Afrika’da Bir Bayram Sabahı

Afrika’da Bir Bayram Sabahı
İstanbul'da erguvan günleriydi...
Öğle namazını kılmak için Çamlıca Camii’ne gitmiştim. Orada, yüzüne yolların gölgesi düşmüş bir muhacirle karşılaştım. Tanıdım onu. Afrika’nın kara bahtını değiştirmeye azmetmiş bir alperendi.
Yanında iki siyahî genç vardı. Çekingen bakışlarla etrafı seyrediyor, yabancı bir memlekette kendilerine uzanacak sıcak bir tebessüm arıyor gibiydiler. Beni onlarla tanıştırdı. "Üniversiteyi Türkiye'de okuyacaklar," dedi.
O gün üniversite öğrencileri ile bir sohbetim vardı.
Konu, "Önden Giden Atlılar’’dı.
"Haydi birlikte gidelim de öğrenciler bu hikâyeleri yaşayan birinden dinlesin," dedim.
Önce mahcup bir tebessüm etti. "Gelirdim ama öğrencilerime birkaç parça eşya almam lazım," dedi.
"Sohbetten sonra alırız," dedim.
Birlikte gittik.
Maltepe’deki kolejin görkemli salonunda büyük bir kalabalık bizi bekliyordu.
"Size bugün Önden Giden Atlıları anlatacaktım," dedim. "Ama görüyorum ki buna gerek kalmadı. Çünkü onlardan biri aramızda. Şimdi o konuşsun, biz dinleyelim. Koşanların konuşması daha etkili olur."
Yerinde hafifçe doğruldu, başını önüne eğerek mahcup bir şekilde sahneye doğru yürüdü.
Yaptıklarını anlatmaktan hicap duyan insanların mahzun vakarıyla:
"Adım İbrahim..." dedi.
Sonra sesi yavaşça derinleşti. "Bir gün Hocaefendi'den bir söz duydum," dedi: '’Dava adamı, Abdürreşid İbrahim gibi olmalı... Ardına dönüp bakmadan hicret diyarlarına yürümeli. Eğer bugün üç bin, dört bin insan Asya’ya hicret ederse oralarda kırk milyon insan dirilir.’'
İşte o günden sonra içimde bir hicret ateşi yanmaya başladı. Benim nasibime de Kongo düştü..."
Bir an sustu. Bakışlarını bir noktaya doğru dikti. Sanki geçmişte yaşadığı hazin bir sahneye bakıyordu.
“Ama bu gitmeler hiç de kolay olmuyor,” dedi, "Kongo'ya gideceğim gün eşim ve çocuklarım beni uğurlamaya gelmişti.
O zamanlar Yeşilköy Havaalanı ayrılıkların en büyük durağıydı. Her anons başka bir yüreği koparıyor, her vedada başka bir hasret başlıyordu.
Eşim sessizce ağlıyordu. Benim yüreğim yanıyordu.
Son çağrı yapıldı.
Çocuklarıma tek tek sarıldım.
Saçlarını okşadım. Kokularını içime çektim.
İnsan bazen bir kokunun, yıllarca kendisini ayakta tutacağını o an anlıyor.
Tam geçiş kapısına yaklaşmıştım ki, bacağıma sıcacık bir şey sarıldı.
Küçük kızım Nurefşan…
Bacaklarımın arasından gözlerimin içine bakarak: 'Baba... gitmesen olmaz mı?' dedi.
Onu kucağıma aldım. Ve o gün, bir baba olarak parçalanmanın ne demek olduğunu öğrendim.
Hıçkıra hıçkıra ağladım.
Dönüp baktım; eşim bir köşede çökmüş, kızlarım gözyaşları içinde bana bakıyordu. Eşim geldi küçük meleğimi kucağımdan aldı.
Nurefşan’ımın, "Baba! Baba!" diye yükselen sesi havaalanının duvarlarına çarpıp tekrar tekrar içime düşüyordu. Ama Afrika'nın siyah incileri de beni çağırıyordu.
Çantamı yerden aldım. Başımı önüme eğdim. Ve arkama bakmadan yürüdüm.
O gün, Hazreti İbrahim'in, hanımı Hazreti Hacer ile kundaktaki oğlu İsmail'i çölün ıssız ve insansız Hicaz Çöllerine bırakıp giderken niçin ardına dönüp bakmadığını daha iyi anladım."
Söz buraya gelince İbrahim Bey’in sesi titredi. Bir müddet sustu. Sonra Kongo günlerini anlatmaya başladı.
"Kongo'ya vardığımda havaalanında beni saatlerce sorguladılar.
O gün bir başka iş için orada olan büyükelçilikten bir görevli beni ellerinden aldı.
Siyah insan, beyaz adamdan çok çekmişti. Yüzyıllar boyunca sinesinde biriken acının adı; zincir, kırbaç ve ölümdü. Anneler feryatlar içinde kundaktaki çocuklarından koparılmıştı.
Okyanuslar; köle ticareti yapan o insafsız gemilerden canlı canlı dalgalara fırlatılan siyah bedenlere dilsiz bir mezar olmuştu.
Bu yüzden beni gören her siyah insan elini boynuna götürerek o malum işareti yapıyordu:
“Beyazlara ölüm!”
Beni; kırbacı sallayan, zinciri vuran, çocuklarını elinden alan o acımasız efendilerin bir uzantısı sanıyorlardı. Oysa bilmiyorlardı ki; benim tenim beyaz olsa da ruhum, asırlar önce Fırat’ın kenarında susuz bırakılan Hüseyin’in çilesiyle yoğrulmuştu.
Yaklaşan Kurban Bayramı'nı bir fırsat bildim. Türkiye'den Ali Açıl gibi birkaç ağabeyi aradım.
Bana altmış üç tosun parası gönderdiler.
Hepsini bir yerden alabileceğim bir kurban pazarı yoktu.
Kurbanlık bulmak için bazen Afrika'nın karanlık ormanlarına dalıyor, bazen kano denilen ilkel kayıklarla azgın nehirlerden geçiyordum.
Bazen hayvanı kayıkta zapt edemiyor, birlikte nehre yuvarlanıyorduk. Yüzerek kıyıya çıkıyor, yeniden hayvanı yakalamak için saatlerce koşturduğumuz oluyordu. Bir de Kongo'nun o meşhur sivrisineklerinin ısırdıkları yerler balon gibi şişiyordu.
Bin bir zorlukla altmış üç tosunu toplamış, ahıra bağlamıştım.
Yorgun adımlarla mütevazı evime sığınıp odanın köşesindeki sade sedire uzandım.
Gurbetteki ilk bayramımdı... Yalnızdım. Kimsesizdim.
Dışarıda yabancı bir gecenin sessizliği akarken, hayalimin sınırları, ülkemin o buram buram huzur kokan bayram sabahlarına kanatlandı. Sabahın en taze seherinde, daha güneş doğmadan çocuklarının ellerinden sımsıkı tutarak camilere koşan insanları düşündüm. Kulaklarımda yankılanan o asude ezanları, gök kubbeyi dalgalandıran coşkulu tekbirleri ve arşı titreten salavatları dinledim.
Yüreğim iyice yufkalaşmıştı.
Başımı koyduğum yastık, gözlerimden usulca süzülen kızgın damlalarla ağırlaştı. Gözyaşlarımla yıkayıp duruladığım o upuzun geceyi, ıslak ve ağır bir yorgan gibi üzerime çekip sessizliğe gömüldüm.
Dalmışım…
Rüyamda, pırıl pırıl bir bayram sabahı… Uzaklardan gelen siyah insanların tekbir ve salavat sesleri çölü velveleye veriyordu. Bir de ne göreyim, o siyah insanların arasında yüzü bir dolunay gibi parlayan Güllerin Efendisi de vardı. En karanlık gecede ansızın doğuvermişti.
"Ya Rasulallah! Buraya da geldiniz demek," dedim.
Güllerin Efendisi (s.a.v.); iki eliyle başımdan tuttu, alnımdan öptü.
"Haydi listeleri yapalım," dedi.
Başladı listeyi okumaya: Yedişer yedişer 63 kişilik listeyi tek tek okudu.
Kan ter içinde uyandım o en güzel uykudan.
Sabah Türkiye’den gelen liste, gece rüyada okunan listenin aynısıydı.
En başta Güllerin Efendisi’nin(s.a.v.) adı vardı.
O bayram sabahı ülkenin en meşhur pop sanatçıları da olayı duyup geldiler, dağıtım işine yardımcı oldular. Aylarca et yüzü görmemiş insanlar sıraya giriyor, poşetlere doldurulan etlerini alıp evlerine gidiyorlardı.
Siyah yüzlü, kara gözlü, sıska çocukların et poşetini aldıklarında sevinç reveransları görülmeye değerdi.
Bir çocuğun elinden tutmuş, diğerini kucağına almış çaresiz kadınların eti aldıklarında, o umutsuz gözleri mutluluktan yaz güneşi vurmuş mutluluk pınarlarına dönüyordu.
Bir ara gözlerim boynu bükük, sevimli bir siyah çocuğa ilişti.
Bir köşede öylece duruyordu. Kendi çocuklarımın hasret ve özlemini onun üzerinden gidermeye çalışır gibi, onu kucağıma aldım; öptüm, kokladım.
“Ha beyaz, ha siyah. Hepsi bizim güllerimiz bunlar, bizim umutlarımız,” dedim.
Eline de bir et paketi tutuşturdum. Çocuk koştu annesine. Sevinçle bir şeyler söyledi.
“O beyaz adam başımı okşadı, sevdi beni,” demiş annesine.
“Beyazlara ölüm!” sözleriyle karşılanan bir dünyada, bir anda kurbanlar vesilesiyle siyah insanların gönüllerine taht kurmuştum.
Kongolular yaptıklarımıza hâlâ inanamıyordu. Bir beyaz, nasıl olur da siyahlar için kurban kesebilirdi?
Ama işlerimiz daha bitmemişti.
Kano denilen küçük bir kayıkla uzaktaki bir kabileye et götürdük. Dört saat süren tehlikelerle dolu nehir yolculuğundan sonra vardık o kabileye.
Kabile reisi, yardımdan son derece memnun oldu. “İlk defa bir beyazdan ve bir Müslüman'dan yardım görüyoruz,” dedi.
O gün bizi bırakmadı.
Sorular sordu.
“Bunları niye yapıyorsunuz?” dedi.
“Dinimiz bize kardeşliği ve yardımı emrediyor,” dedik.
“İnandığınız bu din çok güzel olmalı,” dedi.
O an hissettim ki, kabile reisinin içinde cennete doğru bir yolculuk başladı.
Ama o yolculukta yalnız değildi. Kabile onu çok seviyordu. Binlerce kişi bir anda yürüdü onun ardından.
Veda vakti geldiğinde bütün kabile yollara döküldü.
Sevgi gösterilerinden dolayı saatlerce nehir kıyısında duran kayığımıza ulaşamadık.
Reis, “Bize bunca güzellikleri bundan sonra kim anlatacak? Bizi kime bırakıp da gidiyorsunuz?” dedi.
“Yine geliriz,” dedik.
Bütün kabile el salladı arkamızdan.
O Kurban Bayramı çok bereketli oldu.
Kongo kapılarını ardına kadar açtı.
Okullar, yurtlar, yetimhaneler, klinikler açıldı.
Kurban kapılar açtı.
Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, Kongo'ya geldiğinde hizmetlerimizle ilgili kendisine bilgi verdim.
"Kongo'daki okullarımızı, öğrencilerimizi, yetimhanelerimizi anlattım. Türkiye'den gelen doktorlarımızın poliklinik hizmeti verdiklerini, gözleri görmeyen binlerce insanın gözlerini ışığa kavuşturduklarından bahsettim."
Cumhurbaşkanımız anlatılanlardan çok memnun oldu.
Duygulandı.
Hava çok sıcaktı. Çöl sıcağı kasıp kavuruyordu. Ter içinde kalmıştım.
"İbrahim Bey gel sana bir sarılayım," dedi. "Efendim sizi rahatsız etmeyeyim, gördüğünüz gibi çok terliyim," dedim.
"Olsun!” dedi, “Ben de zaten senin terine sarılmak istiyorum."
Bu haberler de ilginizi çekebilir
En Çok Okunanlar

HARUN TOKAK
ESRA BÜYÜKCOMBAK

ŞERİF ALİ TEKALAN

HÜSEYİN ODABAŞI

PROF. DR. OSMAN ŞAHİN

YSK, ‘yerel seçimler iptal edilsin’ başvurusunu re...

Çin'de kömür madeninde gaz patlaması; 90 ölü! Sayı...

Özgür Özel Kılıçdaroğlu ile görüşecek! Ama şartı v...

Kılçdaroğlu'ndan Ahlak açıklaması: Sahip çıkmak zo...

Özgür Özel 7 ay sonra yapılacağı duyurulan kurulta...






