[Fikret Kaplan yazdı] Yol bu, Hizmet bu, gerisi aldanma ve heves!

Ölü Bir Evden Hatıralar, Güneş Ülkesi ve Hizmet Gönüllüleri

SHABER3.COM

Yol bu, Hizmet bu; gerisi aldanma ve heves!
FİKRET KAPLAN

“Başkalarına acı çektirmek tutkusu bir alışkanlıktır. Bu tutkunun gelişme yeteneği vardır ve gelişir, sonunda bir hastalık olur. En mükemmel bir insanın bile alışkanlık sonucu kabalaşabileceğine, rezilleşebileceğine inanıyorum. 

Kan ve başkaları üzerinde egemenlik sarhoş eder insanı: Kabalık ve rezillik gelişir; insanın aklına, duygularına ulaşır ve sonunda insan normal olmayan şeylerden zevk almaya başlar. Bir canavar olur. Ve insanlığa, pişmanlık duygusuna, yeniden doğuşa dönmesi hemen hemen olanaksızlaşır. 

Böylesine bir güç sahibi olma isteği salgın bir hastalık gibi bütün topluma bulaşır: Öylesine çekicidir güç sahibi olmak.” (Dostoyevski, Ölü Bir Evden Hatıralar)


Ölü Bir Evden Hatıralar, Güneş Ülkesi ve Hizmet Gönüllüleri 

Dünya çapında meşhur olmuş edip ve sanatçıların bütün insanlık için bir değer kazanmaları ancak büyük sıkıntılardan sonra olmuştur. Onlar, preslerde sıkılıyor gibi işkencelere maruz kalmış, zindanlarda ömür tüketmiş, erimiş ama haksızlık karşısında dik duran başlarıyla kalplerde yükselmiş ve kuyunun dibinden tutundukları ümitleriyle insanların gönlünde kıyamete kadar taht kurmuşlardır.  

‘Campanella, zindanda; Cervantes, esarette; Dostoyevski, kürek mahkûmu iken kendilerini keşfedebilmiş ve milletlerinin gönüllerinde ölümsüzlüğe ulaşmışlardır…’ diyor Hocaefendi.

Dostoyevski, ağır işkenceler altında kürek mahkumu olarak geçirdiği Sibirya’daki hapis günlerini “Ölü Bir Evden Hatıralar” başlıklı kitabında anlatır. Bu eser ve diğer başyapıtlar bugün yaşanılan sürecin canlı olarak tarihin sayfalarına ne şekilde nakşedildiğini gözler önüne serer. Her tür adiliğin en yüce duygularla birlikte nasıl insanın içinde bulunabilecegini kanıtlar. İki yüzlü insanların iyi insanlar arasında nasıl tutunduğunu ve gücü elde ettikleri ilk fırsatta nasıl canavarlaştıklarını nakış nakış işler.

Sibirya’da yaşanılan mahkumiyetleri, mağduriyetleri, zulümleri yazmak için orada bulunmak gerektiğine dikkat çeken Dostoyevski: 
 
“Bazı şeyleri yaşamadan anlayamazsınız, üzerinde yorum yapamazsınız” der ve şöyle devam eder: “Kitaplardan okuyarak veya düşünerek, gözlem yaparak varmadım ben bu sonuca. Gerçekleri yaşadım, öğrendiklerimi doğrulamak için de çok zamanım vardı.” (Ölü Bir Evden Hatıralar) 

O büyük güçlüklerle, aşağılamalar ve hakaretlerle karşılaştığında hep insan kalmaya çalıştı, hiç tükenmeyen umuduna tutunarak ayakta kaldı. 

Dostoyevski, kürek mahkumu iken niçin bir fikre, bir inanışa sahip olması gerektiğini anlamış ve kendini keşfedebilmişti. Zira, bu meşhur edip de o gün, bir gruba bağlı olduğu düşünülerek tutuklanmış ve hapse atılmıştı. 

Aslında suç unsuru olmayan bağlılıkla bir gruba mensup olduğu vehmi vardı sadece ortada. (Aynen bugün olduğu gibi…) Sırf bu kuruntudan ve muhalifleri yok etme dürtüsünden dolayı, Dostoyevski, arkadaşlarıyla beraber beş ay boyunca yargılandı. 

Yargılama sonucunda zanlıların masum olduğuna karar verildi. Ancak bu masumiyet kararının doğru bir karar olmadığına inanan biri davaya tekrar bakılmasını istedi. İstenen belliydi. Yeniden yargılama sonunda suçluların idamına karar verildi. Dostoyevski ve diğer arkadaşları için artık hiçbir hayat ihtimali kalmamıştı. 

22 Aralık 1849 sabahı mahkumlar idam edilecekleri meydana götürüldüler. Çar yaşanacak olan dramı en küçük ayrıntısına kadar kinle zevk etmek için bizzat en küçük teferruata kadar her şeyi kurguluyordu. 

Ölümün soğukluğu karşısında mahkûmların ne derece küçüleceğini, fikirlerine ne derece sahip çıkacaklarını görmek istiyordu. Ölüm karşısında ağlayıp sızlanmalarını, yalvarıp yakarmalarını görüp onları iyice aşağılamak arzusundaydı. Tezgahladığı büyük oyunu sahneye konulurken zevkten kuduruyordu. 

27 yaşındaki Dostoyevski ve arkadaşları gözleri kapatılarak kazıklara bağlandı. Ölüm tamburu vurulurken, infazı gerçekleştirecek askerler tüfeklerini dolduruyorlardı. Hayatla ölüm arasında bir-iki dakikalık bir mesafe kalmıştı.

“Bugün 22 Aralık’ta hepimizi Semyonovski meydanına götürdüler. Orada bizlere ölüm hükmümüz okunduktan sonra öpmemiz için haç verildi ve başımızın üzerinde hançer kırıldı. Mezar tuvaletlerimiz (kefenlerimiz) de hazırlanmıştı. Sonra içimizden üçünü ölüm cezasını yerine getirmek için kazıklardan yapılmış çitin önüne götürdüler. 

Ben altıncı sıradaydım. Üçer kişilik topluluklar halinde çağırıyorlardı bizi. Ben ikinci toplulukta olduğum için bir dakikadan fazla ömrüm kalmamıştı. O zaman seni düşündüm kardeşim benim. Son anımda kafamda yalnız sen vardın…” (Mektuplar, Dostoyevski) 

Tam infaz gerçekleştirilecekken, bu tüyler ürpertici oyuna bir anda son verilip Çar’ın yeni kararı okundu. ‘Hukuk, mahkeme, adalet…hepsi benim elimde’ hükmüne getirilmek isteniyordu. Böylece bu olay vasıtasıyla herkesin içine açıkça korku salınmıştı. Baş eğmeyenlerin hayatı Çar’ın dudaklarına bakıyordu… Bu korkunç oyunun, Dostoyevski üzerinde bıraktığı etki kendisi tarafından eserlerinde işlenecekti:

‘Kendisine ateş edilen ana dek bir umudu olacaktır askerin (Dostoyevski’nin); oysa aynı askere ölüme hüküm giydiğini bildirin -kesinlikle-ya çıldıracak ya ağlayacaktır. İnsanoğlu çıldırmadan dayanabilir mi böyle bir şeye? Niçin bu aşağılama, bu boş, çirkin, gereksiz vahşet? 

Kim bilir, dünyada yüzüne ölüm hükmü okunup işkencesi başlatılan, sonra da bağışlandın, gidebilirsin denen bir adam vardır ve o adam bize anlatabilir burada neler duyulduğunu. İsa bile sözünü etmiştir bu korkunç işkencenin. Hayır, insana reva görülemez bu!’ (Dostoyevski, Budala)

Çar I. Nikola’nın sahneye koyduğu bu Sahte İnfaz oyununun hemen ardından Dostoyevski, canice niyetler beslediği (o gün de yine olmayan suçlamalar uyduruluyordu) ve edebiyatçı Belinski’nin Ortodoks kilisesiyle devlet otoritesine karşı hakaret dolu mektubunu yaydığı için 4 yıl kürek cezasına, 6 yıl da er rütbesiyle seferi orduda hizmete mahkum edildi. 

Sibirya’da hapishane şartları çok zordu. “Yeraltına gömülü bir insan gibi yaşadım.” diyor eserlerinde Dostoyevski. “Yakınımda içten bir konuşma yapabileceğim tek varlık yoktu. Soğuğa, açlığa ve hastalığa dayandım. Ağır işlerden sıkıntı çektim ve sadece iyi bir aileden geldiğim için bana diş bileyen mahkûmların nefreti devamlı üzerimdeydi.” 

‘Kaplanlar gibi kana susamış insanlar var. Birisi; bir insan bedeni, eti ve ruhu üzerinde sınırsız hâkimiyet kurmaya görsün -ki aslında kendi de böyle bir insandır- aslında Tanrı’nın sureti olan başka bir canlıyı yerin dibine batırma ve alçaltma hakimiyetini ve özgürlüğünü ele geçirmeye görsün, bu kişi farkında olmadan kendi duyguları üzerindeki iktidarını yitirir. Zorbalık, alışkanlık olmuştur. 

En mükemmel insan bile hayvanca kabalaşabilir. Kan ve iktidar insanı sarhoş eder, kabalık ve şiddetli arzunun birleşmesiyle keskin bir haz ortaya çıkar. Bu işkencelere ayrıca, gardiyan ve cellatların kurbanları üzerinden kazanç elde etmeleri eklenir.

Bu tür yaklaşımlar karşısında duyarsız kalan bir toplum, özünde zehirlenmiş demektir. Kısacası; birisine, diğerinin bedenine ceza uygulama hakkı verilmesi, toplumun alnında bir lekedir ve durdurulamaz bir çözülmeye yol açar. Tiranlık alışkanlıktır; olgunlaşır, sonunda bir hastalık olur…

Başkalarına acı çektirmek tutkusu bir alışkanlıktır. Bu tutkunun gelişme yeteneği vardır ve gelişir, sonunda bir hastalık olur. En mükemmel bir insanın bile alışkanlık sonucu kabalaşabileceğine, rezilleşebileceğine inanıyorum. 

Kan ve başkaları üzerinde egemenlik sarhoş eder insanı: Kabalık ve rezillik gelişir; insanın aklına, duygularına ulaşır ve sonunda insan normal olmayan şeylerden zevk almaya başlar. Bir canavar olur. Ve insanlığa, pişmanlık duygusuna, yeniden doğuşa dönmesi hemen hemen olanaksızlaşır. Böylesine bir güç sahibi olma isteği salgın bir hastalık gibi bütün topluma bulaşır: Öylesine çekicidir güç sahibi olmak.’ (Ölü Bir Evden Hatıralar, Dostoyevski) 

Dostoyevski’nin bulunduğu cezaevinde bir de işkenceciler vardı. Mahkumlara sürekli kötü davranmaktaydılar. 

İşkencenin zaman aşımı yoktur ve bir gün bu işkencecilerin rütbeleri söküldü, kimse kendilerine dokunamaz zanneden bu zalimler hesaba çekildiler. Dostoyevski bunlardan birini daha sonra ilk kez gördüğünde şöyle yazacaktı:

“Üzerinde üniforması varken bir fırtına, bir tanrıydı.(Haşa) Ama şimdi redingotunun içinde bir hiçti, daha çok bir uşağı andırıyordu. Şaşılası şeydir, üniforma bu çeşit insanları ne çok değiştiriyordu.” (Ölü Bir Evden Hatıralar, Dostoyevski) 

Dostoyevski aynı zamanda Sibirya’daki o zor günlerde umutsuzluk karşısında kendisi ayakta tutacak tek şeyin dinsel inanç olduğunu da anlamıştı. 

“Az önce ‘dinini yitirmek’ten söz ederken nasıl da acı vericiydi hali…! ‘Bu tabloyu seyretmeyi severim’ demişti; hayır, sevmiyor, ihtiyaç duyuyor. Yalnızca tutkulardan oluşan biri değil…; yitirdiği inancını geri almanın savaşımını veren bir eylemci. Ona şimdi ıstırap derecesinde gerekli bu… Evet! Bir şeye, birine inanmak ihtiyacında.” (Budala, Dostoyevski)
 
Hasılı, Dostoyevski o zor günlerden sonra insanların gönlünde yer etti, dünyaya mal oldu. Ona o zulümleri reva görenler ise isimleriyle, cisimleriyle beraber tarihin kirli, karanlık çöplüğünde her seferinde lanetle anılıyorlar. 


‘Güneş Ülkesi’

‘Güneş Ülkesi’nin yazarı Campanella, gördüğü haksızlıklar karşısında düşüncelerini dile getirmiş; özgürlükçü ve cumhuriyetçi fikirleriyle halkı aydınlatmıştı.

Hatta haksızlıklar karşısında bir Osmanlı donanmasının yardımı da sağlanmıştı. Campanella, Osmanlı gemisiyle kaçmak için kayıkçıyı beklerken bir kulübede yakalanarak Napoli’ye götürülmüş, konulduğu hapishanede korkunç işkencelere maruz kalmıştı. 

Campanella çektiği acıları şöyle anlatıyor:

“Elli hapishaneye girdim çıktım. Yedi kez, tüyler ürpertici işkencelere uğradım. Son işkence kırk saat sürdü. Bedenimi iplerle sıkı sıkıya sarıp kan revan içinde bıraktılar. Ellerimi arkaya bağlayıp sivri bir kazığın üstüne sallandırdılar beni. Kırk saat sonra beni öldü sandılar, işkenceyi durdurdular. 

İşkencecilerimden bazıları, canımı daha da yakmak için, asılı bulunduğum ipi ha bire oynatıyor, boyuna küfür savuruyorlardı. Bazıları da ‘yaman adam doğrusu’ demekten kendilerini alamıyorlardı. Hiçbir şeyle sarsamadılar, alt edemediler beni; bir tek söz bile alamadılar ağzımdan.

Tam altı ay süren bir hastalıktan mucize eseri kurtulduktan sonra bir çukura attılar beni. On beş ay kaldım orada. Sonra yargıç önüne çıkarıldım. Önce bana ‘Öğrenmediğin şeyi nasıl bilebilirsin? Şeytan mı var senin emrinde?’ diye sordular. Ben de: ‘Bildiklerimi öğrenmek için, sizin içtiğiniz şarapların on misli kandil yağı harcadım’ diye karşılık verdim.”

Campanella ağır işkencelerle dolu tam 27 yıl hapis yattı. İşkenceciler karşısında başı daima dik; onlardan ne bağışlanma istedi ne de yardım diledi. Onun istediği tek şey kitap, kâğıt ve kalemdi. Ünlü eseri Güneş Ülkesi’ni işte bu zor koşullarda yazdı. 

Campanella, Romalıların ve ilk Hristiyanlar zamanındaki rahiplerin yurtları ve toplulukları uğruna seve seve savaştıklarını ve mal mülk düşüncesinden uzak durduğunu göstererek bir gün ‘Güneş ülkesi’nin gerçekleşebileceğine inanmaktadır.

Hocaefendi, ‘Güneş Ülkesi’ yazarı Campanella’yı takdir eden şu ifadelerde bulunuyor:
‘Bütün insanlığa ulaşmak ve teker teker her ferde lahuti mesajlar ulaştırmak elbette hepimizin aşk ölçüsünde istediği ve arzu ettiği bir sorumluluktur. Ancak, zamanın çıldırtıcılığına karşı sabırla, temkinle işi aheste aheste götürmek de ayrı bir derinliktir. 

Bu yönüyle Güneş Ülkesi yazarı Campanella’yı takdir ederim. Campanella bir İtalyan düşünür ve yazarıdır. Savunduğu fikir ve düşünceler elbette şu anda konumuz değil. Ancak İspanya zindanlarında tam 27 sene çile çeken bu insan, merhum Necip Fazıl’ın ifadesiyle, elinin ifraz ettiği ter, demir parmaklıkları çürütmüş; fakat o, düşüncelerinden zerre kadar taviz vermemiş ve yetiştirdiği talebeleriyle fikirlerini istikbale taşımıştır. 

Hatırlayın Mikelanj’ı!. Bir heykel yapımında kendisini o denli işine kaptırmış ki, heykel tamamlandığında çizmelerini çıkarmak istemiş de ayağının derisi çizmeleriyle beraber çıkıvermiş... İşte insan yüklendiği misyona bu denli kilitlenmeli.’

‘Don Kişot’

Cervantes, önce Cezayir’de köle olarak yaşamaya başladı, ardından satıla satıla, sıkıntıdan sıkıntıya katlanarak tam 5 yıl esaret hayatı yaşadı. 

Beşinci yılın sonunda ailesi gerekli fidyeyi tamamlayarak nihayet Cervantes’in ait olduğu topraklara dönmesini sağladı. Cervantes, Don Kişot adlı eserini bu esaretten sonra yazdı ve dünyaca tanındı.

Bu edip ve sanatçılar gibi daha yüzlercesi, binlercesi… hep yaşadıkları ağır zulümlerden sonra insanlığa mal oldular, baş tacı edildiler. Baskılar ne kadar şiddetli olursa olsun yürüdükleri yolun doğru olduğuna inandılar ve ondan sapmadılar. 

Şimdiye kadar doğru yolda yürüyen insanları hiç kimse engelleyemedi. Bugün ağır zulümlere maruz kalan hizmet gönüllüleri de yarın, Allah’ın inayetiyle, insanlığın gönlünde taht kuracaklardır. Onların hikayeleri de dilden dile, gönülden gönüle ulaşacaktır. Yad-ı cemil olacaklardır. Yüce Allah, bu sese, bu soluğa karşı yapacağını yapacaktır, tereddüdümüz olmasın! 

Hizmet gönüllülerine bu mağduriyetleri reva görenler ise, yelken açtıkları o isyan deryasında öyle şeylere çarpacak, öyle dağılacak, öyle rezil ü rüsva olacaklar ki, tarih, onları yâd ederken, lanetle yad edecek. Tarih, yanılmaz; bugün olmazsa yarın doğru şeyler, bir bir, pırıl pırıl, Dostoyevski gibi… Campanella gibi… zulme uğramış samimi hizmet insanlarının beyanı ile tarihin altın sayfalarına dökülecek ve herkes bakacak oraya. Sadece bugün değil, o gün bile “Lanet olsun öylelerine!.. Lanet ile anılan cebâbireye rahmet okutturanlara, lanet olsun!” diyecekler.

İnsanlığa hizmet düşüncesini taşıyan herkes, vazifesinin kudsî, seferin uzun, yolların da yokuş olduğunu ve bu yolda, çeşitli şirretliklerle karşılaşacağını; her köşe başında ölümle burun buruna geleceğini, bir cani, bir serseri gibi hakarete uğratılacağını, hatta çok defa insanca yaşama haklarından mahrum bırakılacağını bilip bu kudsiler yoluna öyle baş koymalıdır. Yoksa, bir kısım çilesiz ham ruhların, çok ehemmiyetsiz sıkıntı ve mahrumiyetlerden ötürü, yol ve yön değiştirme ihtimalleri vardır.

‘Ah miskin ruh! Yağmur yağsın, yalnız gök gürlemesin; etraf, zümrüt gibi yemyeşil olsun, ama hiçbir tohum çürümesin, hiçbir dane zayi olmasın; analar çocuklar doğursun, fakat ızdırap ve sancı çekmesin… Yani, feleğin geniş dairedeki çarkı ve hikmetli nizamı senin hendesene göre hareket etsin, istiyorsun! 

Hayır, hayır! Sen bu dünyaya sırf keyif sürmek, heva ve hevesine göre yaşamak için gelmedin. İnsani kabiliyetlerinin inkişaf etmesi, mahiyetindeki yüceliklerin tomurcuklaşıp ortaya çıkması, içinin aydınlanıp Hakk’ı aksettiren bir ayna hâline gelmesi için, tekrar tekrar potalara konup ateşe arz edilecek, defalarca iğneli fıçılardan geçirilecek ve defalarca ırgalanacaksın!’ ***

Yol bu, Hizmet bu… Gerisi aldanma ve heves!
<< Önceki Haber [Fikret Kaplan yazdı] Yol bu, Hizmet bu, gerisi aldanma... Sonraki Haber >>
ÖNE ÇIKAN HABERLER