[Z.Hicran Yıldırım] 'Gözlerinin gördüğünü kalbi yalan saymadı'

Güzelliğinin bütün inceliklerini o mübarek aynada bütün alemlere göstermek için O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) zaman ve mekân üstü bir seyahate davet ediyordu Rabbimiz…

SHABER3.COM

Z.HİCRAN YILDIRIM - REHBERLİK KÖŞESİ 

Allah’a iman eden bir avuç masum müminle beraber çileli bir hayat yaşıyordu Peygamber Efendimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem. Sadece kendisinin hüznünü değil, bütün müminlerin derdini de yüklenmişti. 
Üç yıl süren ağır boykot bitmişti; ama Ebû Tâlib ve Hz. Hatice’nin vefatından sonra Mekkelilerin takındığı tavır, Tâif’te yaşadığı sıkıntılar ve dönüşte insanların kapılarını kapatması O`nun ruhunu sıktıkça sıkmıştı. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Kâbe`nin Hatîm kısmında hüzünle gözyaşı döküyordu.  

İnsanlık için çektiği o sıkıntılar, dertler, tasalar ve sebeplerin tamamen suküt etmesi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mirac’a davet edilmesine vesile oluyordu. Hicretten yaklaşık bir yıl önce Recep ayının 27'inci gecesi gökler ötesi alemin kapısı O’na açılıyordu... "İsrâ ve Mîrâc" denilen mucizeler gerçekleşiyordu.

‘Leyle-i Mi’râc, ikinci bir Leyle-i Kadir hükmündedir. Bu gece mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar. Şirket-i mâneviye sırrıyla, inşaallah her biriniz kırk bin dille tesbih eden bazı melekler gibi, kırk bin lisanla bu kıymettar gecede ve sevabı çok bu çilehanede ibadet ve duâlar edeceksiniz.’ diyerek Mirac Gecesi’nin ehemmiyetini vurguluyor Üstadımız. 

Güzelliğinin bütün inceliklerini o mübarek aynada bütün alemlere göstermek için O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) zaman ve mekân üstü bir seyahate davet ediyordu Rabbimiz…

O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün kâinat namına sevdiğini bildirmek, 
Cemâlini O’na göstermekle varlığı şereflendirmek, 
Ve O’ndaki mukaddes hallerin başkalarına da geçmesini sağlamak için onu kelâmıyla taltif edip fermanıyla vazifelendiriyordu… Miraç’la taçlandırıyordu… 

Yaratılış ağacının nurlu meyvesi ve kalbi o ağacın esas hakikatlerini içine alacak bir çekirdek hükmünde olan O Zâtı, Mirac ile huzuruna alıyordu... 

“ Ayetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan (Kabe’den) alıp, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O, her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla görendir.” (İsrâ Sûresi, 17/1)

Cibril-i Emîn yanında, daha önceki peygamberlerin de üzerine bindikleri ‘Burak’ adında bir binekle nüzûl ediyordu o gece. 
İlahî bir mesaj vardı ve Cibril (as) bu davete muhatap olan en kutlu misafiri almak için gelmişti. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Hakk’ın özel davetlisi olarak semaya çağrılıyordu.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) gecenin bir anında Burak’la Mekke’den Kudüs’e, Mescid-i Aksâ'ya seyahat etti. Orada kendisini bekleyen önceki peygamberlere iki rekat namaz kıldırdı. Ardından da semalara doğru seyahatine devam etti.  

Bu yolculuk sırasında;
Birinci kat semada Hz. Adem, 
İkinci kat semada Hz. Yahya ve Hz. İsa, 
Üçüncü kat semada Hz. Yusuf, 
Dördüncü kat semada Hz. İdris, 
Beşinci kat semada Hz. Harun, 
Altıncı kat semada Hz. Musa 
Yedinci kat semada Hz. İbrahim (as) ile görüştü.

Cebrail (as) Peygamber Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) daha da yükseklere çıkardı, öyle bir fezaya vardılar ki kaderleri yazan kalemlerin cızırtılarını duydular. Nihayet varlıklar âleminin son sınırı olan Sidretü’l–müntehâya ulaştıklarında Cebrail (as):
“İşte burası Sidretü’l Müntehâdır. Ben buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam, yanarım.” dedi. 

Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) bundan sonra her gün yetmiş bin meleğin ziyaret ettiği Beyt–i Ma’mûr gösterildi. 

Bütün bunlardan sonra kendisine şarap, süt ve bal dolu üç bardak sunuldu. O, sütü tercih etti. İçtiği süt, onun ve ümmetinin fıtratı, yani İslâm üzere olan ve Yüce Allah’ın insanların fıtratına uygun yarattığı yoldu. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ayrıca şehitlerin ve muttakilerin cenneti olan Cennetü’l–Me’vâ’yı da temaşa etti.

Cebrail’i (as) geride bırakan Zât–ı Ahmediye Aleyhisselam, burada Refref’e binerek Arş–ı A’lâ’ya urûç etti. “Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ” diye ifade edilen “imkân dairesinin bitiş, vücûb dairesinin başlama sınırına” ulaştı:

“Sonra yaklaştı ve iyice sarktı. Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az kaldı. O da kuluna vahyetmek istediği her şeyi vahyetti. Gözlerinin gördüğünü kalbi yalan saymadı. Şimdi siz kalkmış da onun gördükleri hakkında şüphe edip kendisiyle münakaşa mı ediyorsunuz? Me’va cenneti de onun yanındadır. O dem ki Sidre’yi bir feyiz sarıyor, sardıkça sarıyordu. Peygamberin gözü kaymadı, şaşmadı, aşmadı da. Vallahi gördü, hem de Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü! (Necm S. 7-18.) 

Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ile şerefyâb olurken Cennet’ler de O’nunla (sallallâhu aleyhi ve sellem) şerefyâb oluyordu.

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah’u Teala’nın huzuruna varınca, O’na hürmetlerini iletiyor ve O’nun (cc) yarattığı kullarının tahiyyatlarını arz etmek niyetiyle şöyle selamlıyordu:

“Ettehıyyatü lillahi vessalavatü vettayyibatü” 
“Dil ile, beden ve mal ile yapılan bütün ibadetler Allah’adır.” 

Allah’u Teala da Efendimiz’i (sallallahü aleyhi ve sellem) karşılayıp selamlayarak:

“Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekatüh” 
“Ey Peygamber! Allah’ın selamı, rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun.” diyordu.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sefer:

“Esselamü aleyna ve ala ibadillahissalihin”
“Selam bizim üzerimize ve Allah’ın bütün iyi kulları üzerine olsun.”

cümlesiyle Allah’ın selamına mukabelede bulunuyor ve Allah’u Teala ile Peygamber Efendimiz’in bu güzel konuşmalarına şahit olan Cebrail (as) de sevinç içinde bu selamlaşma ve duaya:

“Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasülüh”
“Şahitlik ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Yine şahitlik ederim ki, Muhammed, O’nun kulu ve elçisidir.” diyerek eşlik ediyordu.  

Böylece namazlardaki Ettehiyyatü duası Miraç’ta Allah ile Habibi (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki o kutsî sohbetin hediyesi olarak yer alacaktı.

Et–Tahiyyâtü diye meşhur olan bu sözler, bütün namazlarda teşehhütte otururken okunmakla Mi’rac’da Allah ile Habibi (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki o kutsî sohbeti hatırlatmakta ve benzerî bir mükâlemeye namaz kılanı mazhar etmektedir, diyor Bediüzzaman. (Şualar)

‘Şimdi madem insanlar içinde, şu kâinatın Sâni’inin maksatlarını en mükemmel şekilde bildiren, kâinatın tılsımını keşfeden, yaratılışın muammasını çözen ve rubûbiyet saltanatının güzelliklerini kusursuzca ilan eden, Hazreti Muhammed’dir (aleyhissalâtü vesselam). Elbette bütün insanlar içinde onun öyle bir manevî yolculuğu olacaktır ki, bu, cismani âlemde seyahat suretinde bir Mirac’dır. O zât, “Yetmiş bin perde” diye tabir edilen, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin berzahını aşıp, sıfat ve icraatının tecellilerinden geçip varlık tabakalarının sonuna kadar mertebeleri kat edecektir. İşte Mirac budur.’ (Risale-i Nur, Sözler)

İnsanlığın İftihar Tablosu bütün bunları ihraz ediyor, O’na burda kal, gitme deniliyor. Ama, Şefkat Peygamberi, kendine has o derin merhamet hissi ve Cehennem’e sürüklenenlere karşı acıma duygusuyla, insanları ebedî saadete yönlendirmek için Mirac’tan şu zulmet yurduna geri dönüyordu.

‘Geride sıkıntı var, ızdırap var, elem var.. boynunu sıkan, öldürmeye teşebbüs eden insanlar var.. işkembeyi, sırtına koyan insanlar var.. geçtiği yollarda önünü kesen insanlar var.. Ashâb-ı kirâmı -çarmıha geriyor gibi- çarmıha gerenler var.. Bilal-i Habeşîleri, Sümeyye’leri, Yâsir’leri, Ammâr’ları kumun üstüne yatıran, kayaları onların üzerine koyan insanlar var… Dünya, O’nun için Cehennem. Fakat “Olsun!” diyor. O gördüğü şeyleri gördürmek, duyduğu şeyleri duyurmak, tattığı şeyleri tattırmak için Miraç’tan ayrılıyor, geliyor insanlığın içine; o Cehennem-zebûn hayatın içine geliyor.’***

Mirac’dan geri dönerken de yanında ümmetine çok büyük hediyeler getiriyordu Sallallahü aleyhi ve sellem. Beş vakit namaz… “ menerrasûlü”… İsra Suresi’nin 22–39 âyetlerindeki şirk koşma, anne baba hakkı gibi prensipler. 

Bediüzzaman’ın: ‘Ya Rab! Nasıl büyük bir sarayın kapısını çalan bir adam, açılmadığı vakit o sarayın kapısını başka, makbul bir zâtın tanıdık sesiyle çalar ki kapı ona açılsın... İşte biçare ben de senin rahmet dergâhını, sevgili bir kulun nidası ve münâcâtıyla şöyle çalıyorum. Dergâhını ona açtığın gibi, rahmetinle bana da aç.’ dediği gibi biz de aynı lisanla:
Ya Rab!
Çağırmasıyla, ağaçların, yanına geldiği, 
Duâsıyla yağmurun süratle yağdığı, 
Bulutun sıcaktan korumak için başında gölge yaptığı, 
Bir kilelik yiyeceğinden yüzlerce insanın doyduğu, 
Parmakları arasından suyun üç defa Kevser gibi aktığı; 
Allah’ın kertenkeleyi, ceylanı, kuru hurma direğini, koyun paçasını, deveyi, dağı, taşı ve çakıl taşlarını onun için konuşturduğu… 

Mi’racın ve “Göz ne şaştı ne de başka bir şeye baktı” (Necm Sûresi: 17) âyetinin sahibi Efendimiz ve şefaatçimiz Muhammed’e (sav) ilk indiği andan itibaren kıyâmete kadar Kur’ân’ın, her okuyanın okuduğunda hava dalgalarının aynalarında Allah’ın izni ile temessül eden her kelimesindeki her harfi sayısınca salât ve selâm olsun. Bu salâvâtların herbirisi hürmetine bizi bağışla, bize merhamet et, ey İlâhımız!

Ya Rab! Hz. Ebu Bekir’in münacatıyla Sana iltica ediyoruz:
“Lütfunu esirgeme ey Rab bu kuluna ki azığı pek kalil,
İflas etmiş olsa da sadakatle yine kapına geldi ey Celil!
Günahı pek büyük; Sen o günahları yarlığa ne olur,
Hali de pek acip, hem günahkâr bir abd-i zelîl,
Onun ki isyan üstüne isyan, hata üstüne hata,
Senden ihsan üstüne ihsan, hem de atâyı cezil,
Kum taneleri sayısınca günahlarından Sana sığınıyor,
N’olur müsamahanı göster de sil onları ey Cemil!
Nice olur halim, yok defterde işe yarar bir fiil,
Düşmüşlüğüm çok, taate gelince pek kalil, 
Ruhumun yaralarını sar da, hacatıma kıl bir çare,
Sen Şafi-i Hakiki, ben de kalbi sakim bir alil.
Beni yakan ateşe de ‘berd u selam ol’ de ey Allah’ım,
Bir zaman dediğin gibi fi hakk-ı Halil,
Sensin Şafi, Sensin Kâfi, evvel-ahir her işte,
Ente Rabbi, Ente hasbi, Ente li ni’mel Vekil.
Cömertliğine yoktur sınır, fazlınla bu kulunu sevindir,
Gönlümü şad eyle, göster de en güzel bir delil,
Saç rahmetini üzerimize, hem emin kıl korktuğumuzdan,
Ya İlahi! Sen’sin yegâne hüküm sahibi, münadin de Cebrail. 
Nerede Musa, nerde İsa, nerede Yahya, nerede Nuh,
Sen ey âsî nefis, dön de ara bul bir Mevlayı Celil”
Amin Ya Muin! Velhamdülillahi Rabbil alemin…


<< Önceki Haber [Z.Hicran Yıldırım] 'Gözlerinin gördüğünü kalbi... Sonraki Haber >>
ÖNE ÇIKAN HABERLER