Ne yapmamalı...

Şimdiye dek defalarca yazdım. Bu Ermeni diasporasının şımarıklıklarından çok sıkılıyorum. Ayrıca, yaptıkları baskı sonucu ortaya çıkan gelişmelerden ne Ermenistan memnun ne de kimi ülkelerdeki Ermeni azınlıklar. Ermenistan, ekonomik bakımdan çok sıkıntıda olduğu için bu diasporanın şımarıklıklarına karşı çıkamıyor. Zira buralardan gelecek ekonomik katkıya muhtaç. Farklı ülkelerdeki ufak Ermeni azınlıkların sorunu ise bambaşka. Yaşama geçirilen tüm münasebetsizliklerin sorumlusu olarak onlar görünüyor. Meselenin tarihsel boyutu Ermeni sorununun tarihsel boyutunu, defalarca ve defalarca yazmaktan bıktım. Ancak toplumlar unutkan oluyor. Hele bizdeki kimi süper zekâlıların, "Ama biz de bir şeyler yapmadık mı" gibisinden "inciler döktürmeleri"(!), halkımızın kafasını iyice karıştırıyor. Osmanlı Ermenileri, Müslüman Osmanlılar'a inanılmayacak kadar benzeyen ve gene inanılmayacak kadar, "sanatçı" insanlardı. Hele toplumsal yaşam konusundaki benzerlikler, farklı dinlerden oldukları düşünülürse, inanılmazdı. Ancak "milliyetçilik" geç de olsa, Ermeni tebaa arasında da görülmeye başladı. Her ne kadar, ilk Ermeni örgütlenmeleri, imparatorluk sınırları dışında gerçekleşmiş olsa bile, artık Osmanlı'nın bir Ermeni sorunu vardı. Osmanlı'nın son yarım yüzyılında özellikle Kilikya ve Doğu Anadolu'da ve İstanbul'da yaşanan Ermeni ayaklanmalarına elbette değineceğim. Fakat 1. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte Ermeni huzursuzlukları, had safhaya ulaştı. İşte bu koşullar altında Osmanlı yönetimi, "tehcir" (hicret ettirme-göç ettirme) yasası hazırladı. Ancak daha bu yasa çıkmadan ve çok acıların çekildiği tehcir başlamadan 24 Nisan 1915'te, Ermeni cemaatinin önde gelen 200 küsur üyesi, gözaltına alınıp sürgüne gönderildi. İşte, her yıl sorun olan "24 Nisan"ın başlangıcı budur... İlginç örnekler "Soykırım" (Genosit) kavramı, 1948 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiş bir kavramdır. Fakat ilginç bir biçimde, geçmişte yaşananlara da yansıtılmaktadır. Ancak ne İspanyol ve Portekizliler'in, Latin Amerika halklarına reva gördükleri zulümden söz edilmektedir ne ABD'nin, Kızılderili nüfusunu ortadan kaldırmak için giriştiği katliamlardan ne de Kara Afrika'nın, sömürgeci güçler tarafından yağmalanırken çekilen acılardan. Varsa, Osmanlı'nın Ermeniler'e yaptığı; Ermeniler'in çektiği acılar. Rumeli ve Balkanlar'dan geri çekilirken Müslüman Osmanlı tebaanın çektiği acılar, kimsenin aklına gelmiyor. Bugün, bu acılara ayıracak yerim de yok. Fakat çok ilginç bir örneği sizinle paylaşmak istiyorum. ABD, Japonya'nın Hawai'deki üssünü (Pearl Harbour) basınca ve ABD, Japonya'ya savaş açınca; ABD yönetimi en ufak bir bozgunculuğa girişmeyen, Japon kökenli "vatandaşlarını" toplayıp Nevada çölünde hazırladığı "konsantrasyon kamplarına" doldurdu. Buralarda çadırlarda ya da kontrplak kulübelerde, yıllarca sürünmek zorunda kaldılar. Evleri çöktü, işyerleri iflas etti. Üstelik düşünün ki, ABD (sözde) demokratik bir ülke ve bu Japon kökenli ABD'liler (sözde) anayasal haklara sahip... Savaştan sonra, "Buyurun beyler" deniliyor. "Evinize, işinize gücünüze dönebilirsiniz." Artık, ev bark kalmışsa... Daha sonra Başkan Carter, kendisine bu olay anımsatılınca, bu on binlerce Japon kökenli ABD vatandaşına, özür dileyen birer mektup gönderecek ve bir de on bin dolarlık çek ekleyecektir. Ama kimsenin aklına, bunları anımsatmak gelmiyor... Sarkozy'nin kompleksi TC'nin bir vatandaşı olarak, 1915'te yaşanan insanlık dramını görmezden gelmemiz elbette mümkün değil. Aynı şekilde, kahrolmamak da çok zor. Ama Sarkozy'nin Türkiye düşmanlığını açıklamakta da çok zorlanıyorum. Bana öyle geliyor ki, bu sorunu sükûnetle ve sağduyuyu ön plana çıkartarak, çözebiliriz. Dünyaya, "barbar Türk" imajını verirsek, Sarkozy'yi müthiş mutlu ederiz. Bu oyuna düşmememiz gerekir. Zaten, alınacak belirli bir mesafe var. Belki Fransa Anayasa Mahkemesi bu yasayı iptal eder. Zaten onlar iptal etmese bile, bizim vicdanımızda bu yasa, çoktan iptal edildi. Ötesi laftır...

YAZARIN SON YAZILARI