Kur’anda’ki Kıssaların Sebebi

Rehberlik Köşesi- Z  Hicran Yıldırım

Rehberlik Köşesi- Z Hicran Yıldırım

11 Şub 2020 15:54
  • Âd kavminin kıssası, bütün insanlara büyük bir ibrettir. Dünya saltanatına güvenerek insanlara zulmedenlerin değişmez kaderini anlatır


    Hud Aleyhisselam

    İnsanlar yeryüzünde anarşi çıkarmanın neticesinde çok büyük bir tufan geçirmiş ve İlahi gazaptan sonra yeniden bir medeniyet kurmak için çalışmalara girişmişti. Hz. Nuh (as)’dan sonra uzun yıllar geçmiş, artık yerleşim yerleri kurulmuş, yeni yeni medeniyetler teessüs etmişti. 

    Modern tarih, yazının belli bir devreden itibaren kullanıldığını iddia etse de bu olduğu gibi doğru değildir. Zaten insanlığın başlangıcının mağara devri gibi bir vahşete bağlanması kat'iyen mâkul değildir. Zira, Hz. Adem’den (as) itibaren her peygambere ve dolayısıyla her kavme sayfalar halinde Allah’ın ayetleri indirilmiş ve insanlar onları okumuşlardı. İnsanlığın yeryüzündeki hayatı, peygamberlerle başladığı için, beşer tarihinin temelinde vahşet değil, o günün şartlarına göre bir medeniyet söz konusudur. Hz. Nuh (as)’dan önce de sonra da durum böyleydi. 

    Nuh (as) devri artık çok geride kalmıştı… Büyük bir azaba uğrayan ve bunu dilden dile çocuklarına anlatan insanoğlu bir müddet sonra tekrar yeryüzüne gönderiliş gayesini, kulluğu, dünyanın faniliğini unuttu. Kibirlenip böbürlendi. Yeryüzünde yine anarşi çıkardı, kan döktü, haksızlık etti. 

    Âd Kavmi

    Nuh Tufanı’ndan sonra Arabistan yarımadasına ilk yerleşen kavimlerden birisi Ad kavmiydi. Hadramevt ve Yemen'e kadar uzanan bu bölgede oturan Ad kavminin, yerin üzerinden akan ırmakları, bağları, bahçeleri, taştan yontulmuş süslü ve gösterişli evleri, sürü sürü davarları vardı. (Şuara Suresi, 26/133-134) “İrem Bağları" ile meşhur şehirleri dillere destandı. 

    Allah’ın kendilerine verdiği bunca nimet, lütuf ve ihsan bir müddet sonra Ad halkını da şımarttı. Dünyada ebedi yaşayacak gibi tavırlara girdiler. Kibirle inşa ettikleri yüksek kulelerde, evlerde, süslü saraylarda akıl ve vicdanlarını kaybettiler. 

    Ne yazık ki, bu şımarmanın neticesinde Ad Kavmi, Nuh Tufanı’ndan sonra putperestliğe dönen ilk kavim oldu. 

    Yüce Allah, onları bu taşkınlıklarıyla hemen yakalamadı. Rahmeti gazabına sebkat eden Yüce Mevla, Hz. Hud (as)’ı sapkınlık içindeki Ad kavmine peygamber olarak gönderdi. Onları zulümlerinden vazgeçirsin, uyarsın diye. 

    “Bir de Âd halkının kardeşleri Hûd’u hatırla. O Ahkâf’ta kavmini uyarmıştı. Gerçekte ondan önce de sonra da birçok uyaran peygamberler gelip geçmişti. O, ‘Yalnız Allah’a ibadet edin. Doğrusu ben, sizin başınıza gelecek müthiş bir günün azabından endişe ediyorum.’ demişti.” (Ahkâf, 46/21)

    Kur’an: "Eğlence yapmak, oyun oynamak için en zirvelerde ve dağların yamaçlarında binalar yapıyorsunuz." (Şuarâ sûresi, 26/128) "gördüğünüz her tepeye bir bina konduruyorsunuz" diyerek o günkü Ad kavmini de tasvir eder. 

    Yani ‘Fâni olan sözlerinizi, fenâya mahkûm olan hatıralarınızı, sanatla bir kibirlenme vasıtası haline getirmek istiyorsunuz. Dünyada ebedî kalacak gibi, bakıp bakıp iftihar edebilecek, böbürlenebilecek harika saraylar, âbideler ve bir bakıma sizi putperestliğe götüren sanat eserleri meydana getiriyorsunuz. Öyle ki, bunlarla hep övüneceğinizi ve gölgelerinde hep çalım çakacağınızı zannediyorsunuz...’

    İnsanlar yine ruh dünyalarından uzaklaşmış, son derece inada, isyana yelken açmışlardı. Taşları yontma, onlara şekil verme ve dağlara-taşlara ölümsüzlük duygusunu işleme, bu mağrur, mütekebbir Ad halkının en bariz hususiyetleriydi. Ortaya koydukları eserler, söz ve düşünceler, sanat ve mimari adına yapılan şeyler, birer sanat eseri olmaktan daha çok bir başkaldırma ifadesiydi. Zorbalık, gaddarlık onların en belirgin vasıfları olmuştu. 

    "Siz (insanları) derdest edip yakaladığınız zaman zorbalar gibi yakalıyorsunuz." (Şuarâ Suresi, 26/130)

    Putperest, eşyaperest olmanın yanında, aynı zamanda hodfuruş, bencil, gaddar ve o kadar da zalim insanlardı. Kendileri gibi düşünmeyenleri ele geçirdikleri zaman zulmün en şiddetlisini onlara yaşatıyorlardı. Baskı, şiddet, zulüm, tabiatlarının bir yanı haline gelmiş, bunları yaparken asla rahatsızlık duymuyorlardı.

    Hud (as) onları uyardığı zaman da: "Ey Hud! Bize hiçbir delil getirmedin… ahirete gidenler dönüp gelmediler ki, ahiretin var olduğuna inanalım. Sonra, bir Allah var dedin. O'nu göstermedin ki, varlığını kabul edelim. Peygamber olduğunu ileri sürdün, buna dair bir alâmet, bir mucize görmedik ki, peygamberliğine inanalım..."
    "Beraberinde bir melek gelse ya!" (Hûd Sûresi, 11/12) 
    "Âd (kavmi) de gönderilen peygamberi yalanladı." (Şuarâ sûresi, 26/123)

    ‘Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: ‘Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz!’ (Hûd:) ‘Ey kavmim! dedi: Ben beyinsiz değilim; fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir elçiyim!’” (A’râf, 65-67)

    ''Kavminden, kendilerine dünya hayatında bol nimet verdiğimiz o inkâr eden ve âhiret hayatına kavuşmayı yalanlayan eşraf takımı dedi ki; bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden içiyor. Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz o taktirde siz, mutlaka ziyana uğrayanlardan olursunuz." (Mü'minûn, 23/33-34). 

    Hud (as) insanlara, Allah'ın himayesine sığınmalarını, Allah'a karşı saygılı olmalarını ve O'na itaat etmelerini tebliğ ediyordu. Bu vazifeyi yaparken de "İş yaptım, ücretimi verin!" demiyor; aksine, "Biz, Lillah için koştuk, Lillah için yorulduk, sesimiz soluğumuz kesilinceye kadar sizin için gayret ettik." diyor ve mükâfatını Allah'a bırakıyordu her peygamber gibi.
     
    “Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin! Sonra da O’na tevbe edin ki, üzerinize bol bol yağmur göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın! Günah işleyerek (Allâh’tan) yüz çevirmeyin!” (Hûd, 52)

    Buna karşın, akılları gözlerine inmiş, dünya saltanatıyla kibirlenen inkârcılar hiç usanmadan Hud (as) ile alay ediyorlar, hırçınlıkta sınır tanımıyorlardı: 

    “Ey Hûd! Yazıklar olsun! Biz bu kadar güçlü ve kalabalık kimseler olduğumuz hâlde, sen bize galip geleceğini mi zannediyorsun? Bilmez misin ki sen, sadece bir kişisin! Hem bilmez misin ki, bizim her gün bin tane çocuğumuz dünyaya gelir!”

    Kur’an-ı Kerim, bu sözleri, her devirde kaba kuvvet sahibi kibirli insanların dırıltıları olarak bize hatırlatır. Değişik anlayış, hava ve karakteriyle Hz. Hud'un kavmini, kaleleriyle, baş döndüren âbideleriyle, değişik türden heykel ve putlarıyla tekrar tekrar ele alır, zikreder. Hud kavmi, Hz. Nuh kavmine nispeten farklı bir küfür ve farklı bir kâfir tipi sergiliyordu.  

    “Vaktâ ki, bildirilen azabı, vâdilerine doğru enlemesine yayılarak ilerleyen bir bulut halinde görünce, ‘Bu,’ dediler, ‘bize yağmur getiren bir bulut!’ Hûd, ‘Hayır,’ dedi, ‘bu, sizin gelmesi için acele edip durduğunuz şeydir, yani can yakıcı bir azap taşıyan rüzgârdır! Rabbinin izniyle her şeyi devirip yerle bir eden kasırgadır.’ Derken hepsi helâk olup sadece meskenleri kaldı. İşte Biz, suça gömülmüş gürûhu böyle cezalandırırız.

    Gerçekten, Biz onlara, size vermediğimiz imkânlar vermiştik. Kulaklar, gözler ve gönüller lütfetmiştik kendilerine. Fakat ne kulakları ne gözleri ne de gönülleri kendilerine fayda verdi. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile, inatla inkâr ediyorlardı. Neticede alaya aldıkları o azap kendilerini her taraftan sarıverdi.” (Ahkâf, 46/24-26)

    Hud (as)’ın üzerlerine gelmekte olan semavi gazabı ikaz etmesi de onların akıllarını başlarına getirmedi. Zulüm Gayretullah’a dokunmuştu artık. Kavmine azabın gelmekte olduğu Hud aleyhisselama bildirildi. Hud aleyhisselam iman edenleri bir araya topladı. 
    Gün ağarırken ufukta siyah bir bulut belirdi. Bunu gören Âd kavmi, ‘işte bize yağmur geliyor!’ dediler. Hûd aleyhisselam son kez de olsa onları yine uyardı: “Hayır, o can yakıcı, azap veren bir rüzgârdır. Her şeyi yok eder.” dedi. 
    Onlar: ‘Tam tersine bu ‘bize yağmur getiren bir bulut!’ diyerek Hûd aleyhisselam’ı işkenceyle öldürmeye kalkıştılar. 

    Derken, rüzgâr korkunç bir ses çıkararak vadiyi kapladı. Son derece hızlı ve soğuk olup, her şeyi saman çöpü gibi savuruyordu. Âd kavmi kasırgadan kurtulmak için tutundukları ağaç ve taşlarla birlikte havaya savrulup paramparça oldular. Hepsi cansız yere serildiler. Daha sonra rüzgâr bunları sürükleyip denize attı. Mal ve mülklerinden hiçbir eser kalmadı, helâk olup gittiler. Âd kavminin helâk oluşu Kur’ân-ı Kerîm’de mealen şöyle bildirilmektedir:

    “Nihâyet Hûd’u ve beraberindeki iman edenleri, rahmetimizle kurtardık ve ayetlerimizi tekzip ederek, yalanlayarak iman etmemiş olanların kökünü kestik.” (A’râf Suresi, 72)

    Hûd aleyhisselam ve ona iman edenler bu şiddetli kasırgada Allah ü Teâlâ tarafından muhafaza edildiler. Kâfirleri helâk eden şiddetli fırtına, onlara serinletici ve rahatlatıcı hafif bir rüzgâr gibi esmişti.

    Hûd aleyhisselam, Âd kavmi helâk olduktan sonra, kendine inananlarla birlikte Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Kâbe-i Muazzama’nın bulunduğu yerde ibadet ve taatla meşgul oldu ve orada vefat etti. Kabrinin Harem-i Şerîfte (Kabe’de) Hicr-i İsmail denilen yerde bulunduğu rivayet edilmektedir.


    Hud (as) ve Ad Kavmi ile ilgili hadisler

    Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuşlardır:

    “Bana Saba rüzgârıyla yardım edildi. Âd kavmi de Batı rüzgârıyla helak edildi.” (Buhari, İstiska 26; Müslim, İstiska 17)

    Hz. Âişe (ra)’dan şöyle nakledilmiştir:

    “Bir bulut ya da rüzgâr gördüğü zaman bunun verdiği sıkıntı, Rasûlullah’ın yüzünde belli olurdu. Bu sebeple ben kendisine, “Ey Allah’ın Rasûlü! Halk bir bulut gördüğü zaman onda yağmur bulunduğu ümidiyle sevinir. Oysa onu gördüğün zaman senin yüzünde bir rahatsızlık alameti görüyorum. Bunun hikmeti nedir?” diye sordum.
    “Ey Âişe! O bulutta bir azap bulunmadığından beni hangi şey emin kılabilir? Oysa geçmişte bir kavim rüzgârla helak edilmiştir, yine geçmişte başka bir kavim de azap taşıyan bulutları görmüş: “Bu (ufukta beliren) bize yağmur getirici bir buluttur” demişlerdi.” (Ebu Davud, Edep 103 -104; Buharı, Tefsir XI. VI. 2: Müslim, İsitiska 15-16; Ahmed h. Hanbel, VI. 66)

    Yine Hazret-i Âişe validemizden şöyle bir hadis nakledilir:
    ‘(Rüzgâr şiddetli estiği zaman) Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururdu:
    “Allah’ım! Sen’den bu rüzgârın, bu rüzgârın içinde bulunan şeylerin ve Sen’in gönderdiğin şeylerin hayırlı olmasını istiyorum. Bu rüzgârın, içinde bulunan şeylerin ve Sen’in gönderdiğin şeylerin şerrinden de Sana sığınırım.”  (Müslim, İstiskâ, 15)

    Peygamber Efendimiz (sav) Veda Haccı’nda, Usfan vadisine ulaştığı zaman, Hz. Ebû Bekr'e: "Ey Eba Bekr! Bu hangi vadidir?" diye sormuştu. Hz. Ebû Bekir "Usfan vadisidir" diye cevaplayınca: Hz. Peygamber (sav): "Hûd (as), beline aba tutmuş, belinden yukarısını alacalı bir kumaş ile bürümüş, genç ve kızıl, yuları hurma liflerinden örülmüş dişi bir deve üzerinde, hac için buradan telbiye ederek geçmiş" diyerek sanki daha yeni oradan geçmiş gibi haber vermişti. (Ahmed b. Hanbel, I, 232).


    İrem Bağları

    Âd kavmi, gerek siyâsî, gerek ekonomik açıdan çok güçlüydü!.. "Bağ-ı İrem" İrem Bağları diye anılan; muhteşem sarayların süslediği büyük bir şehir, dillere destan olmuştu!.. 

    Kur'an-ı Kerim: "Ey Muhammed, Rabbinin, ülkelerde benzeri yaratılmayan sütunlara (büyük saraylara) sahip İrem şehrinde yaşayan Âd kavmine ne yaptığını görmedin mi?" (Fecr, 89/6-8) diyerek bu bağlardan bahsetmektedir.  

    İrem Bağı, Hûd Aleyhisselâm zamanında Âd Kavminin reisi olan ve Hûd aleyhisselâma inanmayan Şeddâd bin Âd’ın:

    “Yâ Hûd! Senin ilahın o dünyada yaptığı Cennetle öğünürse, ben de bu dünyada bir cennet yapayım ki, onun Cennetinden daha şahane olsun!” diyerek dünya servetini dökerek yaptırdığı bir bahçedir.

    Kur’anda’ki Kıssaların Sebebi

    Geçmiş peygamberlerin ve kavimlerin kıssaları, inananların ibret almaları için Kur'ân'da zikredilir. Geçmiş peygamberlerin her tavrı Müslümanlar için de takip edilecek bir yoldur.

    ‘Kur’ân-ı Kerim’de, kıssaların anlatıldığı yerlerdeki espri ve ana temanın yakalanması çok önemlidir. Yani Kur’ân’ın o kıssa ile sunduğu evrensel mesajın kavranması, Kur’ân’ı anlamada âdeta bir nirengidir. Tabi bu biraz da hâdiselere “zaman üstülük” düşüncesiyle yaklaşmaya bağlıdır. Zira beşer tarihinde bazı vak’alar birbirinin izdüşümü olarak cereyan etmektedir. Bu mülâhaza ile biz kâh o dönemde, kâh bu dönemde yaşarız. İşte böyle bir yaklaşımın kavranması, mesajı kavrama adına atılan önemli bir adım sayılır.’***

    Bediüzzaman, Risale-i Nur’da Peygamberlerin ve kavimlerinin kıssalarını ifade ederken ‘İki büyük akım birbiriyle çarpışarak gelmiş.’ der. 

    ‘İnsanlık tarihi ve Mukaddes Kitaplar, kuvvetli haberlere, külli ve kati hadiselere ve malumat ve insanların gözlemlerine dayanarak ittifakla, açık ve kati bir surette haber veriyorlar ki, sırat-ı müstakim ehli olan peygamberlere (aleyhimüsselam) binler hadiselerde yardım istemelerine harika bir tarzda gaybi imdat gelmesi ve onların istedikleri aynen verilmesi ve düşmanları olan münkirlere yüzer hadisatta aynı zamanda gazap gelmesi ve semavi musibet başlarına inmesi, kati, şeksiz gösterir ki, bu kâinatın ve içindeki nev-i beşerin Hakim ve Adil ve Muhsin ve Kerim ve Aziz ve Sahhar bir Mutasarıfı, bir Rabbi var ki, Nuh ve İbrahim, Musa ve Hud ve Salih gibi (aleyhimüsselam) çok nebilere pek harika bir surette tarihi ve geniş hadiselerle muzafferiyet ve necatları vermiş ve Semud ve Ad ve Firavun kavimleri gibi çok zalimlere ve münkirlere dahi, peygamberlere isyanlarına mukabil, dünyada dahi bir ceza olarak başlarına dehşetli semavi musibetler indirmiş.

    Evet, Adem (as) zamanından beri, beşeriyette, iki büyük akım birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, istikamet yolunu takip ile nimet ve iki cihan saadetine mazhar olan peygamberler ve dindarlar ve iman sahipleri; kâinatın hakiki güzelliğine ve intizam ve kemaline mutabık olarak istikamette hareket ettiklerinden hem kâinat sahibinin lütuflarına hem iki cihanın saadetine mazhar olup, beşeri melekler derecelerine, belki üstünde terakki ettirmeye vesile olarak dünyada iman hakikatleriyle manevi bir cennet, ahirette bir saadet kazanıp ve kazandırmışlar.

    İkinci cereyan, istikameti bırakıp, ifrat ve tefritle aklı bir azap vesilesi ve elemler toplayıcı bir alete çevirmesinden, insaniyeti en bedbaht bir hayvaniyetten aşağı düşürüp, dünyada zulümlerine mukabil İlahi gazabı ve musibet tokatlarını yemekle beraber, dalaleti cihetinden, akıl alakadarlığıyla kâinatı bir hüzün yeri ve umumi bir matem yeri ve yokluğa yuvarlanan hayat sahipleri için bir mezbaha, selhhane ve gayet çirkin ve karışık görüp ruhu, vicdanı dünyada bir manevi cehennemde olup, ahirette daimi bir azap çekmeye kendini müstehak eder.

    İşte Fatiha-i Şerife’nin ahirinde ‘Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tabi olan salih kullarının yoluna ilet-gazaba uğrayanların ve sapıtmış olanların yoluna değil!’(Fatiha Suresi,7) ayeti, bu iki büyük akımı ders veriyor. Ve Risale-i Nur’daki bütün muvazenelerin menbaı ve esası ve üstadı bu ayettir. Madem yüzer muvazenelerle Nurlar, bu ayeti tefsir etmişler; biz dahi izahını ona havale ederek, bu kısa işaretle iktifa ederiz.’ (On Beşinci Şua, Risale-i Nur)

    Devam edecek…  
    11 Şub 2020 15:54
    YAZARIN SON YAZILARI