Allah'ım affet, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar!

Gün geçmiyor ki talihsiz bir cinayet haberiyle sarsılmayalım. Yıllarca beraber olduğu eşinin hayatına acımasızca kast edebilenler, elleriyle şifaya vesile olan doktorların kanlarıyla insanlığın bembeyaz sahifesini simsiyah hale getirenler, kendilerinden “insan” olmayı öğrendiğimiz eğitim ordusunun fedakâr neferlerini şuursuzca bıçaklayarak insanlıktan fersah fersah uzaklaşıp esfel-i safilini boylayanlar… Neler oluyor? Bu gidiş nereye? Bütün bunlar gerçek mi yoksa bir türlü bitmek bilmeyen gecenin karanlık bağrında sürüp giden korkunç bir kâbus mu? Keşke kâbus olsaydı! Keşke bütün bunlar yaşanmasaydı da insanlığın bu kadar sükûtuna şahit olmasaydık! Neylersin ki bütün bunlar gerçek; hem de insanlık tarihinde “ilk” olmayan acı gerçeklerden. Aslında bu tip olaylar ilk insanla başlıyor. Hz. Adem’in (a.s.) oğullarından Kabil, bir hiç uğruna aynı candan, ortak kandan geldiği öz kardeşinin canına kast ederek, yeryüzünde işlenecek cinayetlerin talihsiz başlığını atıyor. Yusuf’un kardeşleri, kendilerini bir kurt gibi kemiren kıskançlık mikrobunun bütün vücutlarını sarmasına engel olamayarak, dünya güzeli insanın canına kast edebiliyorlar. Kendisinden önce yaşanmış ve sonra yaşanacak bütün asırların ilham ve ışık kaynağı olan Saadet Asrı’nda, Yüce Yaratan’ın bile ismiyle anmayıp “Habibim” diye bütün gönüllere sevdirdiği Yüce İnsan’ın dahi canına kast edilmek isteniyor. Hem de defalarca… Taşlanıyor, dövülüyor, yurdundan yuvasından kovuluyor. “Cennet Dağlarından bir dağ olan” Uhut’un eteklerinde dişi kırılıyor. Çok sevdiği, İslam’ın büyük kahramanı, bir zamanların aslan avcısı, amcası Hz. Hamza’nın da canına kıyılıyor. O, bütün bunlar karşısında, emrine amade bekleyen gök ehlinin varlığa rağmen, ellerini açıyor ve: “Allah’ım! Kavmimi hidayet eyle. Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar” diye dua dua yalvarıyor. Evet onlar bilmiyorlar ve bilemiyorlardı. Çünkü onların kalplerindeki iman merkezine gerekli ışık girmemişti. Bu yüzden bütün, insanı insan yapan manevi cihazatları karanlığın göz görmez dehlizinde kalmıştı. Bu yüzden onlar sadece sureta insandı, siret yönüyle ise insanlıktan fersah fersah uzaklardı. Aradan asırlar geçti. Teknoloji gelişti. Hayat şart ve standartları değişti. Değişmeyen tek şey ise insandı. İlk insanın neye ihtiyacı var idiyse günümüz insanı da aynı şeylere muhtaçtı. Günümüzün canilerinin kalpleri kararmamış olsaydı, en kıymetli, eşref-i mahlûk olarak yaratılmış bir varlığın canına kıyabilirler miydi? Varlığın ve yaşamın gayesi yaşatmak iken, “haksız yere bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibi” ağır bir cürüm olarak kabul edilirken, böyle ağır bir suçu işleyebilirler miydi? Demek ki bilmiyorlar. İnsanlığı bilmiyorlar. Yaratıcıyı bilmiyorlar. Kâinatın Efendisi’ni tanımıyorlar. Sevgiyi, şefkati, yaşatmanın tarifi imkânsız hazzını tatmaktan çok çok uzaklar. Bundan dolayı işledikleri ağır cürümlerin ne manaya geldiğinin, bu fillerin onları ne kadar alçalttığının farkına varamıyorlar. Kendilerine emanet olarak verilen her şeyi nasıl, sahibine hıyanet edercesine çarçur ettiklerini anlayamıyorlar. Kendilerini ne kadar acı bir akıbetin beklediğini ise hiç idrak edemiyorlar. Allah’ım sen onlara tez zamanda hidayet eyle. İmanın nuruyla kalplerini aydınlat. Aydınlat ki hem onlar yaşadıkça ölmekten kurtulsun, hem de sevgili kulların onların şerlerinden emin olsun. [email protected]

YAZARIN SON YAZILARI