Zindandaki Secde

Zindandaki Secde
Göğün boşluğundan ağır ağır inen kar taneleri sadece yolları değil, koca bir geçmişin üzerini örtmek ister gibi yağıyordu. Yol kenarındaki bodur bitkiler, beyaz bir patiskayı yırtıp hayata tutunmaya çalışan mahzun ruhlar gibi titriyordu.
Dışarının soğuğuna inat, içeride ince belli bardaklardan yükselen çay buğusuyla ısınmaya çalışan buruk bir huzur vardı. Sohbet demini aldıkça kamp odasının duvarları siliniyor; yerini binlerce hatıranın yaşandığı, yer sofralarında bereketin paylaşıldığı ve zamanın billur bir nehir gibi aktığı Işık Evlerine bırakıyordu.
Zaman, bir harabenin içinden süzülen ışık hüzmesi gibi akıp giderken bir toz dumanın ardında kalan o mahzun ama vakur hatıraların kapısını aralıyoruz.
Tülay Öğretmen’in titreyen sesinde, bir zamanlar "arı kovanı" gibi uğuldayan o bereketli evlerin masalsı anılarına ulaşmanın heyecanını yaşıyoruz. “Zamanın harabeleri arasından süzülüp giden billur bir nehir gibi akan o güzel günler, o ışık evler, 15 Temmuz’un o zifiri karanlığıyla bir anda toz duman içinde kaldı” diyor.
“Elli kadar öğrenci evini taşımamız gerekiyordu. Komşuların şüpheli bakışları arasında emanetleri taşıyacak bir araba, bir depo bulmak imkansızdı. Bir esnaf ağabeyin, yatalak annesini ve çocuklarını bize emanet ederek ev taşımak için canını dişine takması, o karanlık çağda insanlığın son parıltısıydı. Yürüdüğümüz yollara ışık tutan kitaplardan kurtulmalıydık (!).
Kitap yığınlarının üzerinden atlarken aslında kendi tarihimizin üzerinden atlıyorduk. Çamaşır makinesinin kazanı dönerken suyun içinde erimeyen o şamua sayfalar, maruz kaldıkları bu haksızlığa karşı sessiz bir direniş gösteriyordu.
Bir ara kapının hızlı hızlı tekmelenmesi ile irkildik. Hiç ses etmeden bir köşeye sessizce oturduk. Yüreklerimiz göğüs kafesine sığmıyordu. Güvercin gibi titriyorduk. Kapı çok sağlamdı. Sanırım kıramadılar. Ayak seslerinden gittiklerini anladık. Sessizce aşağı indik, kuaföre girdik. Kuaförden çıkıyormuş gibi farklı istikametlere dağıldık.
O günkü korkumu hiç unutamıyorum.
Bize, “Siz memleketinize gidin. Burada kameralardan takip ederek sizi bulurlar” dediler. Ancak apar topar gittiğim memleketimde de duramadım. Bir hafta sonra geri döndüm.
Biraz rahatladıktan sonra eşleri alınan ablaları ziyaret etmeye başladık. Kimi memnun oldu kimi “Bir daha gelmeyin” dedi.
Çok zor günlerdi.
Tedirginlik ve endişe, günlerin sinesinde çarpıp duruyordu. Bir gün ablamın eşini de tutukladılar. O güne kadar “Size bir şey olmaz”’ diyen babam da çok korktu. Bana “Kızım çabuk gel!” dedi. Evlatlarını çelik kanatlarının altına almak istiyordu.
Zaten benim için de çember gittikçe daralıyordu. Ablam da geldi Baba ocağının sıcaklığında toplandık. Zor zamanda insanın tutunacak bir dalı, yaslanacak bir dağı olmalı. Ablam hamileydi. Üzüntüden erken doğum yaptı. Karnında taşıdığı masum canla hüzne erken boyun eğmiş; keder, henüz vaktini doldurmamış bir bebeği, fırtınalı bir dünyaya aceleyle çağırmıştı.
Bir zamanlar "Size bir şey olmaz" diyen babamın o güven dolu sesi, yerini evlat kaygısıyla titreyen bir fısıltıya bırakmıştı. Yazın sıcak rüzgârları bile artık üşütüyordu bizi. Ve nihayet, korkulan oldu; bir gün polisler beni almaya geldiler. Bir babanın çaresizliğinin en acı cümlesi döküldü dudaklardan:
"Evde yoktu deseniz..."
“Bunu yapamayız” dedi polisler.
Baba ocağımdan zorla koparıldım.
Babamın “Ne olur, kızımı götürmeyin!” feryadı hâlâ kulaklarımda.
Annem zaten çoktan yere yığılmıştı. Ablam sessizce ağlıyordu. Gecenin karanlığında bir transit aracın dar pencerelerinden süzülen rüzgârla yola çıktık.
Dokuz can, dokuz ayrı hikâye ve ortak keder... Ramazan’ın bereketi üzerimize sinmişti. İftar vaktinde bir yol üstü lokantasında durduğumuzda yabancı gözlerin üzerimizdeki ağır meraklarını bir tebessüme dönüştürmeyi başardık. Az önce karakolda ağır ithamlarla hırpalanan bizler değilmişiz gibi Köfteci Yusuf’un kalabalığında kaderimize acı bir mizahla gülümseyebiliyorduk. Çünkü biliyorduk; içimizdeki aydınlık, dışarıdaki bu karanlık bakışlardan daha sahiciydi.
Sabaha karşı gençliğimin, hayallerimin ve uykusuz ders gecelerimin şehri göründü ufukta. Işıkları her zamankinden daha parlak ama daha soğuktu. Bir zamanlar "Bu ev senin, bu ev benim…" diye sokaklarını arşınladığımız, birer iyilik neferi olarak koşturduğumuz o şehir, bizi birer tutsak olarak karşılıyordu. Biz ne yapmıştık bu şehre, hangi kötülüğümüz dokunmuştu ki şimdi sokaklarından birer yabancı gibi geçiyorduk?
Hasta bedenimle götürüldüğüm doktorun, bir damla şifayı esirgeyip "Bunlara su bile yok!" diyen o zehirli sözü, hastalığımdan daha çok acıttı canımı. Polis memurunun "Üzülme, bilmiyorlar!" diyen mahzun tesellisi karanlık dünyamı aydınlatan titrek bir ışık oldu.
Beni tek başıma bir nezarethaneye koydular.
Canım babam peşimden gelmiş.
Bir avukat bulmuş. O avukat ortalığı birbirine kattı. Polisler bana daha kötü davranmaya başladılar.
“Sen kimsin, sen kimsin?” diyerek demir parmaklıklara vuruyorlardı. Ailem onları sık sık rahatsız etmiş tabii.
“Gidin, onlara söyleyin!” diyordum.
Tuvalete erkek bir memurla birlikte gidiyordum. Kapı tam kapanmıyordu.
Nezarethanede ilk gece…
Sadece bedenim değil ruhum da yorgundu.
Zaman, o soğuk duvarların arasında akmayı bıraktı sadece ağır, gri bir duman gibi asılı kaldı havada. Bedenim, günün yükünü taşımaktan bitap düşmüş, asıl yorgunluk ruhumun derinliklerine bir demir gibi çökmüştü. Bir eşikten geçirilmiştim; sadece kapıların değil, insanlığın da kapandığı bir eşikten.
O eller... Öfke kuşanmış o eller, kimliğimin ve inancımın bir parçası olan başörtüme uzandığında sadece kumaşa değil, mahremime dokundular. Çıplak arama denen o soğuk prosedür, bedeni değil, ruhu savunmasız bırakma ritüeliydi sanki. Her dokunuşta, her emirde biraz daha eksiltmek istiyorlardı insanlığımı. İçimdeki o dik duruşu, o görünmez kaleyi yıkmak istiyorlardı.
"Namaz kılacağım" dedim. Sesim duvarlara çarpıp geri döndü, bir boşluğa fısıldamışım gibi. Sesimi duymadılar ya da duymak, onların kurduğu bu karanlık oyunun bir parçası değildi. İbadetim, o daracık hücrede sığınabileceğim tek gökyüzüydü; o gökyüzünü de üzerime yıkmak istediler.
Tavanın köşesinden bizi gözetleyen o soğuk cam mercek, mahremiyetimizi bir kılıç gibi kestiği için uzanıp uyumaya bile hayâ ediyordum.
O gece, o çıplak betonun üzerinde ruhumun en derin mahzenlerinden sonsuzluğa açılan bir yol keşfettim.
Bedenimi bir yafta gibi kuşatan o "terörist" çığlıkları, seccadesiz ve örtüsüz başımın secdedeki vakarında eriyip gitti. Kameraların buz gibi bakışları altında kimsesiz, dilsiz, başörtüsüz, seccadesiz kıldığım o namaz; hayatım boyunca kıldığım tüm namazların özüydü.
Şimdi o günlerden geriye, sadece acının külleri değil; o hücrenin tavanını delip geçen, arşı titreten sessiz feryatlarım kaldı.
Dünya kapıları üzerime birer birer kapandıkça içimdeki o gizli pencereden cennetin ıtırlarını kokladım. O secdeler benim en mahzun zaferimdi. Ve bir gün, vaktim dolup da asıl menzile vardığımda heybemde ne bir mal kalacak ne de bir mülk. Rabbimin huzuruna, o buz kesmiş hücrede bulduğum lekesiz, örtüsüz ama alabildiğine hür olan o secdelerimi götüreceğim. Çünkü biliyorum ki en büyük hürriyet, her şeyini kaybetmiş bir ruhun, tek sahibine secde ederek yeniden doğmasıdır.
Adliyede bizi bekleyen vicdanını korkuyla takas etmiş yüzlerdi. Bir avukatın "Hayatını karartma!" diyerek sunduğu itirafçılık zehri ve babamın kalbiyle yapılan o kirli pazarlıklar, ruhumu hücredeki ayazdan daha çok üşüttü. Oysa ecel gelmişse hakikati eğip bükmek neye yarardı? Savcı koltuğunda oturan o tanıdık ama yabancılaşmış çehre bir kibre dönüşmüştü. Halbuki bir zamanlar soframızın müdavimiydi. O gün, özgürlük düşüncemle birlikte insanın vefasına olan inancımdan da bir parça koptu.
Cezaevinin o ağır kapısı üzerime kapandığında ne korku vardı içimde ne de öfke... Sadece sonsuz bir yorgunluk. Koğuşun eşiğinde bir sandalyeye çöktüğümde dudaklarımdan dökülen o iki kelime, bir ömrün özetiydi:
"Çok şükür..."
Bir zamanlar koca şehre sığmayan o büyük ideallerimiz şimdi daracık bir koğuşa sığmıştı.
Yıllar geçti…
İfrit süreç her şeyi yerle bir etti sananlar yanıldı.
Nehir yatağını değiştirdi.
Sular belki daha soğuk akıyor ancak o billur nehir, harabelerin arasından kendine yeni yollar bularak yeni umuda, yeni dünyalara doğru akmaya devam ediyor.
Hem de binlerce nurlu kola ayrılarak ve daha coşkulu seslerle.
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

ŞERİF ALİ TEKALAN
ESRA BÜYÜKCOMBAK

HARUN TOKAK

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN








