Allah izin veriyor da biz yapıyoruz öyle mi, Asla! 2

Prof. Dr. Osman Şahin

Prof. Dr. Osman Şahin

02 Ağu 2021 12:51
  • İNSANLARIN EKSERİSİ, ŞİRK KOŞMAKSIZIN ALLAH’A İMAN ETMEZLER 13

    Fethullah Gülen Hocaefendi, “Musibetlerin Ekşi Çehresi Ve Hikmetin Güzel Yüzü” başlıklı Bamteli’nde, meşîet-i İlâhi hakikatı üzerinden “İnşaallah” hakikatinin önemine vurgu yapmaktadırlar:

    “İnşaallah, sizin yolunuz… Aidiyet mülahazasıyla, fezâili, şöyle-böyle mensubiyet içinde bulunduğumuz kimselere bağlamak ve onlarda görmek de iddia olur. Onun için meseleyi meşîet-i İlâhiyeye havale ederek “inşaallah” demek lazım. Lütfettiği şeyleri “maşaallah” ile takdir etmek; lütfedeceği şeylere de “inşaallah” çağrısında bulunmak lazım. 

    Dilerse…  “Allah, her ne dilerse onu yapar. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir ve onu infaz eder. Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz. Bilir ve inanırım ki, şüphesiz Allah her şeye gücü yeten Kadîr’dir ve muhakkak ki, Allah, ilim bakımından da her şeyi kuşatmıştır.” Evet, O, neyi dilerse, olur; olmamasını dilediği de olmaz. O, her şeye kâdirdir!”

    OLUMSUZ İŞLERDE DE MEŞÎET-İ İLÂHİ VARDIR

    O’nun (celle celâluhu) dilediği olur” hakikati kolaylıkla anlaşılmaktadır. Ama, dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da “O’nun (celle celâluhu) olmamasını dilediği de olmaz” hakikatidir. Yani, olmayan şeyler de O (celle celâluhu) öyle dilediği için olmamaktadırlar.

    Yokluk ve olmama gibi şeylerde de meşîet-i İlâhi vardır. Ama, konuşmalarda, nedense bunu ifade etmeyiz. Aslında, “Bugün toplantıya katılamayacağım” gibi bir ifade kullanıldığında da, “İnşaallah” kaydını koymak gerekmektedir. Niyetimiz toplantıya katılmamaktır. Ama, Allah katılmamızı dilerse, esbabını hazır eder ve biz de o toplantıya katılırız. Yani, bizim katılmama talebimize, Allah evet derse, ancak o zaman katılmayız. Buna binaen, sözün doğrusu, “bugün toplantıya katılamayacağım, İnşaallah” şeklinde olmalıdır.

    ARTIK KİM DİLERSE RABBİSİNE BİR YOL TUTAR, AMA ALLAH DİLEMEDİKÇE SİZ DİLEYEMEZSİNİZ

    Ali Ünal Hocaefendi, Kur’an mealinde, “Bütün bunlar bir hatırlatmadır, bir uyarıdır. Artık kim dilerse Rabbisine bir yol tutar. Ve “Ama Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Muhakkak ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (76/29-30) ayetlerinin açıklamasında, meşîet-i İlâhi’yi etraflıca ele alarak, konunun doğru anlaşılmasına yardımcı olacak çok önemli önemli tespitler yapmaktadırlar:

    Cenab–ı Allah’ın Meşieti mutlaktır ve insanın dilemesini de içine alır. Bu Meşiet, bir bakıma ilim gibidir. Yani Cenab–ı Allah, bir kişinin iradesini kullanarak ne yapacağını bilir ve bunu baştan yazmıştır. Dolayısıyla insanın her dilemesi İlâhî Meşiet’e dahildir.

    İkinci olarak, insan Cenab–ı Allah’ın İlmi ve Hikmet’i dahilinde diler ve işler. Yani, verdiği kararlar ve yaptığı işlerde Cenab–ı Allah’ın ezelî ve her şeyi kuşatan Hikmeti’nin de bir payı vardır. Âyetin Cenab–ı Allah’ın Alîm ve Hakîm oluşuna atıf yaparak bitmesi, bunu göstermektedir.

    Üçüncü olarak, Allah insana irade vermiştir, ama onun bu iradeyi kullanması da Allah’ın Kudreti ve yaratması dahilindedir; yani insan, iradesini kullanmada da Allah’a muhtaçtır.

    Dördüncüsü, insanın iradesiyle neyi diler, neyi yaparsa karşılığında ne ile karşılaşacağını tayin buyuran da Cenab–ı Allah’tır. İnsan, ancak İlâhî örgü veya çerçeve içinde hareket eder ve kimse bu örgünün, bu çerçevenin dışına çıkamaz.

    Beşinci olarak, Allah kimseyi herhangi bir şeyi dilemeye ve yapmaya zorlamaz, çünkü insan iradesiyle yaptıklarından sorumludur.

    “Artık kim dilerse Rabbisine bir yol tutar, ama Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” İfadesinde üzerinde durulması gereken belki de en önemli nokta şudur: İnsan olarak, kendimizi şu sebepler dünyasında sebeplerin mahkûmu gibi görüp, Cenab-ı Allah’ı da sanki yarattığı sebeplere bağlı gibi değerlendirebiliriz. Bu da, bizi çok defa duadan, duanın gücünü idrakten, Cenab-ı Allah’ın sebepleri, sebep-sonuç zincirini bir yerinden her zaman kırabileceğine inanmaktan alıkoyabilir.

    Oysa Cenab-ı Allah’ın mutlak Meşiet’i her zaman için hakim olup, O, yarattığı sebepler ve onlara terettüp ettirdiği sonuçlarla asla sınırlı değildir. Dolayısıyla, sebep-sonuç zincirini O, sadece peygamberleri için mucize olarak kırmaz; içten yapılan dualar, Kendisi’ne içten yönelmeler, zorda kalmalar karşısında da, ayrıca masumlar ve mazlumlar için mevcut sebepler dışında sebepler yaratır ve mevcut sebeplere başka neticeler de terettüp ettirebilir.

    İkinci ve üzerinde durduğumuz gerçeğin karşı kutbu olarak, her ne kadar Cenab-ı Allah bize irade lütfetmişse de, yine de hakim olan Allah’ın Meşieti’dir. Dolayısıyla, sahip kılındığımız iradeye ve gerekli sebepleri yerine getirmemizin karşılığında Cenab-ı Allah’ın yarattığı neticelere aldanarak, irademize mutlaklık ve kendimize yaratıcılık vermekten kesinlikle kaçınmamız, her zaman için aczimizin, aczimize mukabil Cenab-ı Allah’ın mutlak kudretinin şuurunda olmamız gerekmektedir. Kısaca, Kader meselesi, Bediüzzaman hazretlerinin önemle parmak bastığı üzere, teorik bir konu olmaktan çok, büyük ölçüde imanî ve tecrübî bir meseledir. Onun hakkında aklımızı iknada yeterli ilmî ve teorik gerçeklere rağmen, yine de o, “Allah’ın bir sırrı” olma özelliğini korumaktadır.”

    MEŞÎET-İ İLÂHİ, KADER, İLK BELİRLEME VE İNSAN İRADESİ ARASINDAKİ İLİŞKİLER

    Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader” kitabında “İnsanın ne zaman ve nasıl öleceği önceden belirlendiğine göre, onu öldürenin suçu nedir?” sorusuna verilen cevapta, konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacak önemli tespitler yapılmaktadır:

    “Şimdi, biraz da meselenin ikinci şıkkı üzerinde duralım. Yani, Yaratıcı’nın, her şeyi çepeçevre içine alan ilmiyle, insan iradesinin tevfik edilmesi keyfiyetini... Allah’ın (celle celâluhu) ilmine göre, bütün varlık ve varlık ötesi her şey, sebep ve neticeleriyle iç içe ve yan yanadır. Öyleki o noktada, önce-sonra, sebep-netice, illet-mâlul, evlât-baba, bahar-yaz bir vâhidin iki yüzü hâline gelir. Ve yine o ilme göre sonra önce gibi, netice sebep gibi, mâlul illet gibi, bilinir ve hükmedilir.

    Kimin, hangi istikamette, nasıl bir temayülü olacak ve kim âdi bir şart ve sebepten ibaret olan iradesini, hangi yönde kullanacaksa, bütün bunlar, önceden bilindiği için; o sebeplere göre meydana gelecek neticeleri takdir ve tespit etmek, insan iradesini ne bağlamakta ne de zorlamaktadır.

    Aksine, onun meyilleri hesaba katılarak hakkında bu takdirler yapıldığı için, iradesi kabul edilmekte ve ona değer verilmektedir. Nitekim bir büyük zat, hizmetçilerine; “Sizler öksürüğünüzü tuttuğunuz zaman, şahane hediyeler elde edeceksiniz; sebepsiz öksürdüğünüz takdirde de, hediyeleri kaybetmekle beraber, bir de itab göreceksiniz!” dese, onların iradesini kabul etmiş ve desteklemiş olur. Aynen öyle de, Yüce Yaratıcı kullarından birine: “Sen şu istikamette bir meyil gösterecek olursan, ben de senin meyil gösterdiğin o şeyi yaratacağım. Ve işte senin o temayülüne göre de, şimdiden onu belirlemiş bulunuyorum.” diye ferman etse, onun iradesine ehemmiyet atfetmiş ve kıymet vermiş olur.

    Binaenaleyh, ilk belirlemede iradeyi bağlama olmadığı gibi, insanı, rızası hilâfına herhangi bir işe zorlama da yoktur. Ayrıca kader ve ilk belirleme Allah’ın (celle celâluhu) ilmî programlarından ibarettir. Yani kimlerin hangi istikametlerde meyilleri olacak, onu bilmesi ve kendinin yapıp yaratacağı şeylerle, bir plan ve program hâline getirmesi demektir.

    Bilmekse, hariçte olacak şeylerin şöyle veya böyle olmasını gerektirmez. Hariçte olup biten şeylerin şöyle veya böyle olmasını insanın temayüllerine göre, Yaratıcı’nın kudret ve iradesi icat eder. Bu itibarla varlığa erip meydana gelen şeyler, öyle bilindikleri için var olmuş değillerdir. Bilakis, var oldukları şekillerle bilinmektedirler ki, ilk takdir ve tayin de işte budur. Kelâmcılar bunu, “İlim, mâluma tâbidir.” sözüyle ifade ederler. Yani, bir şey nasıl olacak öyle biliniyor; yoksa öyle bilindiği için meydana gelmiyor. Nasıl ki, bizim, ilmî tasarı ve planlarımız pratikte tasavvur ettiğimiz şeylerin vücud bulmasını gerektirmiyor; öyle de, Yüce Yaratıcı’nın tasarı ve planları sayabileceğimiz ilk belirlemeler de, hariçte, herhangi bir şeyin var olmasını mecburî kılmayacağı bedihidir.

    Hâsılı: Allah, olmuş-olacak her şeyi ihata eden geniş ilmiyle; sebepleri neticeler gibi; neticeleri de sebepler gibi bilmektedir. Kimlerin iyi işler yapmaya niyet edeceklerini ve kimlerin kötü şeylere teşebbüste bulunacaklarını bilmiş ve işte bu teşebbüs ve niyetlere göre neler yaratacağını belirlemiş ve takdir etmiştir. Zamanı gelince de, mükellefin meyil ve niyetlerine göre, takdir buyurduğu şeyleri dilediği gibi yaratmıştır.

    02 Ağu 2021 12:51
    YAZARIN SON YAZILARI
    YAZARLAR