image
TAHA ÜNAL SAMANYOLUHABER 10 Şub 2012 08:53

Nasıl bir dindarlık?

Başbakan’ın açıklamalarıyla alevlenen dindarlık tartışmaları, dinin nasıl bir insan, dolayısıyla hangi keyfiyette bir toplum idealize ettiği noktasında, bilgi eksikliğimizi ortaya koymuş bulunuyor. Dinin, insanlara baskı aracı olacağı veya ferdin vicdan ve düşünce hürriyetini elinden alacağına dair yazılan yazı ve bu istikamette sarf edilen sözler işin özünden ve hakikatinden ne kadar savrulduğumuzu ortaya koyuyor. Bütün bu gerçekler dinin, özellikle Türkiye toplumu için düşünürsek İslam’ın, bu konudaki görüşlerini ele almayı zaruri kılmış bulunuyor. Evet, İslam’a göre dindarlık nasıl olmalıdır? İslam nasıl bir dindarlığı tecviz eder?

Öncelikle, İnsanlığın bidayetinden bu yana her fert ve toplum, müreffeh bir hayat yaşayabilmek için dine ihtiyaç hissetmiştir. İnsanlık, velev ki batıl bile olsa, dinden müstağni kalamamıştır. Özellikle hayatın bütününü ele alan, başlı başına bir hayat tarzı sunan dinler, toplum hayatının kılcallarına kadar tesir etmişlerdir. Dolayısıyla, insanlık, ictimai ve siyasi nizamın kurulmasında, sanat ve felsefenin gelişmesinde, ahlak ve fazilet duygularının yükselişinde, iktisadi ve ticari faaliyetlerde din kadar derin rol oynayabilen başka bir müesseseye şahit olmamıştır. Nitekim, nerede bir din zuhur etmiş ise orada bir medeniyet teşekkül etmiştir. Bu itibarla din, bazılarının iddia ettiği gibi, Allah’la kul arasında, vicdanlara hapsedilmiş bir müessese değil; tam tersi bütün hayatı kapsayan ve sosyal problemlere çözümler getiren prensipler manzumesidir.

Fert ve cemiyet hayatının en ince noktalarına kadar giren İslam, dikkatle tetkik edildiğinde, ictimai, iktisadi, ahlaki bütün problemlere dair çözümler getirebilen bir din olduğunu rahatlıkla ispatlayabilecek bir karaktere sahiptir. İctimai problemlerin çözümü için ise, ferdin önce kendisiyle olan problemlerinin çözülmesi gerekmektedir. Yani İslam, ferdi ele alır, sağlıklı bir toplum ve gelecek için önce ferdin imar edilmesi gerektiğini düşünür.

İslam’ın hedeflediği fert ve cemiyet

İslam, ilk başta “ Her doğanın (iyilik ve kötülüğe) müsait bir karakterde “(Buhari, II K.) yaratıldığını söyleyerek, insanın başlangıçta bir taraftan ego-centric, diğer yandan da, insanlarla münasebetler kurmaya müsait bir fıtratta olduğunu, Hakk’dan ayrılmış bir anne-baba ve toplum sebebiyle yanlış bir takım davranışlar içerisine girebileceğini söylemektedir.

Kur’an-ı Kerim bir çok ayetinde tek bir Allah’a kulluk etmek ve Salih (fert ve cemiyet için yararlı) işler yapmak gerektiğinden bahseder. Salih amelin Allah’a iman ve kulluktan sonra zikredilmesi manıdardır. Olaya tersinden baktığımızda Allah’a kulluk etmeyen bir insan, içgüdülerinin ve tabiatının tazyikinden doğan ihtiras ve maddi isteklerini putlaştıracak, bu da cemiyet hayatında kargaşaya sebep olacaktır. O halde, insanın, özellikle genç bir insanın, tamamen kendi menfeat ve heveslerine düşkün olmayıp, cemiyetle karşılıklı müsamaha, anlayış ve saygıya dayanan münasebetler kurup bunları devam ettirebilmesinin yolu öncelikle kendisini aşmasa bağlıdır. Bunun yolu da Allah Resulü’nün (s.a.v.) “büyük cihad” diye tarif ettiği insanın kendi nefsi ve benliği ile olan mücadelesini başarabilmesinden geçmektedir.

Allah’tan başka bir varlığa kulluğu, Allah’a denk bir ilah kabul etme ve kula kulluk olacağı için men eden İslam, insanın diğer kimselere karşı en üstün olabilmesine zemin hazırlayan faktörlere de dikkat çeker. Hiç kimsenin bir diğerine makam, mansıp, mevki, ırk, rütbe yönüyle üstünlüğü mevzubahis değildir, çünkü bütün bunlar Allah tarafından verilen ihsanlar cümlesindendir. Allah katındaki üstünlük “takva” noktasındaki ferdi gayretlere vabestedir.

Bu prensipleriyle İslam, vicdanların hür olmasını, bu hürriyeti tehdit eden sosyal ve maddi baskıların tazyikinden kurtulmayı, aynı zamanda her türlü bencil duygu ve düşünceden de sıyrılarak bütün mahlukatın kendisine yöneldiği Allah’a yönelmesini, “eşref-i mahluk” olarak addettiği insana özellikle tavsiye etmektedir.

Bu hususta namazın, insanı, dinin iyi görmediği, nefsin arzu edip kendi menfatine gördüğü her türlü edebe mugayir davranıştan alıkoyması (Ankebut, 29/45), içerisine nefis ve egonun girdiği oruç, zekat ve hac gibi ibadetlere Allah’ın ihtiyacının olmadığının bir çok hadisde zikredilmesi ayrıca kayda değerdir. Yani, ibadetler insanda ıslah hedeflerini gerçekleştirmediği zaman bu ibadet halis olmaktan çıkar ve Allah, böyle ihlassız ibadetleri kabul etmez.

Haşr suresi, 9.ayetinde mü’minler için “Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar bile, (kardeşlerini) nefislerine tercih ettikleri” buyrulur. Bu ayet mevzumuz açısından son derece manidardır. Toplumu, kardeşini nefsine tercih edebilecek kadar sosyalleşmiş, bu derece kendisini aşmış fertler ayakta tutabilir. Böyle toplumlarda bütün sosyal münasebetlerde dürüstlük ve doğruluğun izleri görülür. Vatandaşların karşılıklı münasebetlerinde birbirlerini garantiye alma konusunda herhangi bir endişe duymasına gerek yoktur. Bu toplumda herkes verdiği sözün adeta bir kölesidir. Bir şahsın diğerini aldatması, onun saflığından veya bilgilisizliğinden istifade yoluyla kendisine haksız kazanç sağlaması söz konusu olamaz. Bu duygu ve muamele sadece kendi milleti, vatandaşı veya dindaşına değil, yabacılara karşı da aynıdır, değişmez.

Böylelikle İslam, öncelikle ferdin, kendini gerçekleştirmesini, realite planında insan olup maddi-manevi “ahsen-i takvim”e ulaşmasını sağlarken, toplumun da kendi arasındaki ahenk ve düzeni sağlamış olur.

O halde sıkıntı nereden kaynaklanmaktadır? Dinden, dindar bir nesilden kaynaklan(a)mayacağına göre, galiba din ve dindarlığın yanlış anlaşılıp, farklı değerlendirilmesinden doğmaktadır problem.

Ancak bu tartışma faydalı olmuştur. En azından bu vesileyle hakiki dindarlığın neresinde olduğumuzu sorgulayacak, yanlış bildiklerimizin doğrusunun ne olduğunu araştırma ihtiyacı hissedeceğiz, bu ve bunun gibi tartışmalar sayesinde.

Taha ÜNAL
Din Sosyoloğu
tahaunal80@gmail.com

Türkçe Olimpiyatları

GÜNÜN KARİKATÜRÜ