Güven duygusunun tamiri, küskünler ve isyan ahlakı -2

Prof. Dr. Osman Şahin

Prof. Dr. Osman Şahin

19 Haz 2020 10:25
  • Fethullah Gülen Hocaefendi, 'Şûrâ' yazısında istişarelerin “ bir ölçüde hemen her hâdise münasebetiyle, “Sevâd-ı Âzam”ın (ekseriyetin) idareye katılmasını sağlamak.. halkın idareyi kontrol edip, gerektiğinde onun idarecileri sorgulaması şuurunu canlı tutmak.. yöneticilerin sorumsuzca davranışlarını engelleyip tasarruflarını sınırlandırmak… ” fonksiyonlarını nazara vermektedirler.

    Bu yazıda “İster icma kararıyla, ister çoğunluğun görüşüne göre olsun, şûrâ, usûlüne göre cereyan etmişse, artık orada üzerinde anlaşılan görüşe muhalefet etmek caiz değildir ve alternatif düşünceler ileri sürülemez.” denilmektedir. 

    Şura’nın bağlayıcılığının olabilmesi için şartlarına riayet edilerek gerçekleştirilmesi gerekmektedir… 

    Hz. Ömer efendimiz (ra) hutbe irad ederken cemaatten biri ayağa kalkar ve 'Ey Ömer ben seni dinlemiyorum. Ganimetten dağıtılan kumaştan bir elbise çıkması mümkün değilken, nasıl olur da sen o kumaştan bir elbise yaptırdın ve onu şimdi giyiyorsun?' der. Hz. Ömer’in (ra) oğlu ayağa kalkıp kendi hissesi ile babasının hisselerini birleştirip bir elbise yapılabildiğini anlattıktan sonra aynı sahabe ayağa kalkar ve bu sefer de 'şimdi konuş ya Ömer, şimdi seni dinliyorum' der. Bu örnek de olduğu gibi ilke ve prensiplere uygun hareket etmeyen idarecilere cemaat “sana bu hususta itaat etmiyoruz” deme hakları ve aynı zamanda sorumlulukları vardır. 

    Bir gün Humus şehrinin halkı, Hz. Ömer’in (ra) kendilerine atamış oldukları valileri ve aynı zamanda şanlı bir sahabe olan Hz. Sa'd bin Âmir (ra) hakkında şikâyette bulunurlar ve bu valinin onlarca kabul edemeyecekleri bazı davranışlarından bahsederler. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) bu valisini huzuruna getirtir ve halkın huzurunda bu davranışlarının hesabını sorarlar. Valisi Hz. Sa’d (ra) tarafından halkın anlayamadığı bu davranışların makul gerekçeleri izah edilip meseleler açığa kavuşunca, atamış olduğu valisinin isabetli olmasından dolayı da Allah’a (cc) hamdederler.  Yönetilenlerin başlarına atanan yöneticilerin ilke ve prensiplere aykırı halleri olduğunda onları atayan makama itiraz etme hakları ve aynı zamanda sorumlulukları vardır. 

    İdareciler yanlış yaptıklarında, Hz. Ömer’in (ra) 'Ben yanlış yaparsam ne yaparsınız” hitabına “Eğer yanlış yaparsan, seni bu eğri kılıçlarımızla doğrultmasını biliriz' diye cevap verilmesinde olduğu gibi, Hizmet insanlarının yapılan yanlışlara izin vermeyeceklerini söyleme hak ve aynı zamanda sorumlulukları vardır.

    Allah Rasulü’nün (SAV) görevlendirdiği bir seriyyenin başındaki komutan bir ateş yakar ve diğerlerini 'Ben sizin emiriniz olarak kendinizi ateşe atmanızı emrediyorum' demelerine mukabil sahabeler itaat etmemişler ve “bunu Allah Rasulü’ne (SAV) sormamız lazım' diyerek O’na (SAV) sormuşlar ve 'Eğer ateşe atlasaydınız hepiniz Cehenneme giderdiniz'cevabını almışlardır. Hizmet insanlarının Kur’an’a ve Sünnet’e aykırı teklifleri kabul etmeyip sorgulama hakları ve aynı zamanda sorumlulukları vardır. 

    Hocaefendi 'Bu iş hususunda onlarla istişarede bulun!” fermanı gereğince, idarecilerin şûrâya esas teşkil eden hususu rey ashabına arz etmelerinin bir sorumluluk olduğunu, idareci bu sorumluluğu yerine getirmediğinde mesul olacağı gibi, idare edilenler de, fikirlerinin alınmak istendiği konularda görüşlerini bildirmediklerinde mesul olacaklarını ve hatta sadece görüşlerini bildirmemekle değil, görüşlerinin alınmasında kararlı olmadıkları zaman da vatandaşlık vazifesini yerine getirmemiş sayılacaklarının tespitini yapmaktadırlar. İdare edilenler kendileri ile istişare edilmediğinde kenara çekilme hakları yoktur ve onları ilgilendiren hususlarda kendileriyle istişare edilmesi gerektiği hususunda ısrarlı olmalıdırlar.

    İsyan ahlâkına sahip olmak bir isyan, bir başkaldırma veya bir inat tavrı içine girmek anlamına gelmemektedir…

    İsyan ahlâkını yerine getirirken kullanılacak üsluba riayet edilmesi arzu edilen güzel işlerin ve neticelerin ortaya çıkmasında çok önemli bir yere sahiptir. Hocaefendi, bu hususu “Şura” yazısında şöyle dile getirmektedirler: “Bunu yaparken onlara düşen vazife, kat’iyen bir isyan, bir başkaldırma ve bir inat tavrı içine girmemektir. Gerektiğinde, uygun bir üslupla “Kur’ân’ın şu ayetine, Sünnet’in şu emrine, falan mütefekkirin şu mütalaasına ve mantığın şu kuralına göre, o mesele şöyle de olabilir” şeklinde fikir beyanında bulunulabilir. Böyle yapmak ve üslubunca konunun açıklığa kavuşturulmasını istemek dururken, itiraz ediyor gibi bir tavırla sorular sormak muhatapta kabz hali meydana getirir. Hatta belki onda da isyan duygularını tetikler. Dolayısıyla olan hakikate olur. Belki kurallarına riayet edilen ve nezaket çerçevesinde ortaya konan bir münazara ve müzakere neticesinde bazı hakikatler gün yüzüne çıkacaktır. Fakat birisindeki soru üslupsuzluğundan ve diğerindeki tavır bozukluğundan dolayı, hakikat zarar görür. Hakikatin gadre uğraması ve zulüm görmesi de bütün insanlık için büyük bir zarardır.”

    Hocaefendi “İsyan Ahlakı” yazısında ayrıca isyan ahlakı ile inat ahlakının karıştırılmaması gerektiğinden bahsetmektedirler: “Her meseleye itiraz etme, her teklife başkaldırma, kim ne derse desin, daha o insan sözünü bitirmeden karşı çıkma ve bunu bir ahlâk haline getirme ile samimi bir şekilde fikir beyan etme aynı kategoride değerlendirilemez. Bazı insanların, başkalarıyla geçimsizlik içinde olmalarını inkılapçı bir ruha ya da isyan ahlâkına sahip bulunuşlarına vermeleri, sadece bir kuruntudan ve kabahatlerine mazeret uydurmaktan ibarettir. Onların durumu isyan ahlâkı ile değil, ancak inat ahlâkı ile tavsif edilebilir.”

    Beklentiler realitelerle uygunlaştırılmalıdır…

    Birçok örneği Hz. Ömer (RA) ve sahabe efendilerimiz üzerinden verdik. Burada unutulmamalıdır ki idareciler Hz. Ömer, cemaatte sahabe değillerdir. Onlar hakikatleri dillendirirken de kabul ederken de çok hakperest hareket ediyorlardı. Bu açıdan bizim için en güzel örnek onlar olmakla beraber, onlara yetişemediğimiz de bir gerçektir. Dolayısıyla muhataplar bunun bilincinde olarak birbirlerinden beklenti içerisine girmeliler ve muhatap alırken de ona göre davranmalıdırlar. Yani sahabe efendilerimiz (R.Anhüm)  hakikatler yüzlerine karşı söylenince tereddütsüz kabul etmelerinde olduğu gibi bugünkü insanlardan da aynı kıvamı beklememek gerekir. Bu kıvamı yakalayıp sergileme herkesin amacı olmakla beraber realitenin de unutulmadan ona göre hareket edilmesi daha sağlıklı olacaktır.  Hz. Ömer (RA) nasıl hemen hakikati kabul edip benimsiyorsa bugünkü idareciler de öyle davranışlar sergilemelidirler beklentisinden ziyade muhatapların hislerini, fıtratlarını, düşünce yapılarını dikkate alarak ifade edilecek hakikatlerin kabulü için nasıl bir üslup kullanılması gerekiyorsa onu kullanmalıdırlar. Aynı şeyler idareciler için de geçerlidir. Cemaatlerinin kıvamlarını, hislerini, zaaflarını, ihtiyaçlarını vs. bilerek onları muhatap almalı, hitap etmeli ve beklentileri de ona göre olmalıdır. 

    Hocaefendi kendi ufkuna uygun olarak hareket edip cemaatin seviyesini hesaba katmadan hareket etselerdi, etrafındaki herkes dağılıp giderlerdi. Bazı hakikatleri ifade etme ve bunları talep etmek için cemaatinin hazır hale gelmesini beklemiş ve o kıvama gelmeleri için gayret etmişlerdir. Bu bekleme süresinin 10-15 yılı bulduğu durumlar vardır. Üstad Hazretleri de “Hakikî mürşid-i âlim koyun olur, kuş olmaz; hasbî verir ilmini. Koyun verir kuzusuna hazmolmuş musaffâ sütünü. Kuş veriyor ferhine (yavrusuna) lüab-âlûd (tükürükle karışık) kayyını (kusmuğunu)” ifadeleri ile bu hakikate dikkat çekmektedirler.

    19 Haz 2020 10:25
    YAZARIN SON YAZILARI
    YAZARLAR