriliyor. Kağıt üstünde, sözde kriterlerde “projenin ülke kalkınması için önemi-önceliği var mı” gibi sorular yer alabilir.. Ama önemli olan bu kriterlerin bağlayıcı bir değerinin olmasıdır. Hocalar, kalkınma ve gelişim için değil de sadece yayın yapmak ve terfi etmek için proje desteği alıyorlar. Sonuçta ülke kalkınması ve gelişmesi için dişe dokunur ve işe yarar bir katkı ortaya çıkmamaktadır. Böylece ülke kaynakları büyük ölçüde heba olmaktadır.
Bilim Bakanlığının Gerçek Misyonu
Hedef ve politika oluşturulduğu takdirde, kendi bilim adamlarımızın ve kendi kurumlarımızın desteği ile büyük işler başarabileceğinin örnekleri ortaya çıkmaktadır. İsrail’den aldığımız insansız keşif uçağını kendimiz yapabiliyoruz. Hızlı tren projesi de sanıyorum çoğunlukla kendi bilim adamlarımızın desteği ile sürmektedir. Türkiye ilk yerli uydusunu yaptı. Önemli projelerden birisi de elektrikli otomobil üretimine dair teşebbüs ve çalışmalar.. Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun 2005 yılındaki 11’inci toplantısında 2015’e kadar 1.1 milyar liralık bütçenin uzay teknolojileri için kullanılması öngörülmüştü. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın milli uydu projesi ile bizzat ilgilenmesi sonucu bu vizyonun ilk mahsulü sayılan TÜBİTAK UZAY’ın yer gözlem uydusu RASAT uzaya gönderildi. TÜBİTAK’ın son zamanlarda öncelikli proje alanları (Örneğin Fatih projesi, Bor, enerji, kömür vd) belirleyip destek sunması da önemli gelişmeler.
Ama tüm bunlar bir bakıma mevzi gelişmeler. Bir bütün olarak, bütün üniversiteleri gelişmenin içine alacak tedbirlere ihtiyaç var. Konuyu önüne “Bilim” getirilerek, adı Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı olan Bakanlığın yeni statüsüne getirmek istiyorum. Bu bakanlığın kurulması ile, bilim ve teknoloji dünyamızda yeni bir sayfa açılabilir diye umutlanmış, üniversitelerin hükümet içinde artık doğrudan muhatap bulacağı düşüncesine kapılmıştık. Hatta o günlerde konu ile ilgili bir yazı da kaleme almıştık. Orada şunları yazmıştık:
“ Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı acaba hangi soruları/sorunları gündeminde bulacak? Yeni bakanlık gerçek misyonunda görev yapabilirse çözüm arayacağı şu soruları gündemine alacaktır: Bugün ülkede sanayide hangi tür araştırmalar yapılmalıdır? Bu belli değil. Hangi tür araştırmalara yönlenmelidir? Üniversitelerimiz ne tür yatırımlar yapmalıdır? Hangi tür konularda doktoralı bilim adamları yetiştirmeliyiz? Nerelere yönlenmeliyiz? Ülkemizin ulusal kaynaklarını bilim ve teknoloji açısından nasıl değerlendirmeliyiz? Sanayiyi nasıl motive etmeliyiz? Tüm bunlar ülkede bilim ve araştırma stratejisi ve politikasının acilen oluşturulması gereğini ortaya koymaktadır. Her şeyden önce bilim politikasının ne anlama geldiğinin iyi anlaşılması gerekir. Bunun için de öncelikle yapılması gereken, özel ve kamu kuruluşlarımızın katkıları ile "bilim politikamızın ve araştırma hedeflerimizin ve eğitim stratejimizin oluşturulması, maddi ve manevi güçlerimizi harekete geçirilebilecek bir bilime dayalı kalkınma hamlesinin başlatılması"dır. Üniversite-sanayi işbirliğinin kurulmasının önündeki engellerin kaldırılmasıdır [6].
Evet. Gelişmiş dünyada bilim bakanlıklarının asli görevlerine baktığımızda bu bakanlıkların daha ziyade araştırma çalışmalarına strateji ve hedef kazandırmak, kısacası bilim politikaları oluşturmak olduğunu görürüz.
Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı kurulduğundan bu yana yapması gerekeni yaptı mı? Cevabını vermeye gerek yok sanırım. Ülkemizin bilim politikasının belirlenmemiş olmasının, belirlenmiş olsa bile üniversiteleri, hatta hükümeti bile bağlamamasının ülkeye maliyeti büyük olmaktadır. Hedef olmayınca koruma ve teşvik olmayınca üniversite başıboşluk içinde kalmakta; rasgele konularda araştırma yapmak zorunda kalmaktadır. Sanayici de hangi sanayi dallarına yöneleceğini bilmemektedir.
Bilim - Araştırma Siyaseti
Ülke olarak bilim ve araştırma hedeflerinin belirleyerek, ısrarla uygulanan bir bilim politikası oluşturarak ve bir araştırma –geliştirme siyasetinin ortaya koyarak AR-GE’yi kazandırıcı hale getirebiliriz. O halde yapmamız gerekenler oldukça açık. Başkalarının buluşlarını kopya etmekten vazgeçip kendi buluşlarımızı yapmak için araştırmaya hedef ve strateji kazandırmak!.. Bunun için de öncelikli araştırma alanlarımızı belirleyeceğiz.. Açık ve bellidir ki “yayın yapmak, ve akademik terfi etmek” için araştırma yapmak üniversitelerin hedefi olamaz. Bakın üniversitelerde yüzlerce binlerce tezler araştırmalar yapılıyor ama bunlar genelde sinai, ekonomik ve kültürel hayatımız ve geleceğimizle alakalı değiller. Düşününki 150 kadar üniversite ve on binlerce öğretim elemanı taşıyorsunuz ve onlardan istifade etmeyi bilmiyorsunuz. Bir ülkenin geleceği için bundan vahim daha ne olabilir?
Eski YÖK başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, ''Ülkemizde yetiştirilen domates ve buğdayın tohumlarının büyük bir kısmı, Amerika ve İsrail’den geliyor. Bir Türk aydını olarak bazen gerçekten kendimi çok küçük hissediyorum'' demiş ve üniversitelerden çok daha fazla yayın, patent, yenilik, çevreyle, ülkenin ekonomik sorunlarıyla ilgili yenilikler beklediklerini söylemişti. Yine bu konuşmasında tüm tıbbi cihazların dışarıdan geldiğine dikkat çekmişti [7]. Zaman zaman benzer mealde sözleri sayın Başbakandan da duymaktayız. Bence bu yaklaşımda bir yanlışlık var. Esas konu şu: Bir kere mesele üniversitelerin üretememe ve buluş yapamama meselesi değildir. Üretilen tez ve makaleleri incelediğinizde Türkiye’de çok şeyleri üretecek bilgi ve araştırma alt yapısı mevcut. Bizim sözünü ettiğimiz şey, üniversitedeki potansiyeli sanayiye- piyasaya aktaracak mekanizmaların yokluğudur. Piyasa - sektörle üniversite arasındaki var olan olağanüstü kopukluktur. Bir kere bilim adamlarının sanayici- üretici-müteşebbis ile birlikte çalışacağı hemen hiçbir sistem ve mekanizma kurmamışsınız. Üstelik mecut YÖK sistemini incelerseniz topluma hizmeti yasaklayan yapısını hemen görürsünüz. Bir kere akademik yükseltmelerde toplumsal hizmetlerin (örneğin danışmanlık, toplumsal proje vd) hiçbir değeri yoktur bu YÖK sisteminde. Yeni YÖK yönetimleri hiç değilse bu konuda bir gelişme sağlayabilir; üniversitelerin kapısını halka açabilirdi.
Yetkililer olarak öncelikle hangi gerçekleri kavramalıyız? Nerelerde yanılıyoruz? Nereye gittiğini bilmeyen bir kaptan için hiçbir rüzgarın faydası yoktur. Başarının temelinde planlama vardır. Bilim ve teknoloji, araştırma politikası tüm diğer politikalarını temelini teşkil eder. Eğer bilim politikanız yoksa ne eğitim politikası, ne iktisadi politika nede dış politikası oluşturamazsınız. Bütün bunlar iç içe birbirine bağlıdır. Kalkınma için ileri teknoloji için neler araştırılacak, ne için araştırılacak? Kim ne yapıyorsa bu ülke için yapması lazım.
YÖK hala hocalara ders başına para vererek, onları bir lise öğretmeni seviyesinde gördüğünü belli ediyor. Halbuki şöyle azıcık kafamızı kaldırıp Dünyanın bu işi nasıl yaptığına bakabilsek, bizim ne denli bir yanlışlığın içinde olduğumuzu görebiliriz. Doktora-mastır yaptıran her araştırmacı hoca, aldığı fonların bir kısmı ile öğrencilerini destekler. O fonları almak için bir yarış meydana gelir. Böyle bir sistem kurarsanız hocaların hepsi de araştırma ile uğraşmak zorunda kalacaktır. O zaman proje yapamayan araştırma ile uğraşmayan hoca öğrenci bulamayacaktır ve sonuçta çalışmayan-tembelllik eden hoca üniversitede kalamayacaktır. Böylece çalışanla çalışmayanın aynı olduğu üniversite anlayışı da yavaş yavaş son bulacaktır. Son yıllarda TÜBİTAK ve Diğer proje destekleyen kurumlar (DPT, Santez vd) araştırmacılara da burs imkanları sağlıyorlar. Bu destekler ülkemizde bu sisteme geçmek için bir potansiyelin bulunduğunu ve alt yapının varlığını göstermektedir.
Tabi ki projelere verilen bu paraların “dosya yayınlarına” sadece makale yapmaya gitmemesi için devlet oturup araştırma hedeflerini ortaya koyacak. Bu durumda hangi bilim dalının ne kadar para alacağını belirleyen devlet olacağı için "bilim dünyasına” “kendi stratejik ihtiyaçları” ışığında yön verebilir. O musluğu değil, ötekini açar, bakarsınız ülkenin önceliği ve ihtiyacı olan bilim dalı coşar, öteki yerinde sayar. Bunlar görüldüğü gibi hep bir seçim ve tercihten ibarettir.. Bu seçim işi de tabi ki amatörlerce yapılacak işler değildir. Baba bilim adamları ülkenin sanayi-kalkınma temsilcileri ile bir araya gelerek bilim-araştırma politikaları oluşturacaklar. İlgili tarafları bağlamayan ve gerçekçi olmayan bilim politikaları kağıt üzerinde kalmaya mahkum olacaktır. Tübitak’ın vizyon 2023 bilim önceliklerine bakıldığında, bu durumu görürsünüz. Afaki bilim politikalarını kimse dikkate almamaktadır. Araştırmanın önce bölge insanına bu toprağın insanının işine yarayacak hale gelmesi ve getirilmesi önemlidir. Kurulan yeni üniversitelerin öncelikle ilgili bölgenin tarım ve hayvancılığın gelişmesi için öncü olmaları için kafa yorulmalıdır. "Herşey, herkes, her zaman"cılar bilim politikası, araştırma hedeflerinden habersizler bu gerçeklerin farkında olamazlar elbette. Evet kim ne yapıyorsa bu memleket için yapması lazım. Bilim evrenseldir ama hedefleri millidir. Bilim politikasının temelinde sizin ne yaptığınız değil, yaptığınız araştırma çalışmalarının ne işe yaradığı önemlidir fikri yatar. Uygulamaya dönüşmeyen bilginin araştırmanın ne önemi olabilir?
Üniversitelerde her şeyden önce yapması gereken şeyleri bir kere daha tekrarlayalım. Ülkemizde şimdiye kadar bir türlü gerçekleştirilemeyen “üniversite reformu” çerçevesinde öncelikle ele alınması gereken konular şunlar olmalıdır: Her şeyden önce araştırmaların topluma ve sanayiye faydalı olması için bilim ekolleri oluşturulmalıdır. Öncelikle dağınık araştırma faaliyetleri toplumun gerçek hedeflerine yöneltilecek ve doktora ve yüksek lisans çalışmaları mutlaka oluşturulacak 'bilim ve araştırma hedefleri' platformuna çekilecektir..
Dünyanın tek bir şehir haline geldiği günümüzde acımasız rekabet ortamı, hızlı ve yeni üretim alanlarında kalite ve maliyet yarışında başarılı olmak için, nesilleri teknoloji transferine değil, bilgi transferine ve bilgi üretmeye sevketmektedir. En son bilgi ve hünerlerle teçhiz olmaya mecbur etmektedir. Böyle bir eğitimi veremeyen ülkeler, diğer ülkelerin teknoloji kolonisi olmaya mahkum olacak ve bir varlık gösteremeyecektir. Sadece nanoteknoloji alanında değil her alanda kimliğimizle var olmak ve kendi problemlerini yabancıya ihale eden değil, kendisi çözebilen güçlü Türkiye için yapmamız gerekenler bunlardır. Yapacağımız şey, aslında gayet basit. Bilimi aksesuar olmaktan kurtarmak; bilim ve araştırmanın gücünü farketmek ve kendi değerlerimizle, kendi bilim adamlarımızla kalkınmanın yolunu bulmak ve bilimi ülkede her sahada hakim kılmak…
[email protected]
[1] http://www.gap-dogu-kalkinma.com/sanayi/40_il_tek.html
[2] http://www.atonet.org.tr/turkce/bulten/bulten.php3?sira=379
[3] http://www.stvhaber.net/tr/a.722.html
[4] http://bilimpolitikasi.tripod.com/Konular/bilgi.html
[5] http://trendchart.cordis.lu/annualreports/report2004/Innovation_policy_europe_2004.pdf.
[6] http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1163558
[7] http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&CategoryID=77&ArticleID=1021536
YAZARIN SON YAZILARI
ÇOK OKUNAN HABERLER

Muhittin Böcek'a bir şok daha! Tutuklama kararı!

ABD İran'da nükleer silah mı kullanacak? İşte ceva...

İran halkı Trump'ın sözleri karşısında ayaklandı: ...

Malatya'da insanlık suçu işlendi: Ölen KHK'lıların...

Ünlülere uyuşturucu operasyonu: 6 kişi serbest bır...


