Zamanın altın dilimi

Ah, iman ne müthiş bir iksir; mâneviyat ne tükenmez bir hazine, geçmiş ne temiz bir kaynak, gelecek ne bereketli bir bahçe; hâl; binbir dinamiğiyle ne büyük bir sermaye!..

SHABER3.COM

Safvet Senih - SAMANYOLUHABER.COM 

Gazeteciler ve Yazarlar  Vakfı, adına Ermeni Patriği Karakin’in ziyaretine gitmiştik. Bize bir hatırasını anlattı: “Kudüs’te öğrenci iken, Dinler Tarihi Dersimize, anne tarafından Türk olan Mısırlı bir hocamız gelirdi. Bir gün bir arkadaşımız, bu hocamıza bir soru sordu: ‘Bildiğimize göre, vakit girince önce ezan okunur, sonra kâmet getirilir. Kâmet getirilince hemen namaza durulur. Halbuki siz Müslümanlar çocuk doğunca sağ kulağına EZAN  sol kulağına KÂMET  okuyup ismini koyuyorsunuz. Seneler sonra vefat edince de ezansız ve kâmetsiz cenaze namazını kılıyorsunuz; bunun sebebi nedir?’ dedi. Hocamız şöyle bir cevap vererek; -Ey Müslüman artık ezanın okundu, kâmetin getirildi. Her an ölüp, cenaze namazın kılınabilir! Ölüme hazır ol!’  Vaktin kıymetini bil! Fânî dünya seni aldatmasın! Diye bir mesaj var, elbette düşünenler için!’ dedi.” Devamla, kendisi hakkında da “Türkçede bir söz var: ‘Yaş yetmiş, iş bitmiş. Ben de yetmiş yaşımdayım.” dedi.  Gerçekten de altı ay falan sonra vefat etti…
Muhammed  Fethullah Gülen Hocaefendi “Zamanın Altın Dilimi” başlıklı yazısında şunları söylüyor: “Aslında GEÇMİŞ’in ayrı bir MÂNÂ’sı, GELECEĞİN  ayrı bir KIYMETİ  HÂL’in de ayrı bir DEĞER  ve İFÂDE’si vardır.  (…)  Geçmiş, hem bugünümüze hem de yarınlarımıza kaynak olabilecek bereketli bir menbâ; bugün de, geleceğin FİDE  ve FİDANLARINI  yetiştiren MÜBÂREK  bir meşcerelik ve MİLLİ  BİR  SERMAYE iken, mâziyi romantik duygu ve düşüncelere açılmış bir arşiv gibi görüp değerlendirmek, bugünü de serâzâd gönüllerin şehrayin zamanı sayıp hezeyanlar içinde geçirmek, kazanmak kuşağında kaybetmekten başka bir şey değildir.
“Yaşayışlarını cismaniyetin mahbesinde sürdürenle, bütün bir gençlik dönemlerinde, hayatlarını parlak bir talih ve ebedî bir huzur içinde geçeceğini sanır, kendileriyle beraber her şeyin de fâni olduğunu hiç mi hiç düşünmezler. Düşünme mevsimi gelince de nasıl düşüneceklerini bilmeden ‘esefler’ ve  ‘hasret’lerle inler ve şöyle derler: Meğer dünyaya geldiğimiz andan itibaren her şey bize vedâ etmeye başlamış. Meğer yüzümüze gülen her şey birer ‘elveda’  tebessümüymüş de bizler anlayamamışız!  Nasıl olmuş da üç-beş saatliğine tenezzühe çıktığımız bu piknik yerine bağlanıp kalmışız da, iki adım ötesini görememişiz! Meğer dünyaya geldiğimiz aynı gün, çıkışa hazırlanma mesajını da almışız. Ve o gün-bugün hep bir meçhul çukura doğru kaymışız da bunun farkına bile varamamışız. Şimdi görüp sevdiğimiz, sevip bağlandığımız her-şeyin, süratle bizden uzaklaştığını müşahede ediyor ve ‘elveda’ demeye fırsat bile bulamıyoruz.
“Elveda gençliğe, güzelliğe! Elveda zevk u sefaya!  Elveda neş’eye, huzura, çığlığa! Elveda ümit meş’aleleri arasında çalımlı çalımlı yürüdüğümüz aydınlık günlere! Elveda mutluluk hülyâlarına, saadet düşlerine! Elveda bütün arzulara, rüyâlara, emellere!..
“Bu boğucu sis ve duman içinde bunlar, daha mezara girmeden ölür; ölülere karışır ve her lahza birkaç ölümü birden yaşarlar. Böyleleri için bir daha da bu ayrı ayrı hesapların uyuşarak aynı yekûna varması ve birbirinden kopan unsurların biraraya gelerek o eski günlerin bir kere daha yaşanması mümkün olamaz.
“Dünü bugünle, bugünü de yarınla birarada mütâlaa edebilen ruh insanlarının varlık ve hadiselere bakışları ise, tamamen başkadır. Hatta bunlardan çok fazla  okuyup düşünme fırsatını bulamayanlar bile, hayat ve ölüm hakkındaki düşünceleriyle diğerlerinden daha derli-toplu, anlayışlarıyla daha derin, değerlendirmeleriyle de daha isabetli, daha tutarlıdırlar. Ruh insanının, herşeye derin bir alâka ile konup kalkan bakışları, basiret ve itinalı davranışları, vazife şuuruna sımsıkı bağlı hareketleri, fâni zaman ve mekânların, ebedî zaman ve mekânlara varacağını bilen vicdanı, ölüm girdaplarına dahi, onun ruhuna saadetlerin en erişilmezini duyurur. 
“Onun olgun ve duygun nazarında, bütün dünya ve fâni varlıklar, ölümsüz birer mânevî varlığa, bu âlemdeki bütün parlak ve göz kamaştırıcı şeyler de uhrevî kıymetlere ulaşır, gafletli sinelerin burkuntularına rağmen, o çiçekten çiçeğe konup-kalkan arılar gibi, hazdan haza uçar durur.
“Böylelerinin parlak çehrelerinde, tevazu mahviyet, vakar ve emniyetin birleşmesinden hasıl olan büyüleyici hâl, onların meleklerle at-başı gitmelerinin nişanı, ilhama açık gönüllerinin binbir vâridâtla dolup taşması, rûhânilerle içli,-dışlı bulunmalarının emaresidir. Onlarda fizik, metafizikle içiçe ve fizik metafiziği tamamlayıcı mahiyette, madde ise âdeta ma’nânın değerli bir buudu gibidir. Üzerlerinde, hem muhteşem devletler kurmuş, şanlı bir soya mensup olmanın gizli, derin sezişleri, hem de Allah kelâmı, peygamber beyanına açık Kur’an dinlemiş nurlu gecelerin uhrevî iklimlerinde ‘hû’ deyip pervaz etmelerinden kalma derin bir safvet, ürperten bir vakar ve düşündüren bir ciddiyet taşıp durmaktadır. Sanki her halleriyle, sessiz ve sözsüz bir şeyler anlatmakta ve en büyüleyici hutbeler irad etmektedirler.
“Onların canlı ve sımsıcak dünyalarında, her şey bir başka lezzet, bir başka halâvetle doğar ve zaman üstü bir çizgide cereyan eder. Geçmiş zaman, bin bir modeliyle geleceğin rengârenk kostümlerini hazırlar. Gelecek, ihya edilmeyi bekleyen bir arâzi gibi, yüksek mefkûre ve hülyâ derinliğinde hadiselere bağrını açar bekler. İçinde bulunduğumuz zaman bir mekik gibi bu iki kutup arasında gelir-gider ve kendi dilimini örer.
“Bu aydınlık dünyada, fânilerin akıp gidişinde bile, hep ebediyyetin teselli verici nağmeleri duyulur ve varlığın ölümlülükten ölümsüzlüğe kaydığı hissedilir. Burada eşya o kadar çarpıcı, o kadar sıcak; dört bir yana canlılık dağıtan hava öyle lâtif, öyle temiz; bizleri ipek gibi yumuşak kollarıyla saran atmosfer öyle şefkatli, öyle duygulu; ötelerden göz kırpan yıldızlarıyla, uyuyan hislerimizi uyaran gökyüzü o kadar muhteşem, o kadar büyüleyicidir ki, görüp  uyanmamak, uyanıp arkasındaki şefkatli eli hissetmemek, hissedip sevgi ve mutluluğa ermemek mümkün değildir.
Ah, iman ne müthiş bir iksir; mâneviyat ne tükenmez bir hazine, geçmiş ne temiz bir kaynak, gelecek ne bereketli bir bahçe; hâl; binbir dinamiğiyle ne büyük bir sermaye!..
  

<< Önceki Haber Zamanın altın dilimi Sonraki Haber >>
ÖNE ÇIKAN HABERLER